• Saffet UYSAL (*)
    "İnce Mehmet" adını Türk insanı, ünlü romancımız Yaşar Kemal'in aynı adı taşıyan romanı yayımlandıktan sonra duydu. Bu roman yayımlanmadan önce Afyonkarahisar, Uşak, Denizli, İsparta, Burdur, Antalya ve Muğla ile Aydın dolaylarında türkülerde konu olan bir "İnce Mehmed" vardı. Zamanla Yaşar Kemal'in roman kahramanını gerçek görme eğilimi ağır
    bastı. Oysa roman kahramanları yazarlarının yarattıkları ve olaylar zinciri içinde yaşattıkları insanlardır. İnce Mehmet, romana da olurken elbette bunun bir sebebi vardı. Bu neydi ?
    Bu Yaşar Kemal'in Anadolu'daki olayları incelerken etkilendiği, sevdiği bir ismi romanına koymasıydı. İşte bu konuda Prof. Dr. Pertev Naili Boratav'ın yazdıkları:
    "... İnce Memed'in adını Yaşar Kemal, sanırım, ikinci dünya savaşı yıllarında Ruhi Su'nun söyleyip yaydığı, sevdirdiği, İnce Mehmed ne yaptıydım ben sana ? diye başlayan ve
    Yüce dağ başında bir ulu kartal
    Açmış kanadını dünyayı örter
    Bazı yiğit vardır ölümden korkar
    Ben korkmam ölümden, er geç yolumdur. dizeleriyle tamamlanan ünlü Dinar Türküsünden esinlenmiştir; konusunu işlerken de bu hikayeye o türküde anlatılmayan, Çukurova ve Torosların bir "Eşkiya Destanı"nın enginliğini vermiştir.
    " (1)
    Mehmed Bayrak da olayı şöyla değerlendiriyor:
    "Kuşkusuz Yaşar Kemal, söz konusu romanında İnce Memed'in yaşamını işlerken, türkülere konu olan eşkiya İnce
    Memed'i biliyordu. Yaşar Kemal'in İnce Memed'in öyküsünü ve türküsünü bildiğini, romanından önce yayımlanan bir
    yazısından öğreniyoruz. Yazar, sözkonusu yazısında "lnce Mehmet ne yaptıydım ben sana?" dizesiyle başlayan türkünün öyküsünü anlatıyor ve türküyü veriyor. Ancak eşkiyalık olgusunu yakından gözlediğini bildiğimiz Yaşar
    Kemal'in romanı, salt İnce mehmet'in yaşamına indirgenme"
    (*) : Saffet Uysal T R T Antalya Radyosu'nda yapımcı.
  • 💖💖💖🇹🇷

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Bursa’nın kurtuluş yıldönümü nedeniyle yapılan gösterilerde: Bursalılarla Konuşması, 11 Eylül 1924

    Efendiler!

    Bursa’nın kurtuluşuna rastlayan bugünlerde, burada, aranızda bulunarak sevinçlerinize katıldığımdan çok mutluyum ve huzurluyum. Memleket adına yapılan konuşmadaki, esirgenme yeri duyulan gerçek duygulara, sevgiye, güvene bütün kalbimle teşekkür ederim. Fakat izninizle hemen açıklamalıyım ki, gösterilen bütün övgüler benim kişiliğimden çok beni de başında bulundurduğunuz kahraman Türk ordularının yüksek komuta ve subay meclislerine ve özverili askerlerine, en sonunda bütün bu kahramanların anası, babası, velinimeti olan büyük Türk milletine aittir. Ben de bu şanlı orduların bir ferdi, büyük Türk milletinin bir evlâdı olmakla ve onun hizmetine varlığımı vermekle şerefli ve mutluyum.

    Aziz hemşehrilerim!

    Söz söyleyen arkadaşımız yedi yüzyıldan beri bu yeşil yurda düşman ayağı basmadığını söylerken, yirmi yirmi beş asırlık Bursa’nın hepimizce bilinen, bütün tarihi beynimde canlandı. Bu uzun hayatlı güzel şehrin ve şehirlilerin çok zararlar görmüş, çok kara günler geçirmiş olduklarını hatırladım. Bitinya krallarının Hüsrevlere, İskenderlere boyun eğmekle tahtlarında oturabildikleri devirlerden, Bursa’nın Roma ve Bizans ili halinde yönetildiği zamanlardan konuşacak değilim. Fakat Bursa’nın taşı, toprağı ve baştan sona kadar bütün halkı Türk olduktan sonra geçirdiği acıları hatırlatmak isterim. Atalarımız Türkler buraya sahip olup yerleştikten sonra kaç Türk hükümdarı, kaç Osmanlı şehzadesi taç ve taht, saltanat kavgasıyla Bursa’ya saldırmışlar, yakmışlar, yıkmışlar, halkını soymuşlardır. Zavallı Bursa ve Bursalılar bu saltanat düşkünlerinin eğlencesi olarak ne acı günler geçirmiştir.

    Efendiler! Bir memleketin, bir memleket halkının düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat, kendi ırkından büyük tanıdığı ve başlarında taşıdığı insanlardan hayırsızlık, kötülük görmesi ondan daha acıdır. Bu kalp ve vicdanlar için beklenmez bir yaradır.Kardeşler, Bursa’nın kurtuluş gününde, kurtulduğu felâketin gerçek sorumlularını da hatırlamak onları sonsuza dek lânetlemek gerekir. Bunun için hatırlarınızı bundan dört dört buçuk yıl öncesine çevirmek istiyorum İzmir rıhtımından yüce vatanımıza saldıran Yunan ordusu, Balıkesir’in güneyine kadar gelmişti. Arkadaşımız Kazım Paşa, kendisine katılan vatansever, özverili bir avuç kahramanla bu düşmanın karşısında cephe oluşturmuştu. Onun kuzeye, doğuya yayılmasına özellikle kıymetli Bursa’mızı çiğnemesine engel olmaya çalışıyordu. Fakat henüz İstanbul’da halife ve padişah ünvanıyla oturan kişi, tacını ve tahtını koruma hülyasıyla düşmanlarla birleşmişti. Fazla olarak onların Türk vatanını çiğnemesini, Türk milletini esir etmesini kolaylaştırmak görevini de üzerine almıştı. Bu amaçla Anzavur gibi rütbesizlere, rütbeler, paralar, araçlar vererek Karasi’de millet cephesini arkadan vurmağa görevlendirdi. Topladığı birtakım değersiz kimseleri halife ordusu adı altında İzmit’e çıkardı. Milleti düşmana esir olmağa kışkırttı. Memleket ve milleti kurtarmağa çalışanları idama mahkûm etti. Yunan uçaklarıyla millete fetvalar yağdırdı.

