• Merhaba,
    Daha önce Ermiş'i okumuştum aslında çok güzel bir eser olmasına rağmen aforizma tarzındaki üsluptan genel olarak hoşlanmadığım için çok bayılarak okumamıştım.
    Kırık Kanatlar ise beklemediğim bir tarzda idi. Üslubu o kadar naif ki, sayfalardan kucağıma düşen kelimeler kırılacakmış gibi hissettim.
    Cibran' ın, yazıldığı dönemin çok ilerisinde bir eseri kesinlikle. O ümitsiz , saf ve son derece naif aşkın da ötesinde, kadının toplumdaki, hak etmediği yerine yapılmış bir eleştiri aslında. Yine köleleştirilen ve özellikle erkekler tarafından anlaşılmayan kadının haksızlıklarının güzel bir betimlemesiydi bu kitap bence.
    Herkese tavsiye ediyorum.
  • Yeraltı Edebiyatı olayını kabul etmiyorum, etmeyeceğim. Hiçbir sanatsal değeri olmayan, bolca cinsellik, uyuşturucu ve alkol içeren, hayata hep olumsuz yönden bakmayı 'gerçeklik' zanneden ve daha da komiği, kokuşmuş zihniyetleriyle siyaset ve ahlak dersi vermeye çalışan bu türü edebiyattan sayamam. Hele ülkemizdeki ve günümüzdeki hali içler acısıdır. Resmen kağıt ve zaman israfıdır. Tema hep aynıdır; sorunlu bir baş karakter, psikolojik bir hastalık, aşırı derecede baş gösteren bir ölüm aşkı, okuyanı hayatın çok kasvetli bir şey olduğuna ikna etmek için çırpınan cümleler, huzursuz ve normal hayatta neredeyse hiç karşılaşılmayacak şaşırtıcı(!) bir son. Tüm çizgisi bundan ibarettir. Bu akımın yazarlarının bir komik yanını daha göstereyim; popüler kültürü popüler olmak için eleştirir, bolca aforizma kasarak 'en çok ben marjinalim' yarışına girerler. Aforizmalar dışında dini eleştirmek, din üzerinden mizah yapmak da bunlara göre bir marjinalitedir. Bilirsiniz, bu durum ülkemizde gün geçtikçe yaygın hale gelen bir şeydir. Bu yüzdendir ki artık birbirine özenen ve birbirini taklit eden bu tiplerin kendilerini marjinal zannetmesi de olayın başka bir komik tarafıdır. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki bu akımın yazarları Bukowski, Dostoyevski gibi yazarların cümlelerini taklit etmekten öteye gitmezler, ki bu bile edebiyata başlı başına hakarettir. Üzgünüm ama benim için Yeraltı Edebiyatı dediğiniz şey tam olarak bir 'Merdiven Altı Edebiyatı'dır. Bundan öteye de geçmeyecektir.
  • Hepimiz birer şaşkınız. Ne bildiğimizden emin olmayan, bilmek zorunda olan şaşkınlar. Sanırım az sonra kendi çapımda bir kıyameti koparacağım. 'Ne okunmalı' sorusuna 'neyi niye okunmalı'yı ekleyip ufak bir liste paylaşacağım. Tabi bunlar benim penceremden gördüğüm kitaplar. Dileyen alır, dileyen okur geçer.

    Kitaplığımdan geriye doğru gittiğimde karşıma çıkan ilk kitap Toplumsal Cinsiyet ve İktidar oldu. Gündelik duyulan "yaşasın tam bağımsız kadınlaaaar"ın ardını boş bırakmak istemeyenler için işin teorik kısmını ince ince dolduran bir eser. Yani sloganvari söylemleri çekiç ile parçalayıp ağır teorik bir zemin hazırlayan İbrahîmî bir tutum sergiliyor. Sıkıcı mıdır? Elbette. Sıkça kaleminize sarılıp notlar almak zorunda kalacağınız bir derleme. Tavsiye oranı 6/10.

