• Viktor Frankle, dört farklı toplama kampında üç yıl boyunca kalır.

    ‘’İnsanın Anlam Arayışı’’ adlı kitabında o dönemin adeta bir cehennem olduğunu ve her şeyin anlamsızlaştığını anlatır.

    Yaşam akıl almaz fiziksel ve ruhsal sıkıntılarla doludur.

    Kampta tifüs salgını başlar.

    Esir tutulan doktorlar olabildiğince, tifüs koğuşunda çalışmaktan kaçınırlar.

    Frankle, kampta her nasılsa kısa bir süre içinde öleceğini bilmektedir.

    Bir doktor olarak olduğu yerde çürüyerek ölmek ya da öldürülmek yerine, hastalara yardım ederek ölmenin daha anlamlı bir ölüm olacağını düşünerek, tifüs koğuşunda çalışmak üzere gönüllü yazılır.

    Tifüs, bitlerle bulaşan ve lekeli humma adı da verilen ağır bir enfeksiyondur.

    Baş ağrısı, bitkinlik, bacak ve sırt kaslarında ağrı, vücutta lekeler, kalp ritmi bozukluğu yapan bu hastalık, böbrek yetmezliği , bilinç kaybı ve komaya da yol açar.

    Frankle hastalara bakarken, çok ağır bir tifüse yakalanır.

    Ateşler içinde günler ve geceler boyu acıyla kıvranır.

    Bilinci gidip gelirken zihnine, kendine geldiğinde ise bulabildiği kağıt parçalarına notlar alarak kitabını yazar.

    Lekeli hummada yükselen ateş, ya iyileşme ya da ölümle biter.

    On altı günün sonunda, Frankle iyileşir.

    Kampta gözlemlediği şey, bir amaca tutunanların, hayatta kalabildiğidir.

    Bir başka gözlemi, derinlikli bir ruh yapısına sahip içe dönük insanların, dışa dönük ve güçlü bireylere oranla hayatta kalmada daha fazla şansa sahip olduğudur.

    Çünkü böylesi insanların, dışarıda olup biten akıldışı zorluklardan kaçıp sığınabilecekleri bir iç dünyaları vardır.

    Frankle’ın kültürel birikimi ve içgörüsü ona, Spinoza, Schopenhauer, Nietzsche, Tolstoy ve Dostoyevsky gibi, felsefe ve edebiyat tarihinin devlerinden beslenerek direnme gücü kazandırır.

    İnsanın hayata tutunmasının, herşeyin geçici olduğunun bilincine varmasına ve kendisi için anlamlı olan bir konuda sorumluluk üstlenmesine bağlı olduğunu söyler.

    İnsan ömrü sınırlıdır.

    Ölüm bize bu sınırlılığı hatırlatarak, zamanın ve ömrün değerini gösterir.

    Dolayısıyla ölüm, hayatı anlamsız kılan değil, anlamlandıran bir gerçekliktir.

    Acı da öyle!

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır.

    Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.

    Ama hiç kimse, bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez.

    Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın getirdiği sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    Geliştirdiği teoriye göre, kişinin yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.

    Anlam bulmaya başlarken, insan yaşamının ne olduğuna ilişkin sorularının yanıtlarını bulmuş gibi görünen insanlarla, bulamayan insanların yaşamlarını araştırmayı önerir.

    Yaşamın anlamına ilişkin soruların genel ifadelerle yanıtlanamayacağını, hiçbir insan ve hiçbir kaderin, bir başka insan ya da kaderle karşılaştırılamayacağını söyler.

    Frankle, geçmişin değişmezliğinden söz eder.

    Zamanın akışıyla toza dumana karışır gibi görünse de; yaptığımız herşey kalıcıdır.

    Bu günü ve geleceği şekillendiren şeydir, geçmiş…

    Dolayısıyla geçmiş, sonsuzdur; sonsuza şekil verendir…

    Gelecekse, şekillendirilmeyi bekler!

    Çoğu kez umutla!

    Peki, sorumluluk nedir?

    Frankle, sorumluluğu korkunç derin bir uçuruma benzetir.

    Ona ne kadar uzun süre bakarsak, başımız o kadar çok döner.

    Frankle’a göre, seçeneklerini fark edebilen insanın sorumluluğu sınırsızdır!