    Baştan, arkadan ve içeriden gelen bu saldırılar, ihanetler, bozgunculuklar; dış düşman karşısındaki kuvvetlerimizden birçoğunu ayırttı. Milleti kalbinden hançerlemeği hedefleyen bu cinayetler, her türlü tehlikelerin üstündeydi. Her şeyden önce buna yönelmek zorunluydu. Halife ve Padişah ihanetinde başarılı olmuştu, millî cepheyi zayıflatmış, birçok sinirleri gevşetmişti.


    Düşmanlar bu fırsatı kaçırmadılar; taarruz ettiler, yürüdüler, birçok güzel şehir ve kasabalarla beraber bu yeşil yurdu da çiğneyip geçtiler. İşte bu şekildedir ki, Bursa ve Bursalılar iki seneden fazla devam eden korkunç, uğursuz felâkete, esirliğe düştüler.

    Bu felâketten ne kadar kan ağladığımızı ve onu bir an önce yok etmek için vicdanlarımızın ne kadar sızladığını anlatamam. Fakat ne çare ki, üzerimize saldıran halife ordusu adı altındaki anlayışsız sürüleri yok etmek, halifenin millet içinde yer yer tutuşturduğu bozgunculuk ve ayrılıkçılık yangınlarını bastırmak ve ondan sonra da vatanımızın en şenlikli yerlerini eline geçirmiş olan kuvvetli bir düşman ordusunu denize dökecek kadar kuvvetlenmek ve hazırlanmak ihtiyacındaydık. Birçok zor evrelerden sonra Türk milleti, içeride huzuru sağlamada başarılı oldu ve düşman ordusunu denize dökmek gücünü de buldu. Artık ondan sonra bir an bile durmaksızın güzel Bursa’yı ve düşman elinde bulunan bütün yüce vatan parçalarını kurtarmak kararını uyguladı.

    Arkadaşlar! Türk orduları düşman ordusunun gerçek kuvvetlerini Karahisar yakınlarında yakalayabilecekti. Onun için Bursa’yı elinde tutan, Bursa yollarını kapayan düşman kuvvetlerine sıra, biraz sonra gelecekti. Gerçekten Afyonkarahisar-Dumlupınar-Altıntaş üçlüsü içinde iki tarafın ana kuvvetleri çarpışırken; Gemlik, İznik gölü, Bilecik hattında düşmanın desteklenmiş olan on birinci tümeni, Halit Paşa yönetimindeki Kocaeli grubumuz ve Eskişehir’de bulunan üçüncü, onuncu ve bağımsız tümenleryle, Şükrü Naili Paşa kumandanında bulunan üçüncü kolordumuz başlangıçta yalnız tesbit etmek görevini almışlardı.


    Büyük Meydan Savaşı’nın başarıyla beliren ve süren ilk günlerinden sonra 28 Ağustos günündeydi ki, meydan savaşı sahasında bir atlı tümenimizi, bir gün sonra da birinci piyade tümeniyle Büyük Millet Meclisi koruma taburunu Kütahya-İnönü yönünde düşmanın Eskişehir grubu gerisine gönderdik. Bu kuvvetlerimiz düşmanın Eskişehir grubundan ayrılıp batıya yürüyen bağımsız tümenine, Kütahya’nın kuzeyinde rastlayarak onu yendikten ve perişan ettikten sonra yollarına devam ettiler ve Eskişehir’den sökülen düşmanı izleyen üçüncü kolordumuzla İnönü yakınında birleştiler. İnönü bölgesinde durmak isteyen düşmana hep beraber taarruz ederek yendiler. Geri dönen düşman tekrar Karaköy sırtlarında yerleşti. On birinci tümenlerin cephesini uzatmış oldu. Artık Kocaeli Grubu da kahramanca harekete geçmişti. Üçüncü kolordumuz, bütün kuvvetiyle Karaköy sırtlarına saldırırken; Kocaeli Grubu komutanı da kendi yönettiği özel bir müfreze ile Gemlik ile İznik gölü arasındaki dar alanda düşmanı şiddetli saldırılarla sıkıştırarak Karaköy’e kadar uzanan düşman cephesinin geri hattını tehlikeye sokuyordu. Sonunda bütün bu cephede geri dönmeye zorunlu kılınan düşman, öteden beri kazanmış olduğu Kazancı sırtları ve Gemlik hattındaki sağlam yerlerine çekildi. İzleyen kuvvetlerimiz bu yerlerde bile düşman üzerine atıldılar. 9 Eylül günü asıl ordumuz İzmir’e girerken buradaki kuvvetlerimiz de, düşmanın son sağlam yerlerinde 3’üncü, 10’uncu, 11’inci tümenlerini yenip perişan ederek, onları Bursa ovalarında izlemeye başladı. Artık Bursa kurtulmuştu. Fakat Türk orduları, Bursa ve Bursalıları ve daha nice kıymetli şehir ve kasabalarımızı ve oradaki kardeşlerimizi ezen, onlara işkence eden bu düşmanı bu kadarla bırakamazdı. Onun için 10 Eylül akşamı Bursa’yı tamamen kurtardıktan sonra çekilen düşman tümenlerinin durmadan peşine düştü.


