1000Kitap Logosu

adalet yok

Kendi halkından çok kendi ceplerini düşünen idare­cilerden nasıl bir sevgi ve adalet anlayışı bekleyebiliriz ki? Kendini halkından üstün gören, kendi cahilliklerin­den bihaber yöneticiler, ülkelerini ve toplumlarını fe­lakete sürüklemekten başka bir işe yaramayacaklardır.
2
16
320 syf.
·
7 günde
Adalet... Öyle anlamlıydı ki adın. Dokunmadıkların için, dokunmadıklarımız için eşsiz bir anlam hem de... İnecelikle seçilmiş kelimelerinle anlattığın hikayen, hepimizin hikayesi, ama görmezden geliyoruz, duymuyoruz sesini. Kendi hikayemizi hakir görüyoruz bile isteye, oysa bir kum tanesi de olsa biricik her biri. Her gün hatırlamamız gereken tek cümle senin son cümlen. BAŞKA BİR HAYAT DAHA YOK. Tanıştığımıza memnun oldum Adalet.
Dokunmadan
8.6/10
· 2.804 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
5
95 syf.
·
10/10 puan
Nietzsche,Zamana Aykırı Bakışlar serisinde bence yer yer çok tekrara düşmüş,şairane üslubunu bir retorik aracı olarak kullanmış bence ve Schopenhauer'in kendi alıntıladığı sözüne ters düşmüş. * Kur'anda olduğu gibi aynı şeyleri,okurun kafasına sokmak için söylüyor da olabilir. * ''Bir filozof hiçbir şiirsel ya da retorik araçtan yararlanmayacak kadar dürüst olmalıdır.'' * Bu söze yüzde yüz katılıyorum ve yazdığım her şeyde okura karşı tek sorumlululuğumun anlaşılır olmak olduğunu düşünüyorum çünkü ben bu yazdıklarımı zaten anlaşılsın diye yazıyorum,yoksa yazdığım gibi siler yada kendime saklardım,eğer yazılan yazı yayınlanıyorsa o andan itibaren okuyan ile okutan arasında bir bağ oluşmuştur ve yazan kişi artık okurun anlamasından sorumludur,en azından birilerinin anlayabileceği seviyede olmalıdır bu yazı. Nietzsche'nin bu kitabı da elbette herkesin anlayabileceği bir kitap değil ama aynı zamanda hiç kimsenin anlayamayacağı bir kitapta değil,retoriğe başvuran yazarlar ya bulandırırlar söyledikleri şeyi ya da okuru kandırırlar her halükarda buradaki anlayamama durumunun nedeni,söylenen şeyin felsefik seviyesi değildir.Ayrıca bir filozof retoriğe başvurduğu zaman felsefesinin kılıfı hakkında düşünmek zorunda kalır ve bunu düşünecek kadar seviyesiz olması da onun filozof olmadığını gösterir.* Kitaplarında Nietzsche'nin, Schopenhauer kadar dürüst olduğunu düşünmüyorum. Yine de onun Schopenhauer hakkında söylediklerini kendisi hakkında düşünüyorum,hayatım boyunca değil ise bile onu aşabileceğim raddeye gelene kadar onun söylediği her şeye harfiyen uyacağım.*Kendine bir üstat belirlerken onun yaşadığı zaman dilimini ve şu anda kendinin yaşadığı zaman dilimi arasındaki farkı da hesaba katmalısın.Schopenhauer 1788 doğumlu,Nietzsche ise 1844 aralarında 56 yıl var.Nietzsche 1844 yılında doğdu ben ise 2006 aramızda 162 yıl var . Nietzsche ile Schopenhauer arasındaki sürenin 3 katı.Bu yüzden Schopenhauer'in Nietzsche'ye öğretebileceği şeyler muhtemelen Nietzsche'nin bana öğretebileceği şeylerden daha fazladır.* ''...Daha ondan okudukları ilk sayfada,tüm sayfalarını okuyacaklarından ve her sözü dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım ben Schopenhauer'in.Ona hemen güvenmiştim ve şimdi de dokuz yıl önceki gibi güveniyorum.Sanki benim için yazmış gibi anladım onu:Benim için anlaşılır bir durum ama bunu dile getirmek küstahça ve budalaca.Bu yüzdendir,arada sırada küçük bir hatasını yakalasam da onda hiçbir paradoks bulmayışım;zaten,yazarın kendisi de sahici bir güven duymadan öne sürdüğü için güven uyandırmayan,yazarın kendini göstermek,baştan çıkarmak ve öne çıkmak için öne sürdüğü iddialarından başka nedir ki paradokslar?...'' Hataları olabilir,hakkında inceleme yapmış insanların Wagner Olayı üzerinden Nietzsche'yi hakları olmayarak eleştirdiklerini görüyorum*Hakkında yapılan eleştirilerin tümü felsefesi üzerinden değil,saldırdıkları şey her zaman ama her zaman karakteri.Ha bir de onun ölümünden önce delirmiş olması üzerinden köyün delisi muamelesi gördüğü ortada.*.Gerçekten umrumda değil,o kibri ve kıskançlığı yüzünden mi Wagner'e karşı çıktı * Elbette onun psikanalizini yapmak ve düşüncelerini neden-sonuç bağını kurarak değerlendirmek için hayatına ve duygularına da bakmalıyım ama bu Nietzsche hayranlığımdan bir şey eksiltmez,tam tersi onun gerçekten de felsefesini yaşadığını gösterir çünkü o bir filozofun yalnızca soyut düşünceden ibaret olmaması gerektiğini,yaşayan bir canlı olması gerektiğini söylüyordu.Duygularına yenik düşmüş olması hiçte kendi tanımına göre filozofluğundan bir şey eksiltmiyor,gerçekten de bir ''Dionysos''çu olduğunu gösteriyor. * . Tüm düşüncelerini kendisi yaşadı,tüm hayatında düşüncelerinden gerçekten emin olduğunu gösterdi.