• Tesettür hakkında

    (Onbeşinci Nota'nın İkinci ve Üçüncü Mes'eleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.)

    بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ

    ilâ âhir... âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur'anın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, "bir esarettir" diyor.

    {(*): Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan layiha-i Temyiz'in müdafaatından bir parça: "Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikî ve hakikatlı bir düstur-u İlahîyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir!.."}

    Elcevab: Kur'an-ı Hakîm'in bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delalet eden çok hikmetlerinden, yalnız "dört hikmet"ini beyan ederiz.



    Birinci Hikmet:

    Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünki kadınlar hilkaten zaîf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adedden altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adedden ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki; insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve seri-üt teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref'-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kur'an'ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve manevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.

    Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünki sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hamisiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belasını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vaki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!..



    İkinci Hikmet:

    Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehasinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imana binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil; belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehasinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

    Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münasib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

    Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyanetine bakıp "Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim" diye takvaya girer.

    Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttaki kocasını taklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.

    Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..



    Üçüncü Hikmet:

    Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünki açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşire misillü mahremlerine karşı fıtraten şehevanî his taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sîmaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülatı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.

    Çünki mahremin sîması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..



    Dördüncü Hikmet:

    Malûmdur ki; kesret-i nesil herkesçe matlubdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenasüle tarafdar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

    تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ى اُبَاه۪ى بِكُمُ اْلاُمَمَ

    -ev kema kal- Yani: "İzdivac ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." Halbuki tesettürün ref'i, izdivacı teksir etmeyip, çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünki kadının -aile hayatında müdür-ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan- en esaslı hasleti sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise bu sadakatı kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.

    Memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memalik-i bâride olan Avrupa'daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve camiddirler. Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memalik-i harredir. Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû'-i istimalâta ve israfata medar olmaz. Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû'-i istimalâta ve israfata ve neslin za'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlub ise fuhşiyata da meyleder.
    Şehirliler; köylülere, bedevilere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünki köylerde, bedevilerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masume işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesat-ı nefsaniyeyi tehyice medar olamadığı gibi; serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefasidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez.


    (Lem'alar 199.sh - Risale-i Nur)

    Bediüzzaman Said Nursî
  • 520 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bugün hiç bitmesin dediğim bir kitapla karşınızdayım. Bitmesin istedim çünkü Martin Eden karakterine sonsuza kadar eşlik edebilecek bir güç ve istek buldum kendimde. Kitabı okurken hepimiz Martiniz hepimiz Edeniz diyerek haykırmak geldi içimden. Hepimizin hayatında sevdiğimiz uğruna kalıp değiştirmişliklerimiz olmuştur mutlaka. Martin Eden'in hikayesi de tam olarak bu mevzu üzerine başlıyor.

    Kahramanımız bir gün zengin bir ailenin çocuğu olan Arthur'u serserilerin elinden kurtarır ve bunun üzerine Arthur jest yaparak O'nu evlerine yemeğe davet eder. Eve geldiğinde evin hoş kızı Ruth ile karşılaşır ve Martin için hayat o anda bambaşka bir yönde ilerlemeye başlar. Kitabın ilk başlarında zengin kız fakir oğlan konulu Türk filmi tadında bir aşk hikayesi olacak diye biraz endişelendim zira hiç tarzım olmayan bir mevzuyken sayfaları atladığımda karşıma bambaşka lezzette bir hikaye ortaya çıktı.Martin karakteri cahil,eğitimsiz ve alt sınıfa dahil olan varoş bir hayatın içinden çıkmış genç bir denizci iken, Ruth eğitimli, kültürlü zengin ve üst sınıfa dahil bir ailenin kızıdır. Aşık olduğu kız uğruna kendi sınıfından kurtulup Ruth ile aynı dilden konuşabilme uğruna yaşam tarzından tutun da konuşma tarzına kadar herşeyini değiştirme gayreti veren Martin'in olağanüstü çabalarını okurken etkilenmemek mümkün değil.