    Düşmanın on birinci tümeni, gemilerle gelmiş bir yedek alayı ile beraber başlarında komutanları olduğu halde Mudanya’da esir edildi. Üçüncü ve onuncu tümenleri de Kapudağı yarım adası boğazında yakalanarak hemen hemen tamamen yok edildi. Ancak bunların arta kalanları orada bekleyen gemilerine zorla can atabilmişlerdi.

    İşte böylece Bursalılar iki sene kendilerine eziyet eden işgâlcilerin, saldırganların düştükleri cezayı gözleriyle görerek kurtuluş gününe ulaşmış oldular.

    Efendiler, bu kurtuluş gününü size tebrik ederken bu dağlarda, bu ovalarda kanlarını döken şehitlerimizi ve vatanları için, milletleri için sıkıntı ve zahmet bilmeyen kahraman gazilerimizi saygıyla anarım.

    Saygıdeğer Bursalılar!

    Kederlerin, felâketlerin son bulduğuna işaret olan bu kurtuluş bayramında bu güzel beldeyi, bu verimli bölgeyi Türk Cumhuriyeti’nin büyük uygarlık merkezlerinden biri durumuna getirmek için üzerinize düşen görevin ne kadar büyük, ne kadar çaba ve özveri gerektirdiğini de söylemek isterim.

    Arkadaşlar! Nilüfer çayı ve onunla birleşen birçok derelerle sulanan ovasıyla, iki bin beş yüz metre boylu dağının buzlu ve büyüleyici görüntüsüyle her türlü yükselişe aday olan bu verimli ve aydınlık memleket mutlaka hak ettiği uygar yere ulaştırılmalıdır.

    Efendiler! Bursa tarım memleketidir, sanat memleketidir, ticaret memleketidir, şifa memleketidir. Bursa, sahip olduğu doğal güzellikler ve mükemmellik ile rahat ve şenlikli bir memlekettir. Fakat saygıdeğer kardeşler! Bilelim ve açıkça söyleyelim ki Bursa bugünkü haliyle boşa harcanan yüzyılların ve bu yüzyıllarda uğradığımız kötülüklerin izlerinden başka bir şey değildir. Bu kıymetli belde henüz övüncü ve mutluluğu gerektiren önemli bir şey göstermiyor. Onun için tekrar etmeliyim ki memleketin istediği uyanıklılık ve ona göre çaba gösterme derecesi büyüktür.

    Bununla beraber ey özverili ve memleketi seven saygıdeğer Bursalılar! Siz cumhuriyetin ayrılmaz uygarlık ve yenilenme yolunda yüksek eserler meydana getireceksiniz. Böylece Türk Cumhuriyeti’ni her gün daha çok destekleyen ve sağlamlaştıran unsurların sürekli ileri saflarında bulunacaksınız. Bundan asla şüphe etmiyorum.


    Arkadaşlar! İnkılâbımız Türkiye’nin yüzyıllar için mutluluğuna kefildir. Bize düşen onu anlayarak ve takdir ederek çalışmaktır.
  • İkinci buluşma tarihi: 29 Eylül Cumartesi
    Yer: Rıza Çerçel Kültür Merkezi
    Saat: 14.00
    Üzerinde Konuşulacak Kitap:

    Fahrenheit 451

    Katılacak Listesi
    Mustafa
    Uğur Ukut
    Hanife MERMER
    Büşra Sultan Demirel
    Aslıı
    Mehmet Gezer
    Üzeyme Sungur


    Katılmak isteyen arkadaşlar isimlerini mesaj atarak bildirebilirler.
  • Değerli Arkadaşlar,
    Kendinize ait şiirleriniz, öyküleriniz, denemeleriniz varsa ve Afyonkarahisar'a ait yerel bir dergide yayımlanmasını isterseniz ulaşabilirsiniz.
    Dergilerin gelirleri kimsesiz çocuklara gidiyor. Bir kişiye umut olabilirsek ne mutlu bize.
    Ek: Abone olmak isteyen olursa çok uygun bir fiyata olabilir, bilgilendirebilirim. Eylül ayı içinde olursanız ayrıca hediyesiyle geliyor.
    Sevgiyle...
  • (Aşağıda okuyacağınız tarihçe, 30 Ağustos zaferinin ilk yıl dönümünde Falih Rıfkı Atay tarafından “Akşam” gazetesinde yazılmıştır. 24 Ağustos 30 Ağustos’a kadar geçen bir hafta içinde Türklük kaderinin nasıl baş döndürücü bir hızla döndüğünü gösteren bu tarihçeyi o günleri görmemiş olanlar için tekrarlayalım. [Yayıncının notu])

    24 Ağustos- Gazeteler, Fethi Beyin Londra’daki şeriat [şartlar] ve teklifatından bahsetmektedir. “Lifild” ajansının bir tebliğine göre, Llyod George Mart teklifatı reddedildiği Türklere bildirilecektir. “Akşam” gazetesinin bu serlevhası [manşet]: “Konferansa ne zaman davet edileceğiz?”

    25 Ağustos- Venedik’te aktedilecek konferans hakkında henüz hiçbir tebliğ olmamıştır. İngiliz sansürü tarafından bazı şartları tayyolunan [değiştirilen] bir havadise göre konferansa aynı zamanda Ankara hükümeti ve Babıali davet edecektir. Babıali murahhaslarına ya İzzet veya Tevfik Paşa riyaset edecektir.

    26 Ağustos -Her gün olduğu gibi, matbaada çalışıyoruz. Henüz Çatalca üstüne yürüyen Yunan fırkalarından endişe içindeyiz. Bir rivayete göre, eğer biz son teklifleri reddersek, Yunanlılar İstanbul'u alacaklar. Bütün ümit Fransız işgal ordusunun ve siyasetinin mukavemetine bağlıdır. Henüz Saray Babıali ve hepsinin fevkinde Kroker Otelinin saltanatı var. Rum ve Ermeni sansürlerinden geçirebilmek için yazılarımızı bin itina ile yazıyoruz.