    Bir sonraki kitap Prens . Rivayet odur ki Adolf Hitler'in başucu kitabıydı Prens. Bana kalırsa siyasal sosyolojik alanda bulunup Prens'ten nasiplenmeyen aktör ya eksiktir, ya da tam değildir. Yazarı Machiavelli'yi kirli ellere cevaz veren eli kanlı pragmatist birisi gibi gösteren Prens, okuyacakları fazlasıyla sarsacak çünkü Machiavelli için amaca gidilecek yolda araçlar sadece birer teferruattır: iktidar elde tutulsun diye her yol mübahtır. Tabi peşinen söyleyeyim, Machiavelli, böyle olsun diye söylemiyor bu ahlâkîlikten yoksun ifadeleri. Şimdiye kadar böyle başarılı olunduğunu, yani 'ne-ise-o' mantığıyla söylüyor. O yüzden Machiavelli'yi kendi döneminde gaddar ilan eden otoritenin aksine, biz aklıselim olanlar, onun sadeve olanlar ile ilgilendiğini unutmayacağız. Olması gerekenler onun umrunda bile değil. İyi bir yönetim şekli, güçlü bir devlet, muzaffer bir ordu ve kudretli bir idareci nasıl olundu, tarihselci bakış ile Prens'ten okuyacağız. İncelemesini de yazdım: #25062405. Puanım 9/10.

    Putların Alacakaranlığı Bilenler bilir, bir süre önce "ulan ne diyor bu adam?!" deyip bitirdiğim, hiçbir şey anlamayınca dönüp yeniden okuduğum ve bu listeye dahil ettiğim kitaptır. Nietzsche'yi bilmeyen, hiç olmazsa duymayan yoktur. O da kendisini gündelik dilin zarif sürçmesinden nasiplenirken bulanlardan. "Okumayın, delirirsiniz!" ya da "tam bir ateist!" denildiğini henüz duymadıysanız eyvah. Foucault, kendisini bu söylemi parçalamak ve öyle ise bile bunun temelinin sağlam oluşuna dikkat çekmek için paralasa da bizim için Nietzsche hep o tırnak içinde "dinsiz" olarak kalacak. Kalsın, dert değil. Bu kitapta Nietzsche'nin ne dediğini ve niye dediğini çok zorlanarak da olsa okuyup anlayabiliriz. Bir çeşit aforizma tadında ilerleyen, Antik Yunan'ın insanlığı uyuşturucu felsefi düsturuna reddiyelerde bulunan, bunun yerine duyuların gerçeklik ile olan ilişkisine salt aklı öne çıkaran veya metafizik ile hadsiz içli olanlardan daha fazla önem veren Nietzsche'yi bu kitaptan okumak faydalı olur. Ha, elbette herkese söylediğim gibi, önce sağlam bir Nietzsche okuması yapmak gerekir. Aksi takdirde onu Schopenhauer'le karıştırmak an meselesi olur. Ondan sonra tüm ideolojik argümanlar çöp olur, hatta Mardin kapı şen olur. Putların Alacakaranlığı'nın tavsiye notu 7/10.

    İyi insan lafının üzerine gelir. Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine kitabı ile doğru zannettiğimiz birçok eğilimi oldukça naif ve merhametli şekilde yanlışlıyor. Zaten onu Nietzsche'den ayıran da merhametti. Schopenhauer'a göre, sıkça okumak zihni körelten, bizim yerimize başkalarının düşünmesine müsaade eden ve böylece mahrem alanımızda sürekli başkalarının gezinmesine göz yuman bir eylemdir. Yani sıkça okuduğumuzda öğrendiğimizi zannediyor olsak bile aslında bir başka ayak izine basarak yürüyoruz. Bununla ilgili derine ve detaya #34337507'da girmiştim. Dileyen buradan devam eder. Ama kitap hayli şuur açıcı. Tavsiye ehline puanı 8/10.

    Araştırma-inceleme kitaplarının arasına yakın zamanda kitap buluşması sayesinde tanıştığım, okurken yer yer bunalsam da sonuna vardığımda o bunaltan yerlerde bırakmadığım için minnettar kaldığım bir romanı bırakayım: Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi kitabı. Beni, sizi, hepimizi, aslında hiçbirimizi anlatan roman. Olay fevkalâde basit ve okurken 'bunu yazarak mı meşhur oldu?' dememek elde değil. Ama Luigi Pirandello sandığımızdan da marifetli. Kaldı ki bizim de yazabileceğimiz bu sıradan olay dizisini o yaz-dı. Hem de fazlasıyla felsefik, oldukça sosyolojik ve hatta yer yer derin antropolojik şekilde. Kendisini henüz tanımayanlara, ölümlülere, bilhassa can çekişenlere gelsin. Hem de #33564241'deki incelemem ve 7/10 puanıyla.

