R.

BULUT ve TOPRAK Bulut âşıktı toprağa. İmkânsız bir aşktı onun ki. Çünkü bulut gökyüzüne toprak yeryüzüne aitti. Kavuşmaları kıyamet olurdu. Ne vazgeçebiliyor nede ulaşabiliyordu. Gece gündüz etrafında dolaştı toprağın. Her geçen gün daha da büyüyordu sevdası. İmkânsızlık büyüdükçe isteği de büyüyordu. Vazgeçmek mümkün olmayacaktı. Aşk uçurumundan atlamıştı bir kere. Ne yere çakılıyor, nede geri çekilebiliyordu. Toprak onun için bir tutkuydu artık. Ulaşılamaz vazgeçilemez... Yeryüzünde birçok aşka şahit olmuştu bulut... Yarını olmayan hevesler, imkânsız aşklar, iki ayrı mekân da birbirleri için atan ama hiç bir araya gelemeyen kalpler gördü. Ve ümitsizlik büyüdü içinde, ur oldu. Sonra kolayca birbirlerine aşklarını itiraf eden tahammülsüz aşkları gördü. Hallerine acıdı... Bu kadar basit mi yaşanırdı aşk? Bu kadar kolay mıydı karşılık bulmak. Acı çekmeden olmuyor muydu hiç... Leyla ile Mecnun’un, Kerem ile Aslı'nın aşklarına da şahit olmuştu. Onlar az mı acı çekmişlerdi? Bir de öyle aşklar gördü ki onlar, sevdiklerini hiç görmemişler. Onlar kendilerini unutmuşlar ve sevgilide kaybolmuşlar. Akılla, fikirle, zikirle, gönülle sevgiliye bağlanmış ve benliklerinden vazgeçmişler. Yaşamlarının tek sebebi sevgiliye kavuşmak olan bu âşıklar aşkın fedakârlık olduğunu öğrettiler buluta... İlahi aşktı onların ki... En zor ulaşılandı... Bulut anladığı bu aşkı toprağa söylemeliydi. Çünkü aşk maşuka söylenmezse öldürürdü. Artık içine sığmayan aşkını itiraf edecekti toprağa. Bin bir şekil çizdi gökyüzüne. Kapkara oldu, bembeyaz oldu. Ama anlatamadı toprağa aşkını. Belki de nazlı toprak anlamıyordu. Bulut öyle çaresizleşti ki, kendini tuttu. Doldu, doldu... Ve sonunda yağmur olup yağdı yeryüzüne ve uğraşıp da anlatamadığı aşkını, toprağı delercesine itiraf etti. Toprak nihayet bu
Reklam
İlkbaharda açan çiçeklerden biri, bir ırmağın kenarında hayatın tüm güzelliğini içinde barındıran güzel kokulu bir kardelen veya tepelerde açmış ve tüm yamacı renklere boğan, papatyalardan bir tanesi, bir sabah kalkar ve yaşama göz kırpar. Bu sırada küçük bir kuzu gelir üstüne basar, onu ezer ve oradan geçip gider. İlkbaharda bir kaç karınca bir su birikintisinin yanından geçerken içlerinden bir tanesi suyun yüzeyinde sallanan bir saman parçasını görür ve bu saman parçasını almak için suya eğilir, karınca samanı ön ayakları ile yakalamaya çalışır. Suyun dışında durup bacaklarını uzatabildiği kadar uzatmaya ve suya girmeden samanı oradan çekip çıkarmaya uğraşır. Bir müddet uğraştıktan sonra sonunda başarır gibi olur samanı kavrar, kendine doğru çekmeye başlar ama bu sırada bir şeyi farkeder: karınca bacaklarını samana doğru uzatırken samanı tutabileyim diye bilincinde olmadan suya girmiştir. Artık uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında kalmıştır! Önce samanı da alıp buradan bir an önce çıkmaya uğraşmaktadır. Çırpınır, çırpınır, samanı çeker, çeker ama bir türlü sudan çıkamamaktadır. Biraz sonra artık ayakları yorulmaya başlar ve su onu yavaş yavaş içine doğru çeker. Karınca böylece samanı bırakıp kendini kurtarmaya çalışır ancak ne yaparsa yapsın bir türlü o sudan çıkamaz ve gittikçe daha da derine batar. Çırpındıkça işlerin kendisi için daha çok kötüye gittiğini, ne yapsa da oradan asla çıkamayacağını ve ölümün kendisini burada alacağını anlar. Artık çırpınmayı yavaş yavaş bırakır, suyun içindeki hareketleri azalır. Böylece su birikintisinde oluşan dalgalanmalar da yavaş yavaş yok olur ve tekrar sessizliğe gömülmeye hazırlanır. Tam bu sırada oradan geçen küçük bir çocuk susadığını hisseder ve su birikintisini görür, çocuk başını suya eğip tam su içeceği sırada