    Ankara yolcularından bermutat [alışıldığı üzere] hazırlık ve harp haberleri alıyoruz. Bu haberlere kendilerinin de inandığı yok. Fakat hemen herkesin kafasına su ‘fikr-i sabit’ yerleşiyor. Bu sonbaharda eğer Ankara iyi kötü bir harekette bulunmazsa, kışın Anadolu'yu tutmak mümkün değildir. Ordunun siperler içinde bir kış daha geçirmeğe tahammül edeceğinden şüphe ediyoruz. Usanç umumidir. Zafer kelimesi ancak politika edebiyatının ağzında, salâhiyet sahibi zannettiklerimizin hemen hepsi bizim bir taarruz teşebbüsümüzün cinnet olduğu kanaatindedir. Sonra öğrendik ki, Ankara'da dahil vaziyet daha başka türlü değildi. Zafere iman etmiş olanlar orada da ekall-i kalil’idiler [azınlık]. Bir gözümüz Çatalca’da, bir gözümüz Londra'da. Siyasetin ânı bir kararını bekliyoruz.

    *- Ne yapacağız?" Hepimizin dilinde bu acı sual var, saat on bire geliyor Arkadaşlarımızdan biri odadan içen girdi, yüzünde sır taşıyanlara mahsus bir acaiplik göze çarpıyor.

    *- Size Hilâl-i Ahmer’de [Kızılay] bir havadis getiriyorum, fakat son derece ihtiyat ile yazalım, doğru çıkmayabilir," dedi Havadis şuydu:

    “Bugün öğleyin şehrimizin salahiyettar [yetkili] menabiinde [kaynak] Kocaeli mıntıkasında Türk ordusu tarafından harekât-ı muhimme-i askeriye icrasına başlandığı söylenmekte idi. Vakit geç olduğundan dolayı bu harekâtın bir taarruz mukaddemesi [başlangıç] mahiyetinde olup olmadığını tahkik edemedik. Havadisimizin mevsukiyetine [kesinlik] itimat etmekle beraber, karilerimizin [okurlar] tebliği resmilerimize intizar [öngörü] etmelerini tavsiye ederiz. Haber doğru ise, Allah ordumuzla beraberdir, neticeye itminan [inanma] ile muntazır [bekleyen] olabiliriz "

    Ve tam altında Ajans Röyter'in bir tebliği “Murahhaslar Venedik’te ya Saray-i kralide yahut Lido adasında içtima edeceklerdir.”

    27 Ağustos - Roma’dan bir küçük telgraf var. “Menderes vadisinde Türk ileri hareketi teeyyüd [askeri yönden güçlenme] ediyor."

    Atina'dan gelen başka bir telgrafta deniyor ki: “Türkler vakıa cephenin bazı noktalarında kuvvetsiz müsademelere [çarpışma] teşebbüs etmişlerdir. Bu faaliyet ehemmiyetsiz müsademeler mahiyetindedir."

    Hilâli Ahmer’den, Fransız mehafilinden [loca], her taraftan tahkik ediyoruz. Muhbirler havadissiz dönüyor Akşama kadar öldürücü bir merak içindeyiz. Havada asabiyet var.

    28 Ağustos - Anadolu, telgraf ve posta muhaberatını tatil etmiştir. Motorlar ve kayıtlar Anadolu ile İstanbul arasında münakalâttan menolunmuştur. Ve ilk doğru haber “Ordumuz Afyonkarahisar cephesinde Yunan hatlarına taarruz etti.” Yunan tebliği ise mütemadiyen muvaffakiyetsizliğimizden geri çekildiğimizden, bazı kariyerlerin birer müddet işgal ettiğimizden bahsediyor.

    Istırap içinde eziliyoruz. “ Muvaffak olamazsak her şey bitti değil mi?" Bu suale herkes '-Evet!' cevabını veriyor Ya Mustafa Kemal Paşa, o nerede? Her halde taarruzu bir maksada veriliyor. Bazıları diyorlar ki “Meclisteki muhaliflerden o kadar bıktı ki herçebadâbat [her ne olursa olsun] bir harekete geçti." Bu herçebadâbat sözünü reise bu türlü yakıştıramıyoruz. Muhakkak bir bildiği, bir düşündüğü var. Fakat nedir? O esnada bu lâhza onun beynindeki esrara vâkıf olmak için, canımın vereceğiz. İstanbul’u taarruzun muvaffakiyetinden sonraki meserretten ziyade bu ric'atten [geri çekilme]sonraki facialar işgal ediyor. Sokakla ecnebi askerlerini bize yemeğe hazırlanan canavarlar gibi görüyoruz.

    29 Ağustos - Anadolu hâlâ susuyor "Akşam"da rivayet kabilinden bu havadis; "Bir habere göre askerlerimiz Afyonkarahisar’a girdiler." Fakat altında meseleyi tasrih ediyoruz; "Bu sabah telgrafhane hiç bir malûmat almamıştır. Yunanlılar öğleye kadar hiçbir tebliğ vermediler.'

    30 Ağustos - Anadolu tebliğleri karanlık içinden ilk ışıkları getirdi Dört sütun büyük serlevha ile şu havadis veriliyor "Ordumuzun sol cenabı düşmanın bir seneden ben tahkim ve tel örgülerle takviye ettiği üç sıra siperden mürekkep müstahzar [hazır] mevazii tamamen zaptederek süngü hücumlarla Afyonkarahisar'a girmiştir. Üsera [esir] ve ganaim [ganimet] pek çoktur.”

    Rivayet, istediğimiz kadar: Eskişehir’i zapt etmişiz. Bilecik boğazı ateşimiz altında imiş. Bu akşam gazetesi bizi fersah fersah geçiyor. Hattâ Uşak'ın alındığını bile yazmak gayretkeşliğine düşüyor. Aramızda şöyle konuşuyoruz: “Anlaşılıyor ki Uşak-Bursa hattını alacağız. Şimdiden meseleyi bu kadar büyütmeye ne lüzum var? Ahali muvaffakiyetimizin derecesini ölçmek imkanlarını kaybedecek."