    Yaşamda kaldığımız sürece, tüm hatalarımız ve suçlarımızın sorumluluğunu üstlenme ve mümkün olabildiğince telafi etme olasılığımız vardır.

    Bu da geçmişin yani sonsuzun değişmesi anlamına gelir.

    Frankle için kamptaki en anlamlı sorumluluk, hayatta kalma sorumluluğudur.

    Ve bu sorumluluğun amacı, özgürlüğüne ve eşine kavuşmak, temelini attığı Logoterapi adlı psikoterapi programını hastalarıyla uygulamaya koyabilmektir.

    Kampın dehşet dolu ortamında gelecek umudunu canlı tutabilmek için hayaller kurar.

    Kendisini iyi aydınlatılmış ve şık bir salonda, kamp deneyimlerini ve yaşamın acı ve zorluklarıyla nasıl mücadele edilebileceğini anlattığı konferanslarda büyük dinleyici kitlelerince coşkuyla dinlenen bir konuşmacı olarak hayal eder.

    Hayallerinde eşiyle konuşur, ona sarılır, gözlerinin içine bakar; adeta gerçek gibidir her şey.

    Yaşadıkları zordur; çünkü, insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın ve mantıksızlığın yol açtığı ruhsal ısdıraptır.

    Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz der; Frankle:

    1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak,

    2. Önemli bir deneyim yaşayarak ya da bir insanla güçlü bağlar kurarak

    3. Yaşamdaki kaçınılmaz acılara karşı, cesaret, sabır ve sebatla bir duruş geliştirerek

    Bu üç yolun üzerine düşünmenizi öneririm!

    Bunlardan hangileri, anlam katmak üzere yaşamınızda var?

    Viktor Frankle’ın, insanın gelişimine dair umudu, romantik bir iyimserlik taşımaz; bize gerçekçi bir yol gösterir:

    "İnsan potansiyelini en yüksek noktaya çıkarmak istiyorsak, ilk önce bunun varlığına inanmamız gerekir. Aksi taktirde insan "sürüklenecek," yozlaşacaktır, çünkü insanın en kötüye yönelik bir potansiyeli de vardır. Potansiyel insanlığa olan inancımızın, bizi insancıl insanların bir azınlık olduğu ve belki de hep azınlık olarak kalacağı gerçeğine karşı köreltmesine göz yummamalıyız."

    Frankle’ın bu saptamasına ne dersiniz?

    İnsana dair umudunuzu yitirdiğiniz zamanlarda, hatırlamanızda fayda olan satırlar bunlar, kanımca!

    Çünkü bizler, sandığımız kadar yüce erdemlere sahip bir canlı türü değiliz, ne yazık ki!