* Gerçek filozof ile sahte filozofu ayırt eden şey düşüncesinde samimi olup olmayışıdır ve bir insan ağzından çıkan şeye gerçekten inanıyorsa her zaman onu eylemde görmek de mümkün olur,bu yalnızca filozoflar için geçerli değil.Din gerçek değilse bile Muhammed kendi uydurduğu şeylere inanıyordu ve bu inanışı yaşamını etkiliyordu * Eğiticisi Schopenhauer da kendi felsefesini yaşamında yaşatmaya çalıştı.Kant'ı kendi filozof tanımı içerisine sokmuyor çünkü Kant felsefesi ile Kant'ın yaşamı arasında hiçbir ilişki yok.*Kast ettiğim şey,Kant felsefesinin yaşam ile bir ilişkisi olmadığı ve onun doğduğu andan itibaren bilgince yetiştirilip hayat ile özdeşleştirdiği şeyin teori olması . * Paradokslar da retoriğe başvuran sahte filozofun yaşattığı bir diğer şeydir,ağzından çıkan şeyin ne olduğunun kendisi de farkında değildir,3 saat boyunca bir şeyler söyler,ağzında bir şeyler geveler ama hiçbir sonuca ulaşamazsınız,bu şahsı detaylıca incelediğiniz zamanda ise onun gerçekten neyi düşünüyor olduğunu anlamak mümkün değildir. Bazen Ateist gibi konuşur,bazen agnostik.Komünist iken bir anda anarşist olur,her şey bir yerden alınmış ve ağızdan çıkan her sözün dışarıdan nasıl göründüğüne bakılıyordur kişi tarafından ve söylenen şeyin üzerine ikinci kez düşünüldüğü hiçbir yerde samimiyet barınamayacağı için bu gerçekten varolmayan düşünceler tonla paradoks yaratır.*Alıntılardaki kesitler üzerinden düşüncelerimi söylüyorum,alıntıdaki cümlelerim ile ilişkili kısmı tekrardan sürekli yazmak gerektiğini düşünmüyorum ancak bazen daha açıklayıcı olmak adına bunu da yaptım ve diğer incelemelerimde de sürekli olmasa da alıntıyı bütün halinde yazdıktan sonra,kesit halinde tekrardan ilgili kısımları yazmayı düşünüyorum * ''Sayısız ülkeler ve halklar görmüş,birden fazla kıtada bulunmuş o seyyah,kendisine insanların her yerde karşısına çıkan özelliğinin hangisi olduğu sorulduğunda,tembelliğe eğilim var,demişti.Kimileri,insanların tümünün de korkak olduğunu söyleseydi daha doğru ve geçerli bir şey söylemiş olurdu,diye düşüneceklerdir.İnsanlar törelerin ve kanıların ardına saklanıyorlar.Aslında her insan çok iyi bilir ki:Dünyaya yalnızca bir defalığına,tek örnek olarak gelmiştir ve bu kadar şaşırtıcı renklilikteki birçok şeyi,kendisindeki gibi tek bir şey halinde bir araya getiren bir o kadar da tuhaf rastlantı,ikinci kez gerçekleşmeyecektir:Bilir ama bir vicdan rahatsızlığı gibi gizler bunu--- Niçin? Geleneğe uyulmasını isteyen ve kendisini de gelenekle gizleyen komşusundan duyduğu korku yüzünden.Bireyi komşusundan korkmaya,sürü gibi düşünüp davranmaya iten nedir? Ender rastlanan birkaç kişide,belki utangançlıktır.Genel çoğunlukta ise,rahatına düşkünlüktür,üşengeçliktir,kısacası seyyahın sözünü ettiği tembellik eğilimidir. ''Dünyaya yalnızca bir defalığına,tek bir örnek olarak gelmiştir...'' Görüldüğü üzere Nietzsche her insanın özel olduğunu ve içinde bir potansiyel taşıdığını düşünüyor.Anlaması gerek ki insanın,milyonlarca evren yaratsak,yalnızca yalnız bir tanesinde kendisi yine varolacaktır * Çünkü insan olasılıklar zincirinin bir sonucudur,yaşamındaki tek bir olayı dahi değiştirdiğin zaman,bu önemli bir olay olmak zorunda değil,sen başka bir sen olmaya başlarsın.Her şey birbirine bağlı olduğu için buradan tek bir anıyı dahi söküp aldığında,senin benliğin bambaşka bir hal alacaktır,en azından artık sen,o sen olmayacaksındır.*.Bunu anlayan birisi nasıl olur da kibirlenmez?* Kibirlenmelidir çünkü biricik olduğunu keşfetmiştir * Nasıl olur da bu kadar özel olduğu bilgisine sahip olduğu halde,koyun sürüsü arasına karışıp,otlamak ile yetinir? * Bu koyun sürüsünü aşağılayan dehadan daha çok aşağılamaktadır kendisini,o sürünün arasına karışıp giden insan,kendine değer vermediği için çabalamamaktadır. * Kendi kararlarını kendin almaya başladığın anda tüm sorumluluk senin üzerinde olduğu için suçlayacak kimsen yoktur,burası klişe kısmı,esas olan ise kendi kendini eğitmenin gerçekten zor olması.*Gerçi burası da klişe ancak,sonuç itibariyle,kendini eğitmeye kalkışmak,okunan her kitap şu anki halinin yetersiz olduğunun bir kabulüdür,kendini geliştirmek için didinmeyen ve tembellik eden kişinin şu anki halinden memnun olduğu apaçıktır,kişi kendini geliştirmek istiyorsa olabildiğince kendine karşı memnuniyetsiz olmalıdır,kendi karakterine ve özüne karşı değil,entelektüel ve pratik seviyesine karşı * Dünyada bilginlerin sayısının bu kadar çok olmasına karşın bilgelerin sayısının bu denli az olmasının nedeni de budur,fazlasıyla karmaşık bir sürecin ardından bilge kişi ortaya çıkar,bilge olmanın yolu ise oldukça basittir,yeterince çalışır,yeterince okursun ve evet bu kadar.Koyun yolundaki rahatlığın kaynağı ekstra düşünme zorunluğunun olmamasıdır*Kendi yolunu çizmeye başladığın anda her adım daha öncesinde bulunamamış bir cevabın arayışı olacaktır senin için çünkü her cevap sana özeldir.