    Bu gazetenin havadisleri muhayyel, buna şüphe yok ve biz meslek, biraz da siyaset endişesiyle onun bu yaygarasından sıkılıyoruz. Meğer o gün Yunan ordusu artık yokmuş. Hakikat, Akşam uydurucusunun hayalini bile geride bırakmış. Meğer o gün İzmir'e doğru yürüyormuşuz.

    31 Ağustos - Sönük bir gün, son havadis şu: "Taarruzumuz olanca şiddetiyle berdevamdır, yalnız henüz resmi haberler gelmemiştir.” Gönlümüz kararıyor. Acaba bir bozguna mı uğradık?

    Ertesi sabah zafer haberleri tevali etti. Gazeteleri sormayınız, hepsi serlevha halinde çıkıyor: “Yunanlılar Dumlupınar meydan muharebesini kaybettiler; kahraman ordumuz mağlûp Yunan kıtaatını Uşak’tan evvel yakalamış ve kısmı küllisini imha derecesinde bir hezimete uğratmıştır. Eskişehir istirdat edilmiştir. Mukaddes Bursa’nın istirdadı haberine anbean intizar ediyoruz.”

    Fakat henüz izah edemediğimiz bir nokta var: Bizim tebliğlerimiz pek ihtiyatlı geliyor Erkân-ı Harbiyenin sükûtunu bir türlü anlıyamıyoruz. Bu son mübhemiyet [belirsizlik] günlerinde, galiba Eylülün biriydi, akşamüstü Adaya gidiyordum. Vapurda büyük bir Rum kalabalığı vardı. Eski yeisleri [üzüntü] gitmiş, bir şeyler konuşuyorlar, gülüşüyorlar, bize garip bir tarzda bakıyorlardı. Merakla soruşturdum, acaba ani bir musibete mi uğramıştık? Arkadaşlarımdan biri, çeneleri kilitlenmiş, yanıma sokuldu, kulağıma eğilerek: “- Güya bozulmuşuz Uşakta Mustafa Kemal Paşayı esir almışlar. ”

    O dakika nasıl ölmediğime hayret ediyorum. Geceyi nöbet içinde kendini kaybeden bir ağır hasta gibi, hezeyan içinde geçirdim. Sabahleyin matbaaya can attık, kimimiz Hilâl-i Ahmer’e, kimimiz Beyoğlu’na koştuk. Şehirde büyük yağmurlardan evvelki boğucu hava vardı, teneffüs edemiyorduk. Hilal-i Ahmer Ankara’ya sordu. Akşama kadar heyecan ve ateş içinde dolaştık, durduk.

    Nihayet Hilâl-i Ahmer'e bir şifre geldiğini haber verdiler. Bu şifre âdeta Türk tarihinin anahtarı idi; gittik, şu haberi okudular: ‘Yeni Yunan Başkumandanı General Trikopis Erkân-ı Harbiye Reisi, Levazım Reisi, Onüçüncû Fırka Kumandanı 2 Eylül akşamı Uşak civarında esir edilerek Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin karargâhlarına gönderilmiştir. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri esirlerine nezaketle muamele ederek yeni Başkumandanı mukadderatın bu cilvesinden dolayı teselli eylemiştir."

    Gûya havadisi gizli tutacaktık, Ankara’nın tenbihi böyle idi. Mümkün olsa gazeteyi bir tarafa bırakıp münadi gibi sokaklarda bağırırdık. Susmak ve saklamak mümkün mü idi?

    Nihayet “Akşam" gazetesinin matbaa pencerelerinden, sokakla çıldırmış gibi, saçlarını yolan, göğüslerini döven, yerlere yatarak çırpınan halka tevzi ettiğimiz nüshası ve bütün sayfayı dolduran klişe; “Elhamdülillah İzmir’e kavuştuk."

    Başkumandan ilk günü beyannamesini şu cümle ile bitirmiştir: “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri."

    Ve son günü hâdiselere şu cümle ile nihayet veriyordu. “Akdeniz hedefine varıldı."
  • afyonkarahisar-dumlupınar meydan savaşı ve ondan sonra düşman ordusunu bütünüyle ortadan kaldıran veya tutsak eden ve kılıçtan kurtulanları akdeniz'e, marmara' ya döken harekatımızı açıklama ve niteleme için söz söylemeyi gereksiz sayarım. zaferle sonuçlandırılmış bu harekat çok büyük bir eserdir. bu eser, türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık fikrinin ölmez anıtıdır.
    Utkan Kocatürk
    Sayfa 161 - atatürk araştırma merkezi
  • 30 AĞUSTOS, ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

    ***

    TEK ADAM, BÜYÜK ZAFER'İN İKİNCİ YILDÖNÜMÜNDE MİLLETİNE SESLENİYOR...

    30 AĞUSTOS 1924, DUMLUPINAR MEÇHUL ASKER ANITI'NIN TEMEL ATMA TÖRENİ

    ***

    Efendiler!

    Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa verdiği kıymetli açıklamalarla burada hazır olanlara Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı’nın ve kesin sonuç veren 30 Ağustos Savaşı’nın oluş şekli hakkında bir fikri özetlemişlerdir.

    Beş gün aralıksız geceli gündüzlü süren en büyük Meydan Savaşı'nın gerçek içeriği bugün verilen açıklamalardan fazla, yarın tarihin hakemleri tarafından, araştırmacıların inceleme araştırma ve kararları okunduğu zaman daha açık, daha belirgin bir şekilde anlaşılacaktır.

    Beni milletim, Türk milleti, güvenine lâyık görerek bu hareketlerin başında bulundurdu. Bu görev ve işimin mutlu anısını duygulanarak sevinçle ve gururla saklıyorum. Görevlerini milletin vicdanından gelen gerçek ihtiyacına, yalnız onun yüksek fikrine uygun olarak yapmış olanlara özel bir vicdan rahatlığı ile bugün önünüzde bulunurken duyduğum mutluluğu ifade edemem.

    Efendiler, tıpkı bugün gibi otuz sekiz yılı Ağustos'unun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim.

    Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman on birinci tümenimiz şu karşıki tepelerde savaşa zorunlu kılınan düşmanın ana kuvvetine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal Köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren itici gücün ne olduğunu anlatmak için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim:

    29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı Batı Cephesi hareketleri şubesi Müdürü Tevfik Bey, alışıldığı gibi o saate kadar çeşitli karar merkezlerinden ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinden belirlediği ve gösterdiği genel durumu cephe komutanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da hemen Paşa’ya göster emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti.

    Karahisar’da Belediye dairesinde bana ayrılan odada yatmaktaydım. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım, hemen yataktan fırladım. Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şuydu ki, ordularımız düşmanın önemli kuvvetini kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyorlardı. Şu halde düşündüğümüz ve en büyük sonuçları sağlayacağını beklediğimiz durumlar ortaya çıkıyordu. Hemen Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız, dedim; üçümüz toplandık. Durumu bir daha düşündük ve kesinlikle karar verdik ki, Türk’ün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün parlaklığıyla doğacaktır. Bu karara göre ordulara yeni emir yazıldı. (saat 6.30 öncesi) Fakat durum o kadar önemli, o kadar hız ve şiddet istiyordu ki, bu yazılı emirlerle yetinmek önlemi uygun olmazdı. Onun için Fevzi Paşa’dan, Altıntaş ve güneyinden hareket eden ikinci ordumuzun ve bunun daha batısında bulunan atlı kolordumuzun yanına giderek düşüncemize göre hareketleri düzenlemesini kendilerinden rica ettim.

    Dördüncü kolordusu ile amaçladığımız düşmanın büyük kısmını güneyden izleyen birinci ordu merkezine de kendim gidecektim. İsmet Paşa’nın merkezde kalıp genel durumu yönetmesini uygun gördüm. Fevzi Paşa kuzeye hareket ederken, ben de otomobil ile tren yolunu izleyerek batıya hareket ettim. Akçaşar’da birinci ordu merkezine saat 9’dan önce varmıştım. Ordu komutanına bir taraftan cephenin yazılı emri emanet edilirken, ben de kendisine sözlü olarak durumu anlattım ve dördüncü kolordunun bütün tümenleriyle birlikte şiddetle, işte bu köyün, Çal Köyü’nün batısındaki düşmanın büyük kısmını kuşatacak şekilde savaşa zorlamasını emrettim. Ve ekledim ki, düşman ordusu mutlaka yok edilecektir. Ordu komutanı benim yanımda telefonla Kolordu Komutanı Kemâlettin Sami Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu bildirdi. Bir süre bu merkezde kaldım. Sürekli olarak gelen çeşitli rütbedeki esir subaylarla görüştüm. Bunlardan biri kurmay subay idi. Zavallı, verdiği bilgiler ışığında istemeyerek başkomutan görevini alan General Trikopis’in ve İkinci Kolordu Komutanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu söylemiş oldu. Hemen yanımda bulunan ordu komutanına: Kemâlettin Paşayı bulunuz, kendisine Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini mutlaka esir etmesini söyleyiniz dedim. Bu emir hemen telefonla bildirildi. Zavallı esir subay benim bu emrimi işitir işitmez sunduğum çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu merkezinde kalamazdım. Savaş durumunu gözümle görmek benim için karşı konulmaz bir ihtiyaç oldu. Ordu komutanını da yanıma alarak Dördüncü Kolordu Komutanının bulunduğu şu yöndeki bir tepeye geldik. (Arpalık civarında).

    Çal Köyü batısında ve kuzeyinde patlayan topların gürültülerini işitiyordum. Oradan durumu dürbün ile gözlemeye uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kesin bir zorunluluk ve ihtiyaç duyuyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim; oraya gitmek gereklidir ve buyurun gidelim" dedim. Otomobillere atladık, bu tepeye gelen yola girdik.

    Ara sıra yolumuzun soluna düşman mermileri düşüyordu. Dördüncü Kolordu’nun tümenleri doğudan batıya yolumuzu katederek hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Biraz önce dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen kuşatmak ve düşmanın inatla savunduğu savaş alanlarına, süngü saldırılarıyla girerek kesin bir sonuç almak gerekliydi. Bunun için bütün ordunun büyük özveriyle ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hatta gizliliğe bakmaksızın, ateş alanlarına girip düşman alanlarını sarsmasını istiyordum. Yanımdaki komutanlar bu görüşümü anlar anlamaz hemen ve en sinirli bir şekilde harekete geçtiler. Yazık ki şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan bir atlı subayına birkaç kelime not ettirerek düşman alanlarını kuzeyden saran ikinci orduya gönderdim. Ve sözlü olarak burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu subay görevini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek bilgi de vermişti. On birinci tümenin kahraman komutanı Derviş Bey, kendi ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman alanına ilerliyordu. Kolordu Komutanı Kemâlettin Paşa, güneyden ve batıdan düşmana saldırdığı diğer tümenlerine yeniden şiddetli ve hızlı hareketler için emirlerini ulaştırıyordu. İkinci Ordunun on altıncı ve altmış beşinci tümenleri düşmanla gerçek savaşa girişiyorlar, diğer tümenleri de kuşatma çemberini daraltıyorlardı.

    Bunları görüyordum. Atlı kolumuzun daha batıdan düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren atlı subay söylemişti.

    Arkadaşlar!

    Saat ilerledikçe gözlerimin önünde gelişen manzara şu idi:

    Düşman başkomutanının şu karşıki tepede son gücüyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman alanlarında büyük bir heyecan ve telaş vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü kabiliyet kalmamıştı. Bu ovadan, kuzeyden ve güneyden birbirini izleyen vurucu hatlarımızın, batışa yaklaşan güneşin son ışıklarıyla parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman alanlarını saran bir çember üzerinde yer almış olan bataryalarımızın aralıksız ve amansız ateşleri düşman alanlarını, içinde durulmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş batıya yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda duyuluyordu. Bir zaman sonra dünyada büyük bir yıkım olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu yıkım gerekliydi. Karanlıklar içinde bu yıkım gerçekleşmeli idi.