    Jack London'ın hayat hikayesini okuduğunuzda  Martin Eden'in aslında yazarın bir yansıması olduğunu görmekteyiz. Yarı otobiyografik roman türü diyebilecegimiz bu kitapta hem burjuva sınıfına hem işçi sınıfına çok ağır göndermelerde bulunan yazar, Martin karakteriyle her iki sınıfın eleştirisini okuyucuya çok anlaşılır bir üslupla yansıtmıştır.

    Özellikle kitabın ortalarından sonra Nasrettin Hocanın "ye kürküm ye" deyiminin ne demek olduğunu daha iyi anlayabildiğimiz bölümler çok ilgimi çekti. Martin bu bölümlerde karakterli duruşuyla benim gözümde gerçek bir kahraman oldu.

    Kitabın çevirisi oldukça iyidi. Sayfa sayısının fazla oluşu sizi ürketmesin zira sanki Zweig' ın az sayfalı kitapları gibi bir solukta okuyup bitirebileceginiz akıcılıkta bir roman. Herkese iyi okumalar diliyorum.
  • 250 syf.
    ·26 günde·Beğendi·7/10
    Öncelikle eğer okursanız aşağıda paylaştığımız yazının bir değerlendirmeden ziyade kitabın kendimce çıkardığım bir özeti olduğunu belirtmek isterim.
    İnsan-Toplum-İktisat / İbrahim Erol Kozak
    Eserde ilk olarak bütüncüllükten yani ansiklopedik bir bakış açısından uzak şekilde konuları ele almanın hayata bölük pörçük ve bulanık bakmak olduğunu, kişiyi yabancılaşmaya sürükleyip sorunların çözümlendirilememesine neden olduğundan bahsedilir. Hayatın bütünsel bir şekilde ele alınamaması çağımız insanını bunalım ve arayışa sürüklemekte, bu da günümüz uygarlığının en büyük tehlikesi olarak yorumlanmakta Lisnel Robin tarafından. Bu boşluk ve arayışın var olduğu çağımızda hayatın kalitesini yükselteceğini iddia eden materyalist sistemlerse elde edecekleri gelirler için hayatın tüm kalitesini bozmaktan çekinmemektedirler. Oysa Mukaddime’de ele alınan konular, bütüncül bir şekilde incelenmiş, bu da o gün için ele alınan konuların “tarih tarihe, suyun suya benzediği gibi benzer” sözünü de dikkate alarak bugün için uyarlanabilir olduğunu söyle imkânını bizlere verir. Fakat bu noktada şöyle bir tehlikeyle de karşı karşıya kalmamız mümkündür; eserden uyarlanacak yeni görüşler İbn Haldun’un üzerine konuştuğu konulara dair temel felsefesine zıt olabilirler bu da bir fikir karmaşasının ortalığı kaplamasına neden olabilir.
    İnsanın ve insanlık tarihinin anlaşılabilmesi için onun iktisadi uğraş ve ilişkilerinin incelenmesi gerektiği görüşü 19. yy’da yaygın hale gelmiş, Avrupalı sosyologlarca da ilk defa bu dönemde ortaya çıkmış bir görüş olduğu savunulmuştur. Bu algının, Sanayi Devrimi ve bunun ortaya çıkardığı diğer şartların, bu şartların sonuçlarının bir tezahürü olduğunu söyleyebiliriz.
    İnsan yaşamını sürdürebilmek için temel ihtiyaç maddelerine muhtaçtır. Fakat onun bu maddeleri işlemeden kullanamaması, onun diğer insanlarla bir araya gelerek iş bölümünde bulunmasını gerekli kılmıştır. Çünkü insan en temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamaz. İhtiyaçlarını sağlayabilmek için kendi ürettiklerini, iş bölümü yaptığı diğer insanların ürettikleriyle mübadele etmesi gerekir. Bu zorunluluk sebebiyle de insan sosyal bir varlık olmak zorundadır. Bu ise fıtratın bir gereğidir. İnsanlarda birlikte olmanın gerekliliklerinden biri iktisat ise diğeri de güvenlik arzusu olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Fıtratın