    Anlam dünyamızın peşine düştüğümüz anlarda bile!
  • Toplumlarda en tehlikeli tutum sorunları erteleme tutumudur. Ağrısı olan kişiye durmadan ağrı kesici verirseniz ona yıkımın ya da ölümün yolunu açmış olursunuz.
  • Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar
    İki aslan parçası döndü operasyondan
    Sırılsıklam oldular,üşüdüler bir yandan
    Süratle abdest alıp başladılar namaza
    Yasin dedi gidip de bakayım yaramaza
    Ağır şartlar, sonunda hanıma çark etmişti
    Yuvasını dağıtıp evini terk etmişti
    Beş yaşındaydı Yusuf, sevimliydi oldukça
    Bakıcı gelir idi sabah fırsat buldukça
    Bayburt'taki annesi yatalaktı Yasin'in
    Yüzü de somurtgandı ağabeyi Tahsin'in
    Kıyıp da veremedi Yusuf'u ellerine
    Bir bakıcı buldular Mardin'de evlerine
    Salih'in de Maraş'ta bir tek anası vardı
    Babasının yüzünü güç bela hatırlardı
    Kara gözlü Salih'im iki gündür uykusuz
    Bayburtlu Yasin ise çok yorgun aç ve susuz
    Her biri bir an önce uyumak istiyordu
    "Allah'ım yurdumuzu koru şerden" diyordu
    Tam yatağa uzandı,gözü azdan dalmıştı
    Ardı kesilmeksizin telefonu çalmıştı
    "Sus artık be telefon" dedi çalarsın niçin?
    Uzanıp aldı ele tezden kapatmak için
    Baktı ki annesiymiş arayan gözü doldu
    Durduk yerde aramaz yoksa bir hâl mi oldu?
    Aradı annesini hayır olsun diyerek
    Çoktandır aramamış affını isteyerek
    Anası bakmaksızın boynundaki ağrıya
    Panikle cevap verdi bir an önce çağrıya
    Dedi "Yavrum üç defa rüyada gördüm seni
    Peygamber'im giydirdi elleriyle kefeni
    Hayır olur inşallah gözümü uyku tutmaz
    Ağrı sızı değil de hasret beni uyutmaz
    İyi misin,hoş musun ne yer de ne içersin?
    Dualarım sizinle Mevla'm kolaylık versin
    Ne zaman geleceksin Bayburt'a sen izine
    Bizi hasret bırakma Yusuf'umun yüzüne"
    Dedi ki "Merak etme anneciğim bizleri
    Hele şu terör bitsin tezden dönelim geri
    Burada olmak bizim alnımızın yazısı
    Dinsin diye burdayız anaların sızısı"
    O esnada Salih'in telefonu da çaldı
    Salih ise deliksiz derin uykuya daldı
    Müsaade istedi çağrıya bakmak için
    Telefona öfkeyle dedi çalarsın niçin
    Baktı ki arayana yazıyor Komser Hasan
    Ulan bir çift söz derdim amirimiz olmasan
    Açtı "Buyur amirim Salih uyumuş çoktan"
    Dedi "Kusura bakma görev çıktı hiç yoktan
    Teröristler pusuya düşürmüş Osmanları
    Kurtarmaya acele etmeliyiz onları
    Salih'i de uyandır geç kalmayalım lütfen
    Bu saatte aramak hiç de istemezdim ben"
    Yasin, Salih'i sarstı pek derindi uykusu
    Dedi "Uyan be Salih yine kurulmuş pusu
    Osman ile ekibi zor durumda kalksana
    Bizim şu Çelik Hasan demin söyledi bana"
    Salih zorla da olsa yatağından fırladı
    Yasin de silahını doldurup hazırladı
    Üstü başı iyice kurumamıştı daha
    Görev kutsal diyerek sarıldılar silaha
    Karakoldan bir araç geldi sokaktan aldı
    Araç da kaygan yolda kayacaktı az kaldı
    Gönlüne Yusuf düştü Yasin'in bir ah çekti
    Gün yüzüyle yavrusun ne zaman sevecekti
    Bir de rüyası geldi annesinin,fikrine
    Döner dönmez bir daha arayacaktı yine
    Bir vadiye geldiler tehlikeli yer idi
    Yanlarında amiri, Çelik diyorlar idi
    Dört beş araçtan daha başka polisler indi
    Ekipleri görünce Osman hayli sevindi
    Teröristler çapraza almıştı üç kişiyi
    Biri yaralanmıştı, şükür durumu iyi
    Kaçmaya yeltendiler,gelince yeni ekip
    Bizim Yasin birini etmek istedi takip
    Ateş açıp nihayet indirdi başlarını
    Döndü çağırmak için tüm arkadaşlarını
    O esnada tepeden mermi geldi sırtına
    Düştü doğruldu tekrar bakamadan ardına
    Salih yetişti hemen kucakladı dostunu
    Yarayı sarmak için biraz yırttı üstünü
    Bir can daha yakmıştı kuduz itler kaçmadan
    Araçlara bindiler ağzı bıçak açmadan
    Dayan Yasin diyordu dolu dolu gözleri
    Salih dedi bulalım tezden pansuman yeri
    "Hastaneye gidecek zaman yok dayanamaz
    İnşallah daha fazla yaraları kanamaz
    Ulaşalım evvela Nevşehirli doktora
    Adı neydi adamın ya Burhan'dı ya Bora"
    Doktorla sözleştiler bir sağlık merkezinde
    Aklı,zihni donmuştu telaştan herkesin de
    Salih de komseri de gözünü yumuyordu
    Bir an önce hayırlı haberler umuyordu
    Bir an dayanamadı atıldı içeriye
    Yasin'den bir manidar bakış kaldı geriye
    Bir şey söyleyecekti elvermedi lisanı
    Allah diye haykırıp teslim eyledi canı
    Komser Hasan yıkıldı,en çok Salih ağladı
    Osman da kabahati kendisine bağladı
    Göz gözü görmüyordu,ciğere kor vurunca
    İçi sevgiyle dolu koca bir kalp durunca
    Beraber ne belalar atlatmıştı bu canlar
    Gözlerinden film gibi şeritle geçti anlar
    Salih yıkıldı hepten bayıldı düştü yola
    Oğlu görmesin diye Yasin'i karakola
    Götürdü omuzunda iki polis sırtlayıp
    Salihse uzun zaman uyudu ayılmayıp
    Ne oldu bana diye hafızayı yokladı
    Birden bire Yasin'in resmini kucakladı
    Acısı tazelenip tekrar düştü sineye
    Nasıl haber vereyim o zavallı anneye
    En iyisi bu işi amirim halletmeli
    Beklemek çok yararsız emniyete gitmeli
    Toparlanıp ofise uğradı taksi ile
    Meğer acı haberi çoktan vermişler bile
    Sonra birden aklına Yusuf düşünce yersiz
    Dedi o yavrucağız olanlardan habersiz
    Bir başına ne yapar acaba şimdi evde
    Muhakkak babasını biliyordur görevde
    Eve dönüp çocuğa nasıl anlatsam dedi
    Babasını sormaz mı nasıl atlatsam dedi
    Ekipden arkadaşı eve kadar bıraktı
    Yaya gidecek yol da Bağdat kadar uzaktı
    Yasin'siz bu sokaktan adım atmamıştı hiç
    Bu vedayı hesaba yazık katmamıştı hiç
    Velhasıl odasına baktı Yusuf'un lakin
    Göremedi çocuğu ortalık da pek sakin
    Sağa sola bahçeye baktı telaşa düşüp
    Komşuları yetişti feryadına üşüşüp
    Garip bir durum vardı,onlar da görmemişti
    Komser de telefonda haberim yok demişti
    Nasıl olur, nereye giderdi ki aniden
    Her tarafı telaşla arıyordu yeniden
    Bu esnada durmadan telefon çalıyordu
    Yasin'in abisinden mesajlar geliyordu
    Ya gönderin çocuğu ya biz gelip alalım
    Böylesi kara günde nasıl rahat kalalım
    Salih tamam ben onu gönderirim diyordu
    Tahsin illa bir tarih konulsun istiyordu
    Anlatamadı gitti içinden geçenleri
    Hem konuşup hem hızla arıyordu her yeri
    Bakıcıyı aradı bakmıyordu cebine
    En sonunda bir haber gönderdi ekibine
    Yusuf için seferber oldu bütün birlik de
    Mardin'i baştan sona aradılar birlikte
    Evvela bakıcının kapısını çaldılar
    Üç günden taşındığı haberini aldılar
    Bütün şüpheler şimdi çekildi üzerine
    Kadın için malumat verdi amirlerine
    Sonrasında soluksuz bütün Mardin arandı
    Hastanede cesetler teker teker tarandı
    Ekiplerce şehirin çıkışları tutuldu
    Yaşam durdu bir anda Yasin de unutuldu
    Mardin Kenan'a döndü Yusuf'u yuttu sanki
    Birileri kuyuda onu unuttu sanki
    Sabaha dek arandı bir tek işaret yoktu
    Bu ıstırap Salih'in bağrına düşen oktu
    "Gardaş emanetine sahip çıkamadım ki
    Yüzüne doya doya dönüp bakamadım ki"
    Günler geçer Yusuf'dan ne haber var ne de ses
    Yusufçuk dönmeyince kahıra düşmüş herkes
    Bayburt'ta da acılar ikiye katlanmış hem
    Bir ocakta iki köz,bir evde iki matem
    Ninesi günden güne eriyip,hasta düşmüş
    Bu karanlık günlerin ışığı dosta düşmüş
    Şingah'tan yirmi yiğit koşup gelmiş Mardin'e
    Bütün Bayburt tutuşmuş yavrucuğun derdine
    Ne bir iz var ne haber bunca zamandan beri
    Zaman durdu saniye geçmez oldu ileri
    Ardı kesilmeksizin telefon çaldı birden
    Üşenerek eline aldı olduğu yerden
    Yabancı bir numara Salih abi diyordu
    Sesi boğuk geliyor bazen kesiliyordu
    Dedi ki "Duydum meğer Yusuf'u aramışsın
    Gece gündüz demeden her yanı taramışsın
    Merak etme ben onun annesiyim bilinsin
    Amcası alır diye istemedim bulunsun
    Yanımda afiyette, bakmayın kusuruma
    Ailemin yanına döndüm ben Erzurum'a"
    Başından kaynar sular aktı Salih'in birden
    Telefonu fırlattı duvarlara sinirden
    Öfke,sevinç ve hüzün derin indi bağrına
    Hem mutluluktan uçtu,hem çok gitti ağrına
    Şehidin emaneti çıkmıştı gün yüzüne
    Şimdi doyabilirdi gönlündeki hüzüne
    Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar

    Önder Eryılmaz
    Bayburt
    12.06.2018
  • Yar.3: 13 RAB Tanrı kadına, "Nedir bu yaptığın?" diye sordu. Kadın, "Yılan beni aldattı, o yüzden yedim" diye karşılık verdi. 

    Yar.3: 14 Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, "Bu yaptığından ötürü Bütün evcil ve yabanıl hayvanların En lanetlisi sen olacaksın" dedi, "Karnının üzerinde sürünecek, Yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. 

    Yar.3: 15 Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu Birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, Sen onun topuğuna saldıracaksın." 

    Yar.3: 16 RAB Tanrı kadına, "Çocuk doğururken sana Çok acı çektireceğim" dedi, "Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, Seni o yönetecek." 

    Yar.3: 17 RAB Tanrı Adem'e, "Karının sözünü dinlediğin ve sana, Meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için Toprak senin yüzünden lanetlendi" dedi, "Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. 
  • bak bu şey, elini üzerine koyup; ‘bak burası iz’ diyebileceğin bir yara değil. ‘bak burası kül’ diyebileceğin. burası acıdı. burası yandı. diyebileceğin bir yara değil. başkasına öptürerek geçirebileceğin bir ağrı değil. anne şefkatinin her zaman yaptığı gibi göğsünden kopartıp atabileceği bir yara, bir ağrı, bir gâm, hiç değil. kilometrelerce koşmana gerek kalmadan bacaklarındaki tüm gücü. kırk gün dayak yemene gerek kalmadan içindeki tüm cesareti. bir kalabalık tarafından aldatılmana gerek kalmadan içindeki tüm güven duygusunu. infaz edebilecek bir his bu. çiviyle sökebileceğin bir çivi değil işte. ‘çocuk, her kim böyle bir yarayı öpmeye kalkarsa geçsin diye; dudakları parçalanacak onun’ da demez kimse sana böyle durumlarda. empatisi yapılamaz her acının. seni, dayanamadığın bir ağrı bahanesiyle bir kaçışa başlatıp; peşine, içinde sevgi kalan her tanıdığını sürükletecek bir his bu. kızgınlığından kör edecek belki seni. kalbin kuduzluğu başlayacak. öldüreceksin belki birilerini içinden de olsa. bak, kimseye neler olduğunu anlatamayacağın bir sızı bu. sana gözünün yaşına bakmadan tecavüz edip, içine; milyon tane dilinle atamayacağın cümle bırakacak bir his bu.


    bak, bu. kimseye, ben şimdi ne yapacağım diyemeyeceğin bir duruma sokacak seni. ki belki sen çoktan girmişsindir ve bu yüzden hiç konuşmuyorsundur.


    çünkü, istenmemek sancısı bu. istenmemenin ağrısı bu. hiçbir şeye benzemiyor. değil, mi?
  • Zararı yok, dedi kız, kısa parmaklıya. O vakit yazmayı büsbütün bıraktı kısa parmaklı. Öyle demişti ki kız: zararı yok. Kıza baktı kısa parmaklı. Sadece haplarımı içmek için, dedi kız yine sıkılgan; gözleri fincanındaydı. Zararı yok, soğuk olsun. Başınız mı ağrıyor, diye sordu kısa parmaklı. Hayır, dedi kız yine sıkılgan; gözleri fincandaydı. O kadar uzun süre fincanına baktı ki, sonunda kısa parmaklı elindeki kurşun kalemi masanın üzerinde tıklatmaya başladı. Bunun üzerine gözlerini kaldırıp ona baktı kız. İntihar etmem gerekiyor da. Başımda ağrı yok. İntihar etmem gerekiyor da. Ve bunu öylesine söyledi ki, sanki on-bir-treniyle gidiyorum der gibi.