*,yolunu kendin yaratman gerekir ödünç alınmış davranışlar ile hareket etmezsen ve bu kesinlikle çok yorucudur,genel olarak bir şey hakkında düşünmek çok yorucudur zaten.Bu yüzden başkalarının kitaplarını okumanın da yalnızca bu taklitçiliğin daha estetik hali olduğunu düşünüyorum .* Esas konu burada taklitçilik ve yolunu çizme düşüncesinden kurtulmak ise aralarında hiçbir fark yok.Çalışmak çoğunlukla düşünemeyecek duruma gelmektir zaten,sürekli olarak dalgın ve dünya görüşün bulanık halde olur bu yeni nesil çalışma biçimi ile,asla gerçekten keskin düşünceler üretemezsin.* Korku bu tembelliğin ardından oluşur,ilk başta korku yoktur,tembelliğin sonucu olarak yetenekler ve kendine has olan her şey yok olmaya ve başlar ve kişi ''Yeteneksiz'' olduğunu düşünmeye başlar ve tabi bu da tembellik ediyor oluşunu haklı çıkartır neticede zaten çalışsa da hiçbir şey yapamayacaktır değil mi? * Başından beri yanı başında olan kendini boşa harcıyor olduğu hissi de yeteneksiz olduğu düşüncesi ile yok olur. * ''Seyyahın hakkı var:İnsanlar korkak olduklarından daha fazla tembeller ve özellikle de,mutlak bir dürüstlüğün ve çıplaklığın kendilerine yükleyeceği zorluklardan korkarlar.'' Evet,kesinlikle burada bir korku var ancak bu korkunun kaynağı dışlanmak değildir,öyle dursa da,insanoğlunun ''Ben olmak'' konusundaki genel üşengeçliğidir.Mi acaba? Bu yüzde yüz böyle değil,sürü halinden çıktığın zaman sürüdekiler senin farklılaşmandan dolayı daha iyi ve daha özgün olanı görür ve bunu kıskanırlar,senin seviyene çıkmak yerine seni kendi seviyelerine indirmeye çalışırlar,evet burası tembellik kısmıdır.Korku kısmı ise dışarı çıkmanın hayalini kuran kimsenin taşlanacak olduğu gerçeğidir,yani halen korku var.Ne yalnızca tembellik buradaki tek etken,ne de yalnızca korku. ''Yalnızca sanatçılar,böyle ödünç alınmış davranışlarla ve eğreti kanılarla kayıtsızca ortalıkta dolaşmaktan nefret ederler ve herkesin sırrını,vicdan rahatsızlığını,her insanın bir defalık bir mucize olduğunu ifşa ederler;biz insanlara,insanın kaslarının en küçük bir kıpırtısına kadar bizzat kendisi,yalnızca kendisi olduğunu ve daha fazlasını,insanın biricikliğinin kesin bir sonucu olarak,güzel ve bakılmaya değer olduğunu,doğanın her yapıtı gibi yeni ve inanılmaz olduğunu ve kesinlikle can sıkıcı olmadığını söylemeye cesaret ederler.Büyük düşünür,insanları aşağıladığında onların tembelliğini aşağılamaktadır:çünkü bu tembellik yüzünden birer seri imalat ürünü,önemsiz,ilişki kurmaya ve eğitilmeye değmez olarak görünmektedirler.Kitleye dahil olmak istemeyen insanın yapması gereken tek şey,kendine razı olmayı bırakmaktır;kendisine seslenen vicdanını dinlemelidir:'' Kendin ol! Şimdi yaptığın,düşündüğün ve arzuladığın şeylerin hiçbirisi sen değilsin.'' ''...Büyük düşünür insanları aşağıladığında onların tembelliğini aşağılamaktadır...'' Sorun tam olarak burada,bir insanın düşünme kabiliyetinden yoksun yada aptal olduğunu söylediğiniz vakit,diğer insanlar onu aşağıladığınızı sanmaktadır*sorun aşağılayan kişinin de onların aptal olduğunu düşünüyor olmasıdır birazcık aslında ve kısmen haklıdır da,potansiyelini kullanmayan biri her halükarda aptaldır *.Onun potansiyelini,bir bütün olarak onu.Fakat sorun hiçbir zaman bu değildir,sorun ben olmak için hiçbir çaba sarf etmiyor oluşlarıdır.Kimse bir şeyler ortaya koyamayacak kadar aptal değildir,aslında bir insan neredeyse hiçbir zaman potansiyelinin tamamını kullanmaz,bu tarlasının tümüne ekin ekmeden tarlanın küçüklüğünden hayıflanmaya benziyor.Dostum kendi tarlanın %10'unu bile kullanmıyorsun ve muhtemelen bu tembellik ile hiçbir zaman yüzde yüzünü kullanmayacaksın ve dediğim gibi en büyük deha bile yüzde yüzünü kullanmayacak,neden tarlandaki alanı kullanmak yerine inatla daha büyük tarlalara bakıp hayıflanıp duruyorsun sadece? * Sonuçta doğuştan sahip olduğun zekanın eksik olduğu düşüncesi,kişiyi rahatsız etmemelidir. * ''...