bu özelliğini göz önüne alan İbn Haldun “din ve iktisadı” iç içe ele alarak, nimetlerden faydalanma şmkanının Allah tarafından kula bahşedildiğini belirttikten sonra ticaret ve zanaatı farz-ı kifaye olarak değerlendirip dünya düzeninin işbölümü ve iktisat ile sağlanabileceğini söyler. Bu konuda Gazali ise sadece asgari ihtiyaçları karşılamanın hem dünya düzeninin hem de dinin yıkımı anlamına geleceğini söyleyerek, fazla mal elde edilmediğinde mâlî ibadetlerin de kişiden düşeceğini ifade eder.
    Bizler eğer bir toplumun tarihini ve bu toplumun uyandırdığı etkiyi anlamak istiyorsak o toplumun iktisadi uğraşlarının farklılığını ve bunların etkilerini de incelememiz gerekmektedir.
    İbn Haldun, kişisel ve psikolojik faktörlerin iktisat üzerindeki etkisinden söz ederken, iktisadın da bunlar üzerindeki etkisinden bahsetmeyi ihmal etmez. Örneğin ticareti “ucuza alıp pahalıya satmak” olarak nitelendirerek kişinin ahlakına olumsuz etkilerinden; ilim ve zanaatların insandaki zeka ve kabiliyeti arttırıp, şehirleşme, günlük ilişkiler gibi bir çok alanda güzel özelliklerin zuhur etmesini sağladığından bahsederek hadari ve bedevi toplumların arasındaki farkı örnek verir.
    Bu anlatılanlar bağlamında İbn Haldun, insanın yaratılış sürecinin hayat boyu devam ettiğini ve bunun da 3 aşamada gerçekleştiğini belirtir.
    1. Yaratma: İnsanın yaratılması
    2. Yaratma: Kişinin içinde bulunduğu çevresel şartlar.
    3. Yaratma: Kişi itiyatları, yaptığı iş ve tercihler yoluyla bir ömür boyu kendini yaratır.
    Bu bağlamda “insan nesebinden ziyade itiyatlarına mensuptur.” der İbn Haldun.
    İbn Haldun’un bu fikirleri Marksizm’in Eylem Felsefesi ile benzerlik gösterse de bütün dünya tarihini insanın çalışması ve üretmesi olarak değerlendirerek insana sadece iktisadi açıdan bakan Marksizm, tüm insan faaliyetlerine bütüncül olarak bakan İbn Haldun’dan çok farklı bir konumdadır. Yani bu benzerlik Ali Şeriati’nin de ifade ettiği gibi karşıtların benzerliğidir. Asıl olarak İbn Haldun Marksizm’in tam karşıtı bir erdedir. Onlar olaylara materyalist bir şekilde yaklaşırlarken İbn Haldun daima her olayın ilk sebebi olarak Allah’ı görmektedir. O yine Marksizm’in “servet sahibi olmanın siyasi güç sağlayacağı” görüşünün aksine “siyasi gücün servet sahibi olmayı kolaylaştıracağı” görüşüne sahiptir.
    İktisadi faaliyetlerin gerekliliğine değindikten sonra bir de kimlerin çalışma ve emeğe nasıl baktığını incelemek faydalı olacaktır: Eski Yunan ve Roma çalışmayı can sıkıcı ve külfet gerektirici bir iş olarak görmekteydi. İbranilerde de durum böyleyken Hristiyanlar çalışmaya hem müspet hem de menfi olarak bakmaktaydılar. Protestan zihniyette ise zenginlik ve zenginler yüceltilirken Marksizm’de ise emek, üretim, işçi ve sanayileşme kutsanmaktaydı. Bu konuya sosyologlar arsında ise birçok farklı açıdan bakılmaktadır: Russell, Marksist düşünceye tamamen zıttır ve bu düşünceyi çağımızın mutsuzluğunun sebebi olarak nitelendirmektedir. Schumaeher de buna benzer bir görüş olarak çalışmanın mutluluk ve terbiye edici yönüne vurgu yapmaktadır. Veblen ise çalışmanın israf ve tembelliği önlediğini savunurken, çalışmanın fıtri olduğunu belirtir. From ise insanın yaşamak için çalışmak zorunda olduğunu söyler.
