Fakat o kelimeler içinde kitapları sevmekten çok daha fazlası yatıyordu. Ben kitapların kokularını seviyordum. Rafta, yan yana duruşlarını seviyordum. Sayfalarının parmaklarımın arasında hışırdamasını seviyordum. Büyük kitapları da seviyordum, küçük kitapları da. Kelimeleri seviyordum, ardı ardına dizilişlerini ve en çok da hikayeleri seviyordum. Kitapların sadece birer kitaptan öte birer kapı olmalarını seviyordum.
Kitaplar daha önce hiç gitmediğim yerlere, hiçbir zaman olamayacağım insanlara açılan portallardı ve o kitaplar sayesinde binlerce hayat yaşamış, binlerce dünyayı ziyaret etmiştim. O kitaplarda bir prenses, asil bir şövalye ya da kötü adam olabiliyordum - arzu edildiğimi hissedebiliyor, kötülükleri ezebiliyor, Karanlık Lordları yenip Tek Yüzük'ü yok edebiliyor ve yıkımın eşiğindeki Federasyon'u tekrar bir araya getirebiliyordum. Kitaplarda ben basit, hayatı hiçbir yere gitmeyen, aptal-bir-üniversite-başvuru-mektubu-bile-yazamayan Rosie Thorne değildim.