    Gerçekten gökyüzünün karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Tam olarak yok olmuş perişan bir arta kalan kitle bulunuyordu.

    Kendilerinin dediği gibi çok korkan ve titreyen, şekilsiz bir kitle, tuhaf bir karmaşa halinde kaçmak için açıklık arıyordu. Artık gecenin koyulaşan ağırlığı, sonucu gözle görmek için güneşin tekrar doğudan doğmasını beklemeyi zorunlu kılıyordu.

    Efendiler, ertesi gün tekrar bu savaş alanını dolaştığım zaman, ordumuzun kazandığı zaferin yüceliği ve buna karşılık düşman ordusunun düşürüldüğü felâketin büyüklüğü beni çok duygulandırdı.

    Karşı sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün kapalı kalmış yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve bitmez tükenmez donatım ve malzeme ile ve bütün bu bırakılan şeylerin aralarında yığınlar oluşturan ölülerle ve toplanıp merkezlerimize gönderilmekte olan sürü sürü esir gruplarıyla, gerçekten bir kıyamet yerini andırıyordu. Bu dar ateş ve saldırı çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik arta kalanlardan oluşmaktaydı. Fakat onlarda daha büyük Türk çemberi içinden çıkmağa başarılı olamayarak başlarında başkomutanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeğe zorunlu olmuşlardır.

    Efendiler, Ağustosun otuz birinci günü yaklaşık öğle vaktiydi ki, yine bu Çal Köyünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki durumu düşündük. Kazandığımız meydan savaşının bütün seferi sona erdirebilecek bir kararlılık ve önemde olduğunda birleştik. Şimdi Bursa yönünde çekilen düşman kuvvetlerini yok etmekle birlikte, bütün orduyla dinlenmeden İzmir’e yürüyecektik.

    Efendiler, bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara”yı görmek için 8-9 günlük bir zaman yeterli gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal Köyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan başlayarak harcadığımız zaman tam bir yıldır. Fakat bu belirlediğimiz zaferi hazırlayabilmek için bir yılı çok bulmazsınız sanırım. Çünkü efendiler, savaş ve özellikle meydan savaşı yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı milletlerin tüm varlıklarıyla, ilim ve fen sahasındaki dereceleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddî ve manevî güç ve iyi huylarıyla ve her türlü araçlarla çarpıştığı bir sınav sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve kıymetleri ölçülür.

    Sonuç yalnız beden gücünün değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin yükselmesini gerçekleşme derecesine vardırır. Bu nedenle meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddî ve manevî varlığı ile yenilmiş sayılır. Böyle bir sonun ne kadar korkunç olabileceğini tahmin edersiniz.

    Yok olup gitmek, yalnız savaş sahasında bulunan orduya ait kalmaz. Asıl ordunun ait olduğu millet, korkunç sonlara uğrar.

    Tarih, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî isteklerle, aracı yerine düşen işgalci orduların, işgalci milletlerin uğradığı bu şekil korkunç sonlarla doludur.

    Efendiler, Türk vatanını almak düşüncesini, Türk’ü esir etmek hayalini genel, ortak bir düşünce haline koymağa çalışanların da hak ettikleri sondan kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük.

    Efendiler, kendilerine bir milletin geleceği emanet edilen adamlar, milletin kuvvet ve gücünü yalnız ve ancak yine milletin gerçek ve kabul edilir yararlar elde etmesi yolunda kullanmakla sorumlu olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi ele geçirip işgal etmek, o memleketlerin sahiplerine hükmetmek için yeterli değildir. Bir milletin ruhu baskı altına alınmadıkça, bir milletin kararlılığı ve iradesi kırılmadıkça, o millete hükmetmenin imkânı yoktur. Halbuki yüzyılların çocuğu olan bu millî ruh, kalıcı ve sürekli bir millî iradeye hiçbir kuvvet karşı koyamaz.

    Hükmedilmek istenmeyen bir milleti, esaret altında tutmayı başaracak kadar kuvvetli zorbalar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son çarpışmalarıyla, özellikle burada kazandığı zaferle, kazandığı kararlılık ve irade ile herkesçe bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin sinesine çelik kalemle kazımış bulunuyor.

    Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturur. Millî tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.

    Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırılmış oldu. Sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin sonsuz koruyucularıdır.

    Burada gerçeklerini söylediğimiz “Şehit Asker” âbidesi işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, özverili ve kahraman Türk milletini temsil edecektir.

    Bu abide, Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, saldırısını, gücü ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.

    Efendiler, bu büyük zaferin çeşitli unsurları üstünde en önemlisi ve büyüğü, Türk milletinin kayıtsız şartsız egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün dünyada ne büyük, ne verimli bir inkılâp olduğunu anlatmaya gerek görmem.

    Milletimizin uzun yüzyıllardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların yönetim ve baskısı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını sağlama yolunda ne kadar büyük felâketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin egemenliğini eline almış olması olayının, bütün büyüklüğü ve önemi gözleriniz önünde canlanır.

    Gerçi büyük zaferin ertesi gününe kadar İstanbul’da halife ve sultan adı altında bir şahıs ve onun işgâl ettiği hilâfet ve saltanat ünvanı ile bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini hak ettikleri sona ulaştırdı.

    Efendiler, millî egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur.

    Milletlerin esareti üzerine kurulmuş olan kurumlar, her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.

    Avrupa’nın ortasından, ta doğunun diğer ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hak ettiği sonu daha güzel anlayabiliriz.

    Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından sürülmeleri, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk milletinin atalarının kutlu emâneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması; ancak o lüzumsuz ve manasız olmaktan başka, varlıkları tam zarar ve felâket olan makamların yok edilmesiyle mümkün olabilirdi.

    Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği acıları, üzüntüleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar üzüntüler ve kötülükler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mutlu ve hür yaşayabilmek için mutlaka egemenliğine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün çocuklarını toplu ve dikkatli bulundurmak gereklidir.