    İslami anlayışta ise insan rahatın peşinde olsa da yeryüzünde kaldığı sürece çalışmak zorundadır. Ve kişinin geçimini sağlamasına dini bir yükümlülük olarak bakılmaktadır. Önceki bazı görüşlerin aksine de İslam’da kişinin değeri işi ve zenginliği ile değil takvasıyla ölçülür toplum nezdinde prestiji düşük bir işte çalışmak kişinin değerini düşürmez.
    İslam’da çalışma ve emek bu kadar kutsalken 19. ve 20. yy’da bazı tekkelerde ve gruplarda riyazet adı altında işten el ve eteğin çekilmesi Max Weber’ce İslam’a Hint ve İran mistisizminden girmiştir. Fakat bu etkilenmede sosyal ve siyasi yapıların etkileri de unutulmamalıdır. Konuya ışık tutması açısından 13. yy sufilerinden Ebumekarin’e kulak vermek gerekmektedir. O şöyle der: Normalde toprağından 1000 batman mahsul çıkan biri ihmalkarlığı sebebiyle 900 batman mahsul elde etse kayıp 100 batmanın hesabı ondan sorulur.
    Fakat tüm bu söylenenler İslam’ın çalışmaya verdiği önemin Protestan zihniyetle aynı olduğu düşüncesini ortaya çıkarmamalıdır. İslam’da bir işi kıymetli kılan o işteki niyettir. Bu niyete göre yapılan iş İslami açıdan makbul sayılır.
    Ayrıca İslami anlayışta üretilen malın hangi yollarla tüketileceği de belirtilmiştir. Yani İslam’da üretim ve tüketim terbiyesi bir bütün olarak ele alınmaktadır. Öyle ki Gazali, fazla mal ve servet yığmanın insanı Allah’tan uzaklaştıracağı, dolayısıyla da kişi ve toplumları mutsuzluğa sevk edeceği görüşündedir.
    İbn Haldun’un emek ve çalışma hakkındaki görüşleri ise şöyledir; Her türlü mal ve mülkiyet ancak emek ile elde edilebilir. Üretilen her türlü değer tabiat ve insan emeğinin bir araya gelmesi sonucu oluşur. Bu emeğin gerçekleşmesi için de insandaki akıl, el ve alet üretip kullanma yeteneğinin varlığından bahseder.
    Bu konulara dair yaptığı tespitlerden sonra çalışmanın ahlaki ve terbiyevi boyutlarına vurgu yapmaktadır. İbn Haldun, emeğin ve kişinin kendi işini kendisinin yapmasının terbiyevi yönleri üzerinde durarak, lüks alışkanlığından dolayı hizmetçi kullananlar ve hizmetçilik yapanlar açısından yozlaşma ve emek israfından bahsetmektedir.
    Tam da bu noktada yabancılaşma kavramı incelenmelidir. Yabancılaşma, insanın hayatının herhangi bir anında yaptığı işin, içinde bulunduğu faaliyetin yerini ve anlamını belirleyecek genel bir hayat felsefesine sahip olmaması veya benimsediği hayat felsefesi ile arasındaki ilişkiyi kavrayamaması, amaçlarla araçları birbirine karıştırmasıdır.
    Bazı sosyologlar yabancılaşmanın 4 unsurundan bahseder:
    1. Güçsüzlük
    2. Süreci bütüncül algılayamama
    3. Yalnızlaşma
    4. Kendini özüne karşı yabancı hissetme
    Dolayısıyla felsefi veya dini bir açıklama bu 4 unsura uygun bir alt-yapıyla sunulmalıdır. Bu bakımdan yabancılaşmayı ürerimden tüketime, eğlenceden dinlenmeye hayatın her alanında görmek mümkündür. Yabancılaşmanın olduğu yerde bazı çevrelerin çıkarları doğrultusunda kurulmuş sosyal yapılar görmek kaçınılmazdır. Yani insanlar bu çevrelerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmaktadır.
    Yabancılaşmanın tüm devirlerde var olan bir kavram olduğu unutulmamalıdır. Yabancılaşmanın günümüzde bu kadar sık görülmesinin nedeni ise makineleşmenin getirdiği monotonluk ve materyalist sistemlere dayalı oluşturulan sosyal ve iktisadi yapılardır.