çünkü bu tembellik yüzünden birer seri imalat ürünü,önemsiz,ilişki kurulmaya ve eğitilmeye değmez olarak görünmektedirler.'' Dışarıdan bakan deha da bu hataya düşebilir,onlarla konuşmaz ve yalnızlığından,sevgisizliğinden dolayı onları yalnızca bu tembelliğin bir sonucu olarak görmek yerine,asla bir halta yaramayacak ezik mahluklar olarak görmeye başlar * o böylesi bir yalnızlığa mahkum edilmişken,kim onu haksız bulabilir ki? *.Bu noktada deha da kendi işlevini yitirir ve topluma fayda sağlayacak birisi olmaktan çıkar çünkü toplumdan hoşlanmaz,ondan hoşlanmadığı için de ona harcadığı emeğin hiçbir işe yaramayacağını düşünür,hem işe yarasa bile insanlığı sevmediği bir durumda onlara fayda sağlamanın da onun için bir anlamı yoktur değil mi? Onların aptal değil ahmak olduğunu anladığı anda ise onlarla empati kurmaya başlar...mı acaba? Hayır,onlardan nefret eder çünkü o kendisiyle ilgilenmek yerine onların faydasını düşünmektedir,onlar ise kendilerini bile düşünmemektedirler. Onun bu nefretini insanlığa karşı sevgisine bağlamak ve mazur görmek gerekir. Benim Nietzsche'yi eleştirmek istediğim noktalardan biri onun her düşüncesinde bir ideal model oluşturması ancak bunun ulaşılabilir olup olmadığı hakkında pek fazla düşünmemesi,daha doğrusu bundan bilerek kaçınması.*istediği şeylerin ulaşılamaz olabileceği düşüncesinden nefret ediyor . * İnsanlığı kurtarmak istiyor ve gerçekten insanlığı önemsiyor bunu rahatça söyleyebilirim * sonuçta onun kötü biri olduğu düşüncesi tekrardan kovulmuş oluyor. * ancak onların kurtulma ihtimali gerçekten var mıdır? Bu soru onu korkutuyor ve bu soruyu hiçbir zaman sormamak üzere kenara atıyor.Filozofların etkisi çoğu zaman koca bir hiçtir,toplumu etkilemez.Bunu kanıtlamak çok basittir,bu kitap benim incelemeyi yapmaya başladığım anda 548 kişi tarafından okunmuş 1k'da gel gelelim Nietzsche Ağladığında kitabı 32 bin okunmuş.Burada insanların ilgisini çeken şeylerin salt teorik konular değil hikayeleştirilmiş metinler olduğu görülüyor.En çok okunan felsefe kitapları bile ne çok,ne az okunan edebiyat klasiklerinden daha az okunuyor.*Kitabın ilerleyen kısımlarında felsefenin halk ile ilişkisi olmadığından kendisi de söz ediyor,insanlar felsefeyi ve filozofları mükemmellik olarak görmeleri gerekirken,boş lakırtı ve boş gezenin,boş kalfası olarak görüyorlar,sonuçta felsefeciler,insanlıktan tamamen kopuklar ve aralarında bir iletişim yok.* Bu kitabın herkese hitap etmediği apaçaktır,Nietzsche'nin düşünceleri bütün bir insanlığı etkileyemez ve eğer insanın en temel özelliği olarak tembelliği tanımlıyorsan,senin kafanda yaratmış olduğun ideallerin hiçbirinin iyi ya da kötü şekilde gerçekleşmemesi çok yüksek olasılıktır* çünkü senin tüm kitaplarını düzgün biçimde okumuş insan sayısı da aşırı azdır,eğer kitleleri etkilemek istiyorsan daha magazinsel olmalıdır eserlerin,Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün Nietzsche'nin en popüler kitabı olmasının nedeni de budur*.İnsanlar beceriksiz değiller,pekala başarıyla uygulamaya geçirilebilir Nietzsche'nin düşünceleri ancak bunun gerçekten yapılacağına inanıyor muyuz? Ben inanmıyorum,üzerinden yüz yıldan fazla geçti ve hala gram değişim yok,hatta daha kötüye gittik sürekli olarak ve gidecektir.Bu yüzden ''Kültürü nasıl kurtarırız ? ''sorusu hakkında bu kadar fazla düşünmeye gerek olduğunu da düşünmüyorum. * Pratik fayda görülemeyen pek çok konuda düşünülebilir ancak burada düşünmeye başlamamızın sebebi zaten pratik bir fayda elde etmek olduğu için bu konu hakkında düşünmek anlamsızdır * Ancak kişi eğer bu toplum içerisinde yaşıyorsa bu toplumdan gelen lağım kokusunu sürekli olarak duyumsamak zorunda kalacaktır ve bu yüzden de onu düzeltmek için çabalamak onun kurtulmasının tek yoludur çünkü çabalamadığı takdirde daha kötü hissedecektir kendini. ''Bireyler kendilerini adalet ve aşk mücadelesinde ölümüne olgunlaştırmaktan ve feda etmekten daha güzel bir yaşam süremezler.'' Kişi bilmelidir ki bitmek bilmeyen bu mücadeleden daha olgunlaştırıcı bir şey düşünülemez,fedakarlık kelimesinin geçtiği her noktada bir o kadar şahsın faydasını görmem normal mi? Sanki doğa bütün mucizelerini fedakar ruhların üzerine fırlatıyor,iyilik yaparsın ve vicdanın rahat gezmeye başlarsın,bir kötü ise ömür boyu kendisi gibi içinde kötü bir his taşıyarak gezer,iyi kimse için başkalarına yaptığı iyilikler kadar kendisine de iyilik vardır.Fedakarlık ve bütüne ulaşmak için çabalamaktır insanda bulunabilecek tek soyluluk tam da bu yüzden Nietzsche bütün seri boyunca kültürü kurtarmanın yollarını aradı.Sorun şu ki insanlığı kurtarmaya çalıştığımız her anda ''İnsanlığa Rağmenlik'' mevcuttur. * Bu söylediklerim iyilik sonucunda vicdan rahatlaması yaşıyoruz,bu halde iyiliği vicdan rahatlaması için yapıyoruz düşüncesine de bir karşı çıkış.Sonuçta iyilik iyiliktir,soyluluk soyluluktur,ondan alınan keyif yalnızca bunun