    Efendiler, yüzyıllardan beri inleyen, fakat baskıcıların, aldatanların, bilgisizlerin oluşturdukları engellerle yürek parçalayan sesini milletin kulağına duyuramayan zavallı vatan bugün diyor ki; can kulağınızı, bağrında en derin üzüntüler duymuş annenizin samimî sözlerine sürekli açık bulundurunuz. Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükmedici olma güç ve kabiliyetini göstermiş olan atalarımız, zamanında bu sesi duymaktan geri çevrilmemiş olsalardı; Türk topluluğunun, Türk idealinin, Türk çıkarlarının korunmuş ve çoğaltılmış olacağı anavatanı bugünkü parçalanmış şeklinde mi miras alırdık?

    Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve hüner, yüksek medeniyet, hür düşünce ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, istiklâl, gerçek varlık... Vatan bu isteklerini tamamen ve hızla yerine getirmek için kurallı ve gerçek bir şekilde çalışmayı emreder.

    Efendiler! Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde giderebiliriz: o da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek.

    Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü kurtuluş ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz. Bizim milletimiz vatan için, özgürlüğü ve egemenliği için özverili bir halktır; bunu ispat etti. Milletimiz yaptığı inkılâpların kararlı savunucusudur da. Benliğinde bu iyi huylar yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.

    Efendiler! Milletimiz egemenliğini eline aldığı gün, bilmeyen kalmamıştır, en karanlık kötülüklerin, en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Maddî kuvveti yıprattırılmış, savunma araçları elinden alınmış, mânevî dünyası, kutsal saydıkları saldırıya uğramış üzücü bir durumda bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen varlığını ve istiklâlini kurtarmağa karar verdi. Bu kararında başarı sağlayabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket seçmesi gerekiyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde mutlaka başarı sağlamayı amaç kabul etmesi gerekiyordu. Millet bütün varlığıyla bütün özverililiğiyle, bütün inancı ile o hedefe beraber yürümeli ve mutlaka başarılı olmalıydı.

    Efendiler, o hedef burasıydı. Amaç olan başarı, burada kazanılan zafer idi.

    Efendiler! Milletimiz bundan sonraki işinde de başarılı olabilmek için, millî hedefini bütün açıklık ve kesinlikle, bütün vatandaşların gözünde ve yüreğinde bütün parlaklığı ile belirlemiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin ideali olarak adlandırınız. Fakat bu ünvanı verirken dikkat ediniz ki, hayal olan bir anlama kendimizi kaptırmayalım.

    Efendiler! Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada tam anlamı ile çağdaş bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her toplumun varlığı, kıymeti, özgürlük ve kurtuluş hakkı, sahip olduğu öze uygun yapacağı çağdaş eserlerle mümkün olur. Uygar eser oluşturmak yeteneğinden yoksun olan milletler, hürriyet ve kurtuluşlarından ayrılmaya mahkûmdurlar.

    İnsanlık tarihi baştan başa bu söylediklerimi doğrulamaktadır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizliği ve dikkatsizliğinde bulunanlar, uygarlığın coşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.

    Efendiler! Çağdaşlık yolunda başarı yenilenmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadî hayatta ilim ve fen alanında başarılı olmak için tek olgunlaşma ve yükselme yolu budur. Hayat ve dirliğe hükmeden emirlerin, zaman ile değişme, olgunlaşma ve yenilenmesi zorunludur. Uygarlığın buluşları, fennin harikaları, dünyayı şekilden şekile geçirttiği bir dönemde, yüzyıllık eskimiş düşüncelerle, geçmişe tapınmakla varlığını korumak mümkün değildir. Uygarlıktan söz ederken şunu da kesinlikle söylemeliyim ki, uygarlığın temeli, yükselmenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta kötülük, mutlaka sosyal, iktisadî, siyasal güçsüzlüğü gerektirir.

    Aileyi oluşturan kadın ve erkek unsurların doğal haklarına sahip olmaları, aile görevlerini idareye yeterli bulunmaları gereklerdendir.

    Efendiler! Milletimiz burada belirlediğimiz büyük zaferden daha önemli bir görev peşindedir. O zaferin anlaşılması milletimizin iktisat alanındaki başarılarıyla mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, ekonomik açıdan zayıf bir yapı fakirlikten kurtulamaz, kuvvetli bir uygarlığa, refah ve mutluluğa kavuşamaz, sosyal ve siyasal felâketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin yönetimindeki başarı da, ekonomisinde edinilen bilgiler derecesiyle uygun olur. Hiçbir medenî devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklâl savunması için varlığı gerekli olan bütün kuvvetler ve araçlar ekonominin genişleme ve açılmasıyla mükemmel olabilir.

    Milletimizin özünde bulunan kuvvetli karakter, sarsılmaz irade, ateşli milliyetçilik, iktisadî başarıdan kaynaklanacak verimlerle de hak ettiği derecede desteklenmek zorundadır. Yüzyılın içindeki mücadelede milletimizi başarılı kılacak bir ekonomik hayat sağlanmasını amaç edinen genel öğretim ve eğitim sistemlerimiz, her gün daha çok gelişecek ve elbette başarılı olacaktır.

    Efendiler! Artık bugün hayat ve insanlık gerekleri bütün gerçekliğiyle ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı olan söylentiler ahlâk ve inanca uymaz. Gerçek ortaya çıkınca yalan ortadan kalkar. Boş sözler, uydurmalar kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve olgunlaşma yeteneği olan milletimizin, sosyal ve fikrî inkılâp adımlarını kısaltmak isteyen engeller derhal yok edilmelidir.

    Efendiler! Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum:

    Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.

    Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.

    Arkadaşlar, bu gazilik ve şehitlik diyarını terk ederken, “Şehit Asker”i hep beraber saygıyla selâmlayalım.


    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

    ***

    Kaynak: Hâkimiyet-i Milliye, 31.08.1924

    -alıntı-