    Yabancılaşmaya İslami açıdan bakacak olursak; kişinin niyeti yaşam felsefesiyle örtüşüyorsa yabancılaşmadan korunmuş demektir. İbn Haldun ise aşırı zenginlik ve lüksün kişiyi kul olma bilincinden kopardığından, dolayısıyla da yabancılaştığından bahseder. O, bu tartışmanın içerisinde asabiyet kavramını yabancılaşmanın zıttı olarak kullanır.
    Gazali de buna benzer bir tutumla Müslümanın, dünyalık olan her şeyin maksat ve gayesini bilmesi gerektiğini; mübah olan fiillerden faydasız ve amaçsız olanların terk edilmesini yoksa bunların kişiyi yabancılaşmaya sürükleyeceğini belirtir. Kısacası insan, faaliyetlerini yüce gayelerle ahenkli ve uyumlu bir şekilde yaparsa yabancılaşmadan korunmuş olur.
    İnsanın tabiatına dair onun mücadeleci olduğunu söyleyen kötümser görüşlerin yanında işbirliğine yatkın olduğunu söyleyen iyimser görüşler de mevcuttur. Bu görüşlere bağlı olarak insanın iktisadi ve sosyal ilişkilerdeki yerine dair tercihler şöyledir;
    Mücadele İlkesi
    Rekabet İlkesi
    İşbirliği İlkesi
    İbn Haldun bunlardan işbirliği ve dayanışma ilkesini savunmaktadır. Çünkü insanların üretmek zorunda olmalarının bir hikmeti olarak da onları dayanışma ve işbirliğine itmek olduğunu ifade eder.
    O, ilk bakışta işbirliğini savunması ve ticaretin de mücadele ve rekabet hissini arttırdığı, dolayısıyla da olumsuz sonuçlar ortaya çıkardığı gerekçesiyle ticarete karşı çıkar bir konumda gözükse de yıkıcı olmayan ve kurallarla sınırlı bir rekabete yer vermektedir. Mücadeleci tabiatın insanın ruhunda olması sebebiyle meşru ve kontrollü rekabetin toplum için yararlı olacağını savunmaktadır. Yani ona göre; insanın –baskın olmakla beraber- hem işbirliği hem de mücadeleci ve rekabetçi yanı vardır. Kanunlar ve din de insanın bu hayvani yönünü sınırlandırarak yıkıma sebebiyet vermesinin önüne geçer.
    İbn Haldun ayrıca iktisadı, asabiyet çerçevesinde de incelemektedir. Asabiyet, bir toplumun üyelerinin hep birlikte müşterek bir değeri benimsemeleri ve bu uğurda her türlü fedakârlıkta bulunmalarıdır. Asabiyet kişiyi yabancılaşmadan korur. Asabiyet kendine güven il azmi yüksek, şahsiyetli ve hür bir insan tipinin simgesidir. Yine ona göre hakları iktisadi faaliyette bulunma arzusu, kalkınmanın temelini oluşturur. Bu arzu da asabiyetle doğrudan ilişkilidir.
    İbn Haldun, sosyal, siyasi ve iktisadi meselelerin ferdi ve psikolojik faktörlerle ilişkisini her zaman yaptığı gibi ikili bir ilişki içinde inceler. Dolayısıyla siyasi baskı ve zulmün iktisadi faaliyette bulunma istek ve arzusunu engellediğini söyler.
    Bu söylem göz önüne alındığında devletin halka karşı adil tutumu, iktisadi bakımdan canlılığı sağlaması veya zayıflatması tedrici bir şekilde gerçekleşir. Ayrıca devletin zenginliğini hazinede saklanan parayla ölçmek yanlıştır. Tam aksine zenginlik, mevcut hazinenin halkın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılıp, kötü şartların giderilmesi ve güvenliğin sağlanarak halkın iktisadi bakımdan canlı ve üretken hale getirilmesiyle sağlanır.