Üç tarafında üç tane kocaman dağ ve geriye kalan tarafı ise sonsuzluğa ulaşan bir düzlük olan bu yer, sanki insanlık var olduğundan beri hep dünyanın merkeziymiş gibi, sanki insanlık burada yürümeyi öğrenmiş ve her şey burada başlamış gibi durur. Hiç kimse ne zaman var olduğunu veya keşfedildiğini veya hayatın burada ne zaman başladığını bilmiyor ve aslında kimsenin umrunda da değil. Ortada yıldan yıla suları çekilen, çekildikçe içindeki balıkların tüm mahremiyetini gün yüzüne çıkaran küçük mu desem, büyük mu desem, bir dere var. Bu derenin suları ilkbahar mevsiminde üç koca dağın eriyen karlarıyla beslenir ve o mevsimi büyük bir coşkuyla atlatır. Ne var ki haziran ayına doğru artık dağlardan gelen ganimetini kaybeder ve yavaş yavaş içine kapanmaya, kendi dünyasına çekilmeye başlar. İşte o zamanda artık kendisine bir dere demeye bin şahit gerekir ki, o artık coşkun bir dere değil, daha çok balıklar için bir mahşer alanına dönmüştür. Her neyse, konumuz dere değildi zaten. Asıl konumuz burada bu üç dağın ve bir derenin (dere desem mi demesem mi bilemedim ki) yakınlarında yaşayan bir kelebeğin başından geçmiş bir hikâye, bir kelebeğin yaşam öyküsü, bir kelebeğin biyografisi... Bu kelebeğin herhangi bir adı yok aslında. Sanırım doğduğunda anne babası zaten birkaç günlük olan vakitlerini isim seçmeye, isim tartışmaya harcamak istememişler. Ya da zaten isim verseler bile kimsenin onu çağırmaya vakti yoktur diye düşünmüş de olabilirler. Ancak ben hikayeyi daha anlaşılır kılmak ve kahramanımızı daha iyi anlamak adına bu şimdi ölmüş, kendisinden geriye hiç bişey kalmamış( sahi bi kelebek öldüğünde geriye ne kalır ki?) Olan kelebeğe bir isim verme gereği duydum. Jinda'ydı onun ismi.. Ve o ne kırmızı bir kelebekti öyle! Ne kadar yeşil,ne çok sarıydı. Kanatları sanki tüm
Çok eski zamanlarda bilinmeyen, uzak bir yerde yaşayan bir kaç yaşında bir çocuk vardı. Bu çocuğun farklı bir dünyası vardı. Bu dünya onun hayalinde, zihninde, başka kimsenin ulaşamayacağı güvenli bir yerde bulunuyordu. Bu dünyanın başkanı da kurucusu da oydu. İçinde kendisinin dışında ejderhalar, boynuzlu atlar, konuşan köpekler, yürüyen babacan ağaçlar, canlı taşlar olan bir dünya. . Arada sırada yetişkinlerden uzaklaştığında, yalnız kaldığında bu dünyasına uğramayı ihmal etmezdi ve bu ona çok eğlenceli, çok gerçekçi ve bir o kadar da anlamlı gelirdi. Annesinin,babasının ve diğer yetişkinlerin bu dünyadan haberleri yoktu. Onların sadece gördükleri ile sınırlı olan bir yaşamları vardı. Çocuk ise hayalperestti, sevgi doluydu, yalan konuşmayı sevmezdi, kelebekleri severdi. Hayalleri gördükleri ile sınırlı değildi. Gördüğü sadece etrafını saran koca dağlar, dağlarda otlayan kuzular, kuzuları çağıran koyunlar, koyunları kuzulardan ayıran insanlardı ancak zihninde ise bambaşka bir dünya vardı. İşte bugün o çocuğun ve de dünyadaki tüm çocukların bayramı kutlu olsun. :)
Dışardan bakıldığında aslında hiç de bir sanatçının dış görünüşünü yansıtmayan, sıska çelimsiz,saçlarına aklar düşmüş, gür ve dağınık sakallı, başında eski bir kasket, elinde bir tesbih,omuzlarının üstüne attığı eski, yırtık ceketiyle bir adam çıkar ve sesi titremeye başlar. Uzun, upuzun,çığlığa benzeyen bir ses, insanı derinden sarsan tiz bir ses gelir uzaklardan. Dinleyen her kulak, her kalp, her ruh içinde hisseder bu titreşimi, ses tellerinden yapılmış bir duygu şölenidir âdeta.Kimi zaman hawar ile, kimi zaman uzun bir ax ile başlar. Bazen sevgiliye, bazen kardeşe, bazen anaya,bazen babaya, bazen bir yoldaşa duyulan özlemi, bazen çaresizliği, iç çekişleri, feryad u figanları, dışa vurulamayan bir intikamın, aşağılanmışlığın, ezilmişliğin, yok edilmişliğin, katledilmişliğin sesidir bu. Şüphesiz ki Kolay değildir. Keyiften ya da zevkten ya da ticaretten ya da ünden ya da şandan değil,mecburiyetten haykırmaktan, dert yakmaktan, ölülerini gömmekten ve onlara hasret duymaktan başka elinde hiç birşey kalmamış, başka hiç bir çaresi olmamış bir halkın coğrafyasının kalbinden çıkmıştır. Bir değil bir çok anlamı vardır her birinin. Aşk, İsyan, acı, umut, keder, parçalanmışlık.... Hepsi bir aradadır ve bu yanık yüreklerin içindedir. Bir halkın bütün hikayesi bir "dengbejin" yüreğindedir....
Reklam