    Araştırma-inceleme kitaplarına devam. Sırada Kent Sosyolojisi -ya da kızmasınlar, Kent ve Toplumsal Entegrasyon- ile ilgilenenleri daha çok ilgilendiren bir kitapta. Harvey'in Postmodernliğin Durumu kitabında. Harvey hepimizin ağzının mağarasını açıkta bırakacak bir yargıda bulunarak başlıyor ve 1972'den beri zamanı ve mekânı algılayışımızda değişikliklerin olduğunu iddia ediyor. Bir süre daha kalıp sonra giden popüler durumların aksine postmodernizmin hiç de gidecek gibi durmadığını, aksine diğer -izm'lere göre daha da maharetli olduğunu belirtiyor. Üslubu akıcı, yer yer keyif verici örneklerle ve kent alanına meraklı olanları kendisine müptela bırakacak kıvraklığıyla okunmaya değer. İncelemesi #29357952 puanı da 8/10'dur.

    Kent ile devam etmişken, üslubu canınızı sıkacak, bir halt bilmediğimizi yüzümüze vuracağı yetmezmiş gibi bunu öylesine keyif vererek yaptığına şaşıracağımız bir başka kitabı da bırakayım. Lefebvre'nin meşhur Mekânın Üretimi Peşinen söyleyeyim, kült bir eser. Henry Lefebvre'nin aşılması zor eseri. Alanında da öyle. Mekânı, mekânın tarihselliğinin, felsefesini, ilahiyatçı ve fizik ile yansımasını bir arada sunan "baba gibi eser." Okuyup anlayana kadar canımı çıkardığı için 8/10 ile yâd ediyorum.

    Biraz daha alçaktan uçmaya, okuduğunu şıp diye anlamak isteyenlere de Etnografik Hikayeler gelsin. Bugün hayretle takip ettiğimiz birçok sosyal bilimcinin yükseklisans ve/veya doktora çalışmalarını hazırlarken bize yansımayan taraflarının hikâyesi bir kitap. Bütün akademik ciddiyetine rağmen o ciddi ürünü oluşturan perde arkası durumların samimi derlemesi. Farklı isimlerin farklı deneyimleri, yaşadıkları, araştırma öncesi ve sonrası bulgularından oluşan etnografik, sosyolojik bir eser. Keyifle okunur. #28454798'da incelemesi dursun. Puanı da 8/10.

    Dinle Küçük Adam beyninin üzerine oturan, kulağını tıkadığı yetmezmiş gibi yüreğini öldürenlere nutuk mesafesinde bir kitap. Alınır, bir çırpıda okunur zannedilirken günlerce okunur. Çünkü sarsar, yorar, üzer. Pek merhametle yaklaşmaz okuruna. Hepimizin nasıl birer küçük adam olduğunu, ideallerimizden yoksun kaldığımızı cümleleri süzmeden yüzümüze savuran dost kitap. Acı söyler. O yüzden puanım 9/10.

    Teolojinin suyu mu çıktı diyen olursa, şimdilik hafif hafif bir öneri ile başlayayım. Daha Şerif Mardin'e gelmeye çok var. Yedi güzel adamdan birisi olan yüreği de kendisi de güzel adam Rasim Özdenören'in zihninin ve yüreğinin -madde ve mananın bir olduğu kitabı Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler Ölmeden önce ne yapılır bilmem, ama fırsat bulup mutlaka Rasim abinin konferanslarına gidin. 'İnsan seli' neymiş, görün. Bu kitabı bir motto edası taşıyor. Sosyolojiden besleniyor, kuru bir ilahiyat çığırtkanlığı yapmadan, neyi niye söylediğini ölçerek söyleyen bir yığın kısa yazı ile dolu bir kitap. Elbette puanı 8/10.

    Yaşayan on akıllı ve zeki kadından birisi Alev Alatlı'dır diyorum, şaşırıyorlar. E okumadılar ki katılsınlar. Sadece zeki veya sadece akıllı kadın demiyorum, hem zeki hem akıllı kadın diyorum. Yani hem zaman ve mekânda ferasetli olan hem de bu feraseti şey olmanın tuzağından çıkarıp göreceli hâle getirebilen kadın olduğunu söylüyorum. Geriye kalan dokuz kadın kimdir, bilmem. Örnek olarak da Ben Böyle Düşünüyorum! Demekle Olmuyor kitabını bırakıyorum. Bir şeyi derken o şeyi niye dediğimizi bilmek zorundayız. Bu da o doğrultuda bir öneri olsun. Şaşkınlara Kılavuz olsun. 9/10.

    Bu ilk öneriler. Devamı da gelecek inşallah.
  • Şayet yumurta dış bir güçle kırılırsa yaşam sona erer. İçerideki güç ile kırılırsa yaşam başlar. Büyük şeyler her zaman içeriden başlar.
  • Okudugum dönemde, 2007 civari olmasi lazim, yaşım itibariyle muhtemelen, beni cok etkilemisti. Altini cize cize, ayni yeri ust uste okuya okuya ilerlemis ve bitirdigimde uzun sure etkisinde kalip herkese de tavsiye etmistim..ama iste o zamanlar 25 yasinda falandim..ve universite ogrencisiydim, yeralti edebiyatina aşik, fanzin sever, aykiri diye kendini tanimlayabilecek bir insandim..
    Simdi 36 yasindayim ve gecenlerde elime alip bakinca, altini cizdigim yerleri tekrar okuyunca anladim ki, ve tabi bu sure icinde cok fazla kitap okuyuca, bana biraz kelime oyunlariyla süslenmis, ruh altı, aforizma yiğini ve edebi yonden cok da degerli olmayan ve evet gercekten de 20li yaslara hitap eden bir kitap gibi geldi..
    Klasikleri yemis bitirmis birini/turk ve dunya/bence kesmez..celine'i gercekten okumus birini de..
    Ilk kez bu yasimda alsaydim elime muhtelemelen bitirdikten sonra bi kenara koyar ve hayatima devam ederdim kinyas'i da kayra'yi da bir kez olsun dusunmeden..
  • Bir öğrencimin kendini bilmek üzerine anlamlı bir kompozisyonu.muthis tespitler ve bazı bölümleri cidden aforizma dolu.

    Insanın kendini tanıması ile hayata başlaması bağlantılıdır. Insan kendini tanımaz yani yeteneklerini zekasını hangi alanlarda çok iyi olduğunu bilmez ise geleceğini düşünmemiş olur.zaten çocukluk da bunun için yok mudur? Doğarsın sana herşeyi öğretirler kendi ilgi alanını seçersin sonra yavaş yavaş büyürsün. Hayal dünyasından çıkıp gerçek hayata ilk kulaçlarini atarsın.artık kendini bilirsin.Nasıl biri olduğunu nasıl bir kişilik olduğun ortaya çıkar. Sana doğruyu söylemek cazip gelir , kimisine yalan söylemek.işte bu senin değerini belirler.sen dersin " en azindan doğruyum dürüstüm kendi kelimelerimle kendimi boguyorum" ama yine sen ınsallah farketmezler anlamazlar kelimelerini de kullanabilirsin.dogru söylerken "ben çok degerliyim" dersin.tek sen degil herkes seni ve senin doğrularını sever, hayran kalır sana değer verir. Ama sen yalansan yine seni seven insanlar çoktur ama sen, sen bilirsin yalan söylediğini.belkide sen değilsindir bu insan .Sen de kendini içten içe yemek istemiyorsundur,kim ister ki?
    Yani anlatmaya çalıştığım şey şu: sen tek aynada gördüğün sen degil birinin gözünde,birinin kalbinde Sen, birinin kulağında sen yani her yerde sen.hatta kendi beyninde bile sen. Kendi içinde yalancı hayır hayır dürüst belkide sen belkide asabi sen yada mutlu veya mutsuz sen.asıl önemli olan şey kendi beynindeki kalbindeki gözünün önündeki sen kişiliğindir, yani sen'dir.