    Ayrıca yöneticilerin koyduğu kurallar, baskı ve zulümle benimsetilmeye kalkılırsa bu asabiyeti kırıcı bir unsur olur. Fakat bu kurallar topluma onunla özleşeceği şekilde aktarılır ve benimsetilirse asabiyet ruhu, dolayısıyla da iktisadi faaliyetler zarar görmez. İbn Haldun, bu görüşlerine dayanarak; göçebelerin kanunlarının tabii süreç içerisinde kendiliğinden oluştuğunu ve toplumun tüm fertleri tarafından daha kolay bir biçimde benimsendiği için göçebelerin ruh sağlığının, kanunları zorla benimseyen şehirli toplumlardan daha iyi olduğunu belirtir.
    Bunlarla bağlantılı olarak İbn Haldun, çocuğun yetiştirilmesinde baskıcı, sert ve otoriter, ağır cezalar veren veya yapası gereken her şeyi en ince ayrıntısına kadar dikte eden bir babanın/hocanın/ustanın çocuğun güvenini, başarma şevkini kırdığını belirtir. Bu dürtülerini kaybetmiş çocuk da doğal olarak asabiyet duygularını yitirir. Kısaca O, çocuğun olabildiğince özgüveni ve başarma azmi yüksek şekilde yetiştirilmesi gerektiğini söyler.
    İbn Haldun’un insan psikolojisine dair görüşleriyse şu şekildedir: Her insanda potansiyel bir enerji rezervi vardır. Bu enerjinin kullanılması kişiye sunulan fırsatlar ve içinde bulunduğu imkânlarla doğrudan ilintilidir. Bu enerji ve başarma güdüsü kişinin inanç, değer ve dünya görüşüyle de doğrudan ilintilidir. Asabiyetin temelinde de aynı nedenler yatmaktadır. Yarıca bu konuda İbn Haldun, insanın mutlu ve yetkin olabilmesi için maddi imkânlarının yanında özgürlük, kendini gerçekleştirme gibi psikolojik ihtiyaçlarının da giderilmesi gerektiğini söyler. Aksi taktirde başarı beklenemez.
    Devlet toplumdaki en büyük harcama gücünü oluşturur. Bu harcamaların iktisadi hayata yön verme gücü de azımsanamayacak kadar çoktur. Ancak devlet ve devlet memurlarının talep ettiği ve rağbet gösterdiği zanaatlar gelişim gösterebilir. Bu bakımdan devletin, harcamalarında birtakım kısıtlamalara gitmesi de ekonominin canlılığını olumsuz yünde etkilemektedir. Talep azaldığı için arzda da bir azalma olacak ve ekonomik durgunluk baş gösterecektir. Bundan dolayı da hazinenin gelirleri azalmış olur. İbn Haldun bu noktada devlet harcamalarıyla iktisadi durum arasındaki ilişkiyi bir akarsuyun etrafına canlılık vermesine benzetir. Bu sebeple de hazinede para stoklamaya karşıdır. Bu para halkın ihtiyaçları doğrultusunda harcanarak ekonomik gelişme daha da arttırılmış olur. Dolayısıyla İbn Haldun’un sosyal devlet anlayışını savunduğunu da söyleyebiliriz.
    O, devletin vergilerini azaltacağı ve haksız rekabete neden olacağı için devletin bizzat iktisadi faaliyetlerle uğraşmasına karşıdır. Ayrıca bu durumun bir süre sonra otoriter, hak ve hürriyetlere saygısız bir devlet doğuracağı kanaatindedir. Devletin sadece düzen ve denetimleri sağlamasının iki taraf için de en kazançlı yol olduğunu söyler.
    Bir ülkenin zenginliği ancak çalışanlarca sar edilen emekle elde edilebilir. Fakat zenginliğin oluşabilmesi için çalışanların temel ihtiyaçları olan rızıklarında daha fazlasını elde etmeleri gerekir. İbn Haldun, Marks’ın artı-ürün dediği bu fazlalığa kazanç demektedir. Kazanç ilerleme ve gelişmeyi sağlarken sömürü dediğimiz çalışmayanın, çalışanın malına el koyması olarak bilinen kavramı ortaya koyar. İbn Haldun sömürü olarak nitelediği bu kazanç şekillerini şu şekilde sıralamaktadır