cabasıdır. * ''Kentlerimizin yeni caddelerinde yürüyorum da,toplumla aynı kanıdakiler soyunun inşa ettiği tüm bu iğrenç binaların,bir yüzyıl sonra ayakta olmayacaklarını,elbette bu binaları inşa edenlerin kanılarının da yıkılmış olacağını düşünüyorum...'' Ne zaman birisi benim hakkımda bir şeyler söylese,atıp tutsa onların zihinlerindeki en ufak bir parçanın bile yüz yıl sonra dünyada kalmayacağını hayal ediyorum ve zamanın eninde sonunda beni haklı çıkaracağını hissediyorum. Annem daha öncesinde 150 defa söylediği; ''Bir gün beni anlayacaksın ya,inşallah o gün çok geç olmaz.'' sözünü söylediğinde,onun ölümünün yaklaşması ile her şey için daha da geç olduğunu görmek beni güldürüyor. Bütün gün o leşlerin kokusu üzerimize siniyor,o yalnızca kendilerini taşıyan bedenler yaşadığı müddetçe var olacak düşünceleri görmek midemi kaldırıyor ve o kendilerinden emin oluşları... O tekil leş halindeki düşüncelerin eninde sonunda yok olacağını görmek,bunun toplumsal olarak da mümkün olabileceği hissini doğuruyor.Eğer Ailemin fikirleri yüz yıl sonra yok olacak ise,onların düşüncelerine kaynaklık eden ''Şu Anın'' toplumunun düşünceleri de yok edilebilir ve hatta yok edilecektir. Ancak anlayamıyorum neden Nietzsche bu sözü söylediğinden beri bütün bu saçmalıklar yok olup gitmedi? Neden ben üzerinden bir asırdan fazla geçmesine rağmen aynı umutlar ile bakmak zorunda kalıyorum,şimdiye değil de geleceğe? Bunu cevaplamak mümkün değil sanıyorum. ''... Buna karşılık,kendilerini bu zamanın yurttaşı olarak hissetmeyenlerin tümü de ne kadar umutlu olabilirler;çünkü bu zamana ait olsalardı kendi zamanlarını öldürmeye hizmet edecekler ve kendi zamanlarıyla birlikte yok olup gideceklerdi---oysa ki onlar,bu yaşamda kendileri de yaşamaya devam etsinler diye zamanı canlandırmaya çalışıyorlar.'' Sıradan insan ile kurtuluşu amaçlayan,zamanın şu andaki halinden nefret eden insanın arasındaki fark çok açık bir taraftakiler ''...kendi zamanlarıyla birlikte yok olup gidecekler.'' diğerleri ise ''...kendileri de yaşamaya devam etsinler diye zamanı canlandırmaya çalışıyorlar.'' Önceki kitaba yaptığım incelemede amacımın sonsuzluğa ulaşmak olduğunu söylemiştim,bu düşünceyi genişletecek olursam,bence bir şeyin kıymetli olabilmesinin temel şartı sonsuz olması.Tam da bu nedenden ötürü öbür dünyanın olmadığı bir hayat benim için tam anlamıyla anlamsız,anlamsızlık bir kenara koyulabilir ancak değersiz olduğu zaman sorun patlak veriyor tekrardan.Bu nedenle din benim için rasyonel temellere dayanıyor olmasaydı da hakikati boş verir ve dine inanmaya devam ederdim,çünkü diğer yığınlardan uzun bir yaşam bile yeterli gelmiyor.Kesinlikle sonsuzluğa ulaşılmalı,en azından buna ulaşma şansı var olmalı,aksi halde hemen yarın intihar etmekte hiçbir sakınca yok. Şimdi Nietzsche'nin neden gerçekten de tam anlamıyla varoluşçu olduğunu bir alıntıyla göstereceğim.Sartre'ın yaşamın sorumluluk,özgürlük,yaşam hakkındaki düşüncelerinin çok benzerini bu alıntıda görebiliyoruz. ''Ortaya çıkmak için sonsuz zamanımız varken,özellikle bugün yaşıyor oluşumuz;neden ve niçin özellikle şimdi ortaya çıktığımız göstermek için kısacık bir bugünden fazla zamana sahip olmayışımız,akıl almaz bir durumdur.Kendi varoluşumuz hakkında kendimize karşı sorumluyuz;bu yüzden,bu varoluşun gerçek dümencileri kendimiz olmalıyız ve varoluşumuzun kör bir rastlantısallığa benzemesine izin vermemeliyiz.Biraz pervasızca,biraz tehlikeli yaşamalı bu varoluşu:Üstelik en kötü durumda da,en iyi durumda da onu yitireceğimize göre.Neden bu toprağa,bu işe bağlanıp kalmalı,neden komşunun dediklerine kulak asmalı? Birkaç yüz metre ötede hiçbir bağlayıcılığı kalmayan görüşlere bağlı kalmak,kasabalılığın dik alasıdır. '' Önce alıntıdaki ilk cümleyi inceleyecek olursam,bir şeyin anlamını gerçekten kavrayabilmek için tek bir perspektiften yani bu durumda tek bir zaman diliminden bakmamak o şeyi kavramanın ilk şartıdır.Ancak insan kısacık ömründe tek zaman dilimi olan şimdiye sıkışıp kalmıştır ve geldiği gibi gidecek olduğu halde bunu anlamlandırma mecburiyeti içerisindedir,en azından kendi kafasının içinde bunu anlamlandırmak zorunda hissedecektir,dün ya da yarın değil de bugün yaşıyor olmasının özel bir nedeni olduğu hissi her zaman içinde bir yerde saklıdır ancak aklını kullanan biri hiçbir şeyden tamamen emin olamaz ve bu anlamlandırma uğraşısının asla tamamlanmayacağını bilmek çıldırtacaktır insanı. Ancak ve ancak tam da bu yaşamın kısalığı onun iplerini özgürce çekebilme rahatlığını sağlayabilir bizlere. Hayat zaten kısacık ve tamamen anlamsız ise,yaptığım