Ahmet

Ahmet
@ag25tr
Bu noktayı şundan belirtiyorum: Bugün de ülkemizde bazı çevrelerde, Hilâfet bugün Türkiye'nin elinde bulunsaydı, Türk dış politikasının etkinliği çok daha kuvvetli olurdu denilmektedir. Bu, yanlış bir inançtır. Söylediğimiz gibi, devlet kuvvetli olursa, Hilâfet etkin bir müessese olur; daha doğrusu Hilâfeti dış politikada etkin bir araç olarak kullanabilirsiniz. Siz güçlü bir devlet değilseniz, sizin Hilafetinizi de kimse tanımaz. Bu sebeple, Hilâfet vasıtasıyla güçlü olmayı düşünmek, sadece bir hayaldir. Aşağıdaki açıklamalarımız bunun örnekleri olacaktır.
Sayfa 170·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kendini "laik" zannedip, dinden bihaber olanlara ithafen:
Atatürk Laikliğinin Gerekçeleri Ben, laikliğin ne olduğunu veya ne olması gerektiğini değil, Atatürk'ün neden laikliği gerçekleştirmek istediğini, başka bir deyişle laikliğin gerekçeleri üzerinde duracağım. Konuya girmeden önce, Atatürk'le ilgili olarak şu noktaları özellikle belirtmek gerekir: 1. Atatürk dinsiz değildi. Yani Ateist değildi. Hangi din olursa olsun dinin varlığını inkâr etmemiştir. Yani Allahsız değildi. Böyle olduğunu gösteren hiçbir işaret yoktur. 2. Atatürk İslam'ı ve İslam tarihini çok iyi biliyordu, Peygambere karşı büyük saygısı vardı. Çünkü onu büyük bir devlet adamı ve büyük bir komutan olarak görmekteydi. 3. Atatürk, İslam'ın, akıl-dışı uygulamalarına, efsane tarafına karşı idi. Onun içindir ki, İslam'da değil, fakat din adamlarının yetiştirilmesinde de "inkılâp" yapmak istiyordu. Ona göre, İslam'ı, toplumun gelişmesini engelleyici hale getiren, İslam'ın kendisi değil, uygulayıcıları, yani bir takım din adamlarıydı. Sonuç: Laiklik ilkesini ortaya atan ve Türk toplum ve devlet hayatına egemen kılmak isteyen, İslam'dan habersiz, İslam'ı ve dinin ne olduğunu bilmeyen bir insan değil, bütün bunları çok iyi bilen bir insandır. Günümüzde, bazı laiklik taraftarları, laikliği saptırırlarken, esasında dinden ve İslam'dan haberi olmayan insanlardır. Atatürk böyle değildir. Laikliği savunan Atatürk, bir bakıma İslam'ın bir uzmanıdır.
Sayfa 164·Kitabı okudu
Musul'un satıldığını iddia edenlere ithafen
İlk sözü alan Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, İsmet Paşa'nın Musul'u "sattığını" ileri sürecek kadar sert konuşmasında şunları söylüyordu: "Musul'u bir sene sonraya tâlik etmek demek, milleti idlâl (aldatmak) demektir. Bunu hem alamıyoruz hem de aynı zamanda harbi devam ettirmek, ne kadar yanlış. Efendiler, eğer veriyorsanız, Millete deyiniz ki, müddet-i muvakkate için bunu İngilizlere verdik..Bir sene sonra Cemiyet-i Akvam vermezse harp edeceğim diyerek aldatmayınız. Tâviz verilmek lazım gelirse, Meclis kararıyla sulh için verilir. Bugün sulha talip olup, yeni bir müzakare açabilmek için Musul'dan kat'i sarf-ı nazar ediyorum. Bunu Millete anlatamam. Musul'u satmıştır diye bu kürsüden bağıracağım. İğfal ediyorlar derim. Çünkü bunun hilâfını söyleyemezsiniz... Sulh yapmıyoruz, yarım sulh ile memleketi Bolşevikliğe sürüklüyoruz... Başkumandan Paşa'ya söylüyorum ki, Paşa, Ordunun başına otur; başka işin yoktur. Başkumandanlık vazifesini ida et ve hudutlara bayrağını rekzet; bayrağını, süngünü (düşmanın) gırtlağına daya...İsmet Paşa hazretlerinden son ricam: Avrupa'ya muzaffer giden insan, gittiği gibi dönemeyen zat. Çok iyi gitti, fakat iyi dönemedi..." Hüseyin Avni Bey'in, Musul'un satıldığından söz etmesi üzerine, Bolu Milletvekili Nuri Efendi, oturduğu yerden, "Pahalı vermek için yüz bin Anadoluluyu daha öldürmek mi lâzım?" diye bağırmıştır.
Sayfa 111·Kitabı okudu
Hilâfet'in anlam ve önemine binaen:
Yayınlanan İngiliz belgeleri arasında bu bildiri dahi yer almamakla beraber, Londra'daki Fransız Büyükelçiliği'nin İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na sunduğu İstanbul çıkışlı ve 25 Mart 1920 tarihli bir telgrafta, Atatürk'ün 19 Mart 1920 günlü bir "Proclamation"ından söz edilmektedir. Nutuk'ta göremediğimiz bu belgeye göre, Atatürk, İstanbul'un şiddet yoluyla işgalinin sadece Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bir saldırı teşkil etmeyip, aynı zamanda, bütün Müslüman dünyasına ve Hilafete karşı da bir hakaret teşkil ettiğini belirterek, 10.000 şehit veren Mısır, Irak, Suriye, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya, Afganistan, İran ve "bir kelime ile bütün Müslüman dünyasının İtilaf Devletleri'nin gücünü sarsacağını ve mucizeler yaratacağını vurgulayıp, bütün Müslümanları, "bağımsızlığa, İslâm imanına ve Hilafete karşı yürütülen bu modern Haçlı Seferleri'ne karşı "yardım etmeye çağırmıştır. İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nda bu telgraf üzerine yapılan yorum, bunun, klasik bir İslâm çağrısı (Cihad) olup, Hindistan İçişleri Bakanlığı hariç, Türkiye'nin dışında hiçbir etkisi olamayacağı şeklinde idi.
Sayfa 70·Kitabı okudu
Albay Cafer Tayyar'ın İtilaf güçlerine "raconu" hakkında
İstanbul'un işgalinden doğan ilginç bir olay da, Trakya'daki Kolordu Komutanı Albay Cafer Tayyar (Kankat) Bey'in 16 Mart günü, General Milne'in Edirne'deki temsilcisine, İstanbul ile her türlü bağlarını kestiğini Mondros Mütarekesi hükümlerinin Edirne Vilâyeti dahilinde bundan böyle geçerli olmadığını, Müttefik kuvvetlerinin vilâyet dahiline girmeye teşebbüs etmeleri halinde buna kuvvet yoluyla karşı konulacağını, keza Edirne Vilâyeti'nde bağımsız bir hükümet kurulacağını ve Hıristiyanların güvenliklerinin sağlanacağını bildirdi. Lâkin Cafer Tayyar Bey'in, Ankara'ya danışmadan giriştiği bu Trakya'yı kurtarma hareketi çok kısa ömürlü oldu ve ancak bir ay kadar devam etti. Havsa civarında atla gezerken düşmana esir düştü ve İstanbul'a döndü.
Sayfa 66·Kitabı okudu