    • Siyasi güç kullanma
    • Makam sahiplerine yaltaklanma
    • Halk içinde itibar sahibi olma
    • Siyasi ve iktisadi konjonktürdeki değişikliklerden yararlanma
    • Büyük ölçüde riskli işlere veya meşru olmayan yollara bulaşma
    • Ganimet ve miras
    O, bu kazanç çeşitlerinin toplumdaki bazı bireyleri diğerlerinin sırtından geçinmeye alıştıracağını, bundan dolayı da üretimin zamanla azalıp ekonominin çökeceğini söyler.
    Fakat O, bu isitismar gibi görünen olaya tamamıyla karşı çıkmamaktadır. Makul seviyelerde kaldığı müddetçe bu faaliyetin zenginlik ve üretimin artmasında etkili olduğunu söyler. Çünkü artı-ürünü alınan kişi geçinmek için yeniden üretmek durumunda kalacaktır. Eğer böyle olmazsa üretimde devamlılık sağlanamaz ve hayatın her alanında bir çöküş gerçekleşir. Bu istismar makul seviyede olup elde edilen servet lükse değil de yine halka harcanırsa üretim, dolayısıyla da elde edilen gelir sürekli olarak artar.
    Ayrıca İbn Haldun, zengin sınıfı, toplumda vuku bulan kötü alışkanlıkların sebebi olarak görür. Çünkü zengin sınıf, elindeki serveti çoğu zaman lükse, gösterişe ve makul olmayan şeylere harcar. Bunu gören halk elindeki fazla parayı onlara benzemek için onların harcadığı yollarda harcar. Bundan dolayı da zengin sınıfı eleştirir. Bu eleştiriyi modern dönem sosyologlarından da yapanlar mevcuttur.
  • En ağır işçi benim; gün yirmi dört saat, seni düşünüyorum
  • Yaşadım da yoruldum, bir ağır-işçi gibi,
    Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi.
  • Çok sevgili, pek sevgili üstadım;
    Doğrusunu söylemem gerekirse günün birinde size bir mektup yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Lakin her şeyin müthiş bir sürat içinde değişim gördüğü bu evrende, bir zamanlar düşünmediğimiz tasarıların bugün aklımızın bir köşesine gelip sinmesini yalnızca bir bilinçaltı reaksiyonu olarak görebiliriz. Gerçi bunun bir önemi yok, mühim mesele, iki bin yirmi senesinin şu saatlerinde size hayranlık bağları ile bağlı olan bir okurunuzun hislerini ve düşüncelerini bir yazıya dökmesidir.
    Biliyorum, siz evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı çoğunluk düşüncesine bel bağlamayıp; öteki dünya inancının, tarihin binlerce yıllık mitos anlatımlarından çıktığına kanaat gerenlerdensiniz. Zihinsel tasavvurunuza göre; bu denli bir vaaz anlayışı, günümüz yoksul insanlarının öteki tarafta ödüllendireceği mukadderatına umut bağlayıp, yoksulluğu ve çaresizliği sineye çekmelerine zemin hazırlayan gelenekselci bir anlayıştır. Şayet düşüncelerinizin bilimsel yönü ağır basacak olursa, ruhun ölümsüzlüğü de ortadan kalkıyor ve sizin, size anlattığım bu dizeleri yine mitsel bir anlayış gereği okuyacağınız yönündeki beklentim zayıflamış oluyor.
    Yalnızca bu defalık ben de sizin gibi düşünmüyorum. Çünkü ruhunuzun üzerimde dolaşmasını ve size olan derin hayranlığımın mütevazı sözcüklerimde yeşeren haykırışını duymanızı istiyorum.