hiçbir şey o kadar da umursanası olmaz ve o andan itibaren kontrol tamamiyle bendedir. Ucunda ölüm olması,yapılan hataların bedellerini kesinlikle hafifletmekte,tek bir hata dışında o da kararlarını kendi kendine almama hatası. ''...Biraz pervasızca,biraz tehlikeli yaşamalı bu varoluşu.'' Varoluşumuzu seyirciler ile bir arada değerlendirecek olursak ve bir an kendimizin dışına çıkıp bunun bir tiyatro oyunu ya da en azından basit bir kukla gösterisi olduğunu düşünürsek,rahatlıktan ve yaşamdan keyif almak için uğraşmayı bırakıp,daha da garip bir yaşam sürmeye,daha da tehlikeli yaşamaya başlarız diye düşünüyorum. Tragedya İnsanı olmanın ilk şartlarından birisi de budur bence. Yaşadığın her saniyeyi odanın içinde bir kamera varmış gibi yaşamalı ya da aşık olunan kişiyle buluşmadan önceki o garip,heyecanlı hazırlık halinde olunmalı sürekli,yapılan her şeyde ''Bu sefer seyircilere,farklı ne sunabilirim diye düşünmeli.'' Gösteri asla bitmez,yalnızca sahneden sahneye farklı rollere gireriz,bize düşen her rolden layıkıyla çıkmaktır,içimizde yaptığımız şeyin doğruluğundan ve estetik güzelliğinden emin olduğumuz bir his bulunmalıdır hep. Düşünüyorum da gerçekten ciddi ciddi oturup birileri bunun doğru yol olduğunu söylediği için ders çalıştığım bir senaryo NE DE SIKICI OLURDU ! ! ! Muhtemelen görünmez seyircilerim hayatım boyunca üzerime domates fırlatıyor olurdu,hatta gerçekten fanatik olan bir seyirci,karakteri rezil ettiğim ve hakkıyla oynayamadığım için,oyunun bitiminde beni dışarıda bekliyor olurdu ve beni kırk yerimden bıçaklardı herhalde. Tanrım beni cehenneme atacak ise bu nedenden ötürü atacaktır. Ben olmayı beceremediğimden,rolümün hakkını veremediğimden,biraz olsun başkalarının ne dediğini düşünmeyi bırakıp sahnede dans etmediğim için beni cehennemine atacaktır ve o sonsuz korların içinde yanmayı gerçekten de hak etmiş olurum eğer bunu yapacak olursam. ''...neden komşunun dediklerine kulak asmalı? Birkaç yüz metre ötede hiçbir bağlayıcılığı kalmayan görüşlere bağlı kalmak,kasabalılığın dik alasıdır.'' Nietzsche'nin burada kullandığı kasabalı kelimesini doğru anlamak gerekli. Kasabalının alanı sınırlıdır,bu kısıtlı alanda yaşanan,düşünülen her şeyi sonsuz değerde zanneder. O kasabalı komşuların akıllarından çıkma düşüncelerin her birine gerekenden fazla kıymet biçer çünkü onun çapı dardır. Ünlülerin başkalarının değersiz düşüncelerine önceleri fazla değer biçmeleri hatta bu yüzden delirecek hale gelmeleri,ünlü olmadan önce kasabalı iken,bir anda dünyalı olmalarıdır. Kasabada belki yüz düşünce vardır ancak her düşünce kişiyi çok fazla etkiliyordur bu yüzden az kişi olmasına rağmen onu sürekli olarak kısıtlar toplum.Kasabadan çıkıp birden bire dünyalı olan taze ünlü,ünlü olmasının hemen ardından başkalarının düşüncelerinden bir dünyalı gibi etkilenmez,bir kasabalı gibi etkilenmeye devam eder.Bu yüzden Twitter'da hakkında söylenen her eleştiri onun için bir ızdırap kaynağıdır ve sayılarının bir kasabadakinden yüzlerce kat daha fazla olması,bu ızdırabın aşırı büyümesine neden olur. Zaman ile direnç geliştirmeleri de dünyalı olmaları ile mümkün olur.Muhtemelen yine aynı miktarda kısıtlanacaktır ''Elalem ne der?'' düşüncesi tarafından ama,burada birey başına düşen önem azalır. Alıntıdaki asıl düşünce ise onların neden kafaya takılmaması gerektiğini çok net açıklıyor diye düşünüyorum.Türkiye'deki tabular ve önyargılar,Amerika'da geçerli değil,Amerika'daki tabular Çin'de geçerli değil....bu böyle uzar gider.Sonuçta senin yaşadığın o dar toprak alanına ait olan kısıtlamalar yalnızca burada geçerli,100 metre ötede geçerliliğini yitiriyor,bu yüz metreler,olur kilometre,olur ışık yılı ancak sonuçta tüm evrende geçerli olan bir kısıtlama yok. Bu dünyada işleyen kurallara tabii olduğun anda ne kadar da düşük seviyeli olduğunu gösterirsin. Para kazanmak zorundaymışsın? Kim takar len? Felsefe yapman için akademiye girmen gerekirmiş...Bunu söyleyen kim peki? Tarihteki büyük adamları örnek aldığını söylersin ve gülerler,dünyada yaşamıyor olduğunu söylerler:)))))). Teşekkür ederim, demek hedefime ulaşmışım.Dünyada yaşamadığın,hayal aleminde yaşadığın söylendiği anda doğru yolda ilerlediğin tescillenmiş olur. ''Hiç kimse kuramaz sana,tam da yaşam ırmağının üzerinden geçmesi gereken köprüyü,senden başka hiç kimse.Gerçi sayısız yol ve köprü vardır,sayısız yarı tanrı vardır seni ırmağın öte yakasına taşımak isteyen;ama seni isterler bunun bedeli olarak;kendini rehin verecek ve yitireceksindir. Tek bir yol var dünyada,senden başka kimsenin gidemeyeceği:Nereye mi götürüyor bu yol? Sorma,yürü o yolu.Kimdi şu cümleyi söyleyen:'Bir adam,yolunun onu nereye götürdüğünü bilemediği zamanlardakinden daha fazla yücelemez asla'?'' Konu ne kadar fazla sayıda hakikate ulaştığın değil,konu köprünün güzelliği değil,konu köprünün sana ait olması,doğduğun ilk andan beri tek ama tek konu buydu. Tek ama tek konu özel olmak,tek ama tek değerli şey biricik olmak. Geri kalan her şey ikinci planda kalır.Camus felsefesinde ilk soru nasıl ''İntihar etmeli mi ,etmemeli mi ? '' sorusu ise bana göre de hayatın yaşanmasındaki tek önemli şey kendin olmaktır. Nietzsche bir başka kitabında ben yemek seçen ağızları severim anlamına gelen bir sözü vardı,kast ettiğim şey tam olarak bu. Ne halt olursan ol da ,yeter ki kendin ol be ! ''Peki nasıl buluruz kendimizi yeniden?...'' sorusu ile devam ediyor Nietzsche. ''...En önemli sorguyu yapmak içinse şöyle bir yöntem var.Genç ruh yaşamına dönüp baksın ve şu soruyu sorsun kendine: Şimdiye kadar neyi sevdin içtenlikle,ne çekti ruhunu kendine,ona hükmeden ve aynı zamanda seni mutlu eden neydi? Bu yüce şeyler dizisini gözünün önüne getir,belki varlıkları ve sonuçlarıyla bir yasa sunarlar sana,asıl benliğinin temel yasasını.Karşılaştır bu şeyleri,birinin bir diğerini nasıl bütünlediğini,genişlettiğini,aştığını,yücelttiğini gör,şimdi üzerinden çıkarak kendine doğru yükseldiğin bir merdiven oluşturduklarını gör;çünkü senin gerçek özün,senin derinliklerinde gizli değil,senden çok çok yükseklerde ve en azından senin normal olarak kendi benin zannettiğin şeyin üstündedir.Senin hakiki eğiticilerin ve biçimlendiricilerin,özünün gerçek ilk anlamının ve ilkesinin hammaddesinin ne olduğunu söylerler sana tamamen...'' Burada sevilen nesneler ulaşılmak istenen noktalar,bilinçaltı düzeyde de olsa. Kendi karakterindeki bir parçayı kendisinde gördüğün biri,akıl yönünden senden üst konumda ise,onu olman gereken nokta olarak görmeye başlarsın. Nietzsche'nin karakterinin bana benzediğini düşünüyorum,hatta şu anda onun kitabına inceleme yaparken onun varisliğini yaptığımı hissediyorum.Onu seviyor olmam ile Schopenhauer seviyor olmam arasında bir bağ kurabilirim,ardından da Schopenhauer'in Shakespeare'i seviyor olması ile bağ kurarım ve elbette Shakespeare'in de Montaigne'i seviyor olması ile.Bu liste upuzunnnn bir bağ ile Antik Yunan'a dek bağlanır ve ardından bütün bu kişilerdeki kendimin sevdiği noktaları incelerim ardından onların birbirlerinde sevdikleri noktaları incelerim ve özdeşlikler kurmaya başlarım.Belki 5,belki 10 kişilik bir karakter zincirinin ardından benliğimin yasası çıkar,bütün bu sevme nedenleri birleşir ve kim olduğum ortaya çıkar. ''...Elbette,kendini bulmanın,koyu bir bulutun içindeymiş gibi,olağandışı yaşanılan uyuşukluktan çıkıp kendine gelmenin başka yolları da vardır ama ben,eğiticilerini ve biçimlendiricilerini düşünmekten daha iyi bir yol bilmiyorum.Ve bugün,kendisiyle gurur duyduğum bir öğretmeni,terbiye ustasını,Arthur Schopenhauer'i anmak istiyorum---Daha sonra başkalarını da anmak üzere.'' Gerçekten de Nietzsche kitapta Schopenhauer'dan çok az söz etti,onun başlığa Schopenhauer'in ismini yazmış olmasına rağmen ondan böylesi az bahsetmesinden ve Schopenhauer'i yalnızca kitabın çıkış noktası olarak belirlemesi,yazdıklarım konusunda beni çok rahatlattı çünkü yazdığım yazıların kitapların kendisi ile bazen çok alakasız olabildiğini görüyorum ama aynı yöntemi Nietzsche de bu kitabında uygulamış. ''Tam zamanında eğitici olarak bir filozof bulursam eğer:Kişinin kendisinden daha fazla güvendiği için,düşünmeksizin itaat edebileceği hakiki bir filozof.'' Burada alıntıyı kestim çünkü Nietzsche'nin bu sözünde başta söylediğim şeyi gördüm. Karakteri bana benzeyen,ancak kitabı yazmış olduğu anda benden çok daha akıllı olduğunu bildiğim bir adama düşünmeksizin itaat edebilirim,kendi kendim olabileceğim ana kadar. Ve genç yaşımda bu hakiki filozofu bulmuş olmak ve ona kendimi hibe etmek benim için bir mutluluk kaynağı. ''...Sonra sordum kendime:Hangi ilkelere göre eğitirdi bu filozof seni? Sonra bu filozofun günümüzde çok yaygın olan iki eğitim düsturu hakkında ne diyeceğini düşündüm.Bu düsturlardan biri,eğiticinin talebelerinin asıl güçlerini hemen tanımasını ve sonra erdemin gerçek olgunluğa ve verimliliğe ulaşmasına yardımcı olmak için,tüm kuvvetleri ve öz suları,tüm güneş ışınlarını oraya yöneltmesini gerektirir.Diğer düstur ise,mevcut tüm kuvvetleri dikkate almasını,onlara özen göstermesini ve onları birbirleriyle uyumlu bir ilişki içine sokmasını ister.Fakat kuyumculuk sanatına kesin bir yatkınlığı olanı,bu yüzden zorla müziğe mi yöneltmek gerekir?...Böylesine güçlü ve mutlaka kendini belli eden yetenekler için bunun doğru olacağı söylenemez...'' İlk düstur elbette her şeyini tek bir nokta üzerine yoğunlaştırmak olacaktır. Hayatta gerçekten bir şeyde başarılı olunmak isteniyorsa,diğer şeylerde tamamen başarısız olmak gerekir...sanırım en azından. * * * Bu düşüncemden yüzde yüz emin olduğum söyleyemeyeceğim . * * * Gerçek bir filozof yemek yapmayı becerememeli bence ya da ayakkabılarının iplerini bağlayamamalı * Hayır,kesinlikle bunları ben yapamadığım için örnek vermiyorum,insan mükemmel olamaz ancak bir şeylerde mükemmel olabilir ve bu bir şeylerde mükemmel olmanın bedeli diğer şeylerdeki rezilliktir,bunu anlamak için dehaların sosyal becerilerine bakmak yeterli olacaktır sanırım.Ünlü olan dehalar,gerçekte varolmuş olan dehaların yüzde biridir belki yalnızca.Şanslarını iyi kullanmışlar ve böyle öne çıkabilmişler,geriye kalan yüzde doksan dokuz ise ya kafayı üşütüyor ya da bir otel odasında kafasına sıkıyor.Sonuçta görünen o ki büyük zekanın büyük bedellleri oluyor,ayakkabımın ipini bağlayamıyor oluşum da bunlardan biri. * . Yine de bunun ikinci düstur ile çeliştiğini düşünüyorum çünkü eğitimcinin vermeye çalışacağı esas şey entelektüellik ise,talebesine düşünce genişliği kazandırmalı ve bu da ancak birden fazla alanın kavranması ile mümkün olabilir.Tek noktadan gelişmek yerine birden fazla alanda gelişmeye başlamanın sonucu,eğitimin meyvelerini geç toplamaktır ancak kesinlikle meyveler çok daha tatlı olacaktır. İkinci düstur farklı şekilde de anlaşılabilir,artık 21.yüzyılda yaşıyoruz ve birazcık aklını kullanan kişi,eğitimin yalnızca kitaplardan ya da hoca ile birebir iletişimden ibaret olmadığını anlayacaktır. Entelektüel gelişim için,tonla sosyal mecra kullanılabilir,hız kazanmak için sesli kitap dinlenebilir,sürekli olarak kendin okurken alıntı çıkartmak ile uğraşmak yerine başkalarının çıkartmış olduğu alıntılar kaydedilebilir.Bu liste uzar gider ancak temel husus hep aynı,dogmalara bağımlı kalmamak ve yeni ve daha verimli bir yöntem görüldüğü anda eldekini bırakıp ona geçmek.Yöntem konusunda muhafazakar olmak bence bir entelektüel'in yapabileceği en büyük hata. Matbaa geldiği zaman Hat Ustalarının inatla eski yöntemle kitap çoğaltımına devam etmekte diretmesine baktığınız zaman hallerine gülüyorum ama sanırım eninde sonunda bu geri kafalılık hepimize bulaşacaktır.* Yaşlı kişi için artık bütün olası güzellikler geçmiştedir,bir ileri yoktur ve şimdi de onu sonuna götürmektedir,elbette sımsıkı sarılacağı nokta geçmiş olacaktır,bunu yapmamak anormal olan olacaktır sanırım. * Az önce bu iki düsturun birbirlerine zıt gözüktüklerini söylemiştim; ''...Dolayısıyla,söz konusu iki düstur belki de hiç de zıt değillerdir birbirlerine? Belki de düsturlardan birisi,insanın bir merkezinin olması gerektiğini,diğerleri ise aynı zamanda bir periferisinin de olması gerektiğini söylüyordur yalnızca?...'' Yani bu iki düstur yalnızca teorikte bir arada uygulanılamaz gibi duruyor,gerçekte ise gayet de uygulanılabilir. Tek bir noktaya kanalize olmaktaki sorun alıntının devamında bulunuyor; ''...Hayalimdeki eğitici filozof,merkezi gücü keşfetmekle kalmayacak;onun öteki güçlere karşı yok edici bir etkide bulunmasını da önlemeyi bilecektir...'' Tek bir noktaya odaklandığında çoğunlukla diğer her şey kişi açısından değerini yitirir ve bütün kaynakları israf etmeye başlar. Yalnızca edebiyat güzeldir ona göre,filmlerden nefret eder. Herkes felsefe ile uğraşmalıdır,geri kalan bütün ilimler boştur vs vs. Bu bakış açısı kişiyi zehirler,tek bir pencereden bakmasını zorunlu kılar ve gelişiminin önünde çok büyük bir engel olarak hep orada durur. Kişi bir şeylere taparcasına severken,bir başka şeylerden de sonsuz nefret etmemeyi gerçekten başarabilir mi emin değilim ancak başarırsa,çok büyük faydalar elde edeceği kesin. ''...Erdem ise,öğretmenler ve öğrencilere hiçbir şey ifade etmeyen,bıyık altından gülünen eski moda bir sözcük oldu--- gülünmüyorsa daha kötü,çünkü o zaman iki yüzlülük yapılıyor demektir.'' Bu seriyi okumadan önce Nietzsche'nin kötü biri olduğunu ve önerdiği yaşam biçiminin de mutlak bencillik olduğunu düşünüyordum ancak durum öyle değilmiş. Onun Yunan hayranı olduğunu unutmamak gerek,Antik Yunan Filozoflarının tümü aklı ve erdemi aynı yerde anarlar ve sürekli erdemli olmayı yüceltirler.Nietzsche'nin de erdemlilik konusunda düşünceleri çok net. '''....yani antik erdeme de ne kadar dönülmek istense de dönülemiyor artık.''
Eğitimci Olarak Schopenhauer
Okuyacaklarıma Ekle
24