    Ortalama ömrünüzün en güzel yıllarını zulüm, sürgün, fişlenme ve davalar dörtgeninde geçirdiniz. En acı ve zor günlerin en güzel ve etkileyici şiirlerini yazdınız. Sözcükleriniz, size ülke içinde ve zamanla dışında imrenilecek bir tanınmışlık sağladığı gibi bitmek bilmez takipler ve ölümcül tehditler de getirdi. Hayatınızın bu güç dönemlerinde hiç karamsarlığa kapıldınız mı diye sormadan kedimi alamıyorum ve fakat sorumun absürt oluşu gerçeği hemen kendisini belli ettiriyor. Umuda, kavgaya ve herhal geleceğin en güzel günlerinin yarında saklı olduğuna inanan sizin gibi evrensel bir şaire böylesi bir soru sormak, sanırım lafazanlığı fazlasıyla size tebelleş etmeye benzer olacaktır. Bağışlayın beni…
    Bir şiirinizde şöyle diyorsunuz;
    ‘‘umut umut umut...
    umut insanda.’’
    Biliyor musunuz, günümüzde artık sizin kadar güzel şiirler yazan ve umut etme sanatını böylesine etkileyici kılan yazarlar ve şairler çok az. Günümüz dönemi zorba, acımasız ve adaletsiz. Şaşırmadınız elbette, çünkü biraz evvel tanımını yaptığım bu döneme yabancı değilsiniz. Zaman değişiyor belki, çok şeyler gördük ve yeni olan birçok keşfe tanık olduk. Artık akıllı telefonlarımız ve kullanışlı bilgisayarlarımız sayesinde bilgi ve haber daha hızlı ulaşıyor insanlara… Kısacası, insanlığın rahatını sağlayan şeyler hızla yaşam pratiğine dâhil ediliyor. Evet, gözlerimiz bu hızlı sürat ve değişim karşısında şaşıp kalıyor. Gelgelelim, yüzlerce yıl önce insana atfedilmiş sözler bugün de akıbetini koruyor. Bu mektubumda size en az sizin umut dolu sözcükleriniz gibi iyi şeyler anlatmak isterdim, ama maalesef günümüz yüzyılında bile insanlar güç, şöhret ve iktidar uğruna amansız bir canavarlıkla cinayetler işleyebiliyor, yaşamın tüm renklerini karatabiliyor ve dünyamızı yaşanmayacak raddede azılı bir cehenneme dönüştürebiliyor. Tıpkı sizin döneminizde olduğu gibi bugün de karanlığın bu iğreti suretlerine karşı direnen, haykıran ve kalemini onurluca kullanan insanlar var, iyi ki varlar. Ve onlar ki sizin uğradığınız akıbete uğrayarak, ömürlerinin en güzel ve verimli yıllarını dört duvar arasında tıpkı bir suçlu gibi geçirmeye mahkûm ediliyorlar. İstedikleri şey mi, çok ama çok basit. ‘Barış’
    Ah üstadım;
    ‘Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim’ diyordunuz sevgili Piraye’nize yazdığınız bir mektubunuzda ve ekliyordunuz. ‘ akar suyun/ meyve çağında ağacın/ serpilip gelişen hayatın düşmanı’ Öyle haklıydınız ki, şimdi bile bu sözleriniz geçerliliğini fazlasıyla koruyor. Bir kedinin başını hiç okşamamış gibi kötüler. Bir şiir yazmamış, bir kadının elini tutmamış, sevgili dolu bir sözcük fısıldamamış kadar kötüler. Ama gelin görün ki onlarla aynı atmosferde yaşıyoruz ve biz ne kadar barıştan, özgürlükten, adaletten bahsetsek, payımıza bir o kadar mahpusluk, hainlik ve kötülük düşüyor. Değişen hiç bir şey yok, umut etmek dışında. Evet, en güzellerimizi, en yiğitlerimizi ve en cesurlarımızı birer birer toprağa versek de coşku ile çağıldayan bir ırmak gibi umudumuz da kabına sığmazcasına çağıldıyor. Tıpkı sizin güzel ve onurlu yüreğiniz gibi biz de biliyor ve inanıyoruz ki, ‘ dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya / dolaşacaktır en şanlı
    elbisesiyle, işçi tulumuyla / bu güzelim memlekette hürriyet…’
    Şiirleriniz ve yaşamınız, bize rehber olmaya, yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor…
  • Yaşadım da yoruldum, bir ağır-işçi gibi Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi