• E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • ''Ağrı Dağı Efsanesi, binlerce yıllık derin bir sevdanın öyküsü. Efsaneye konu olan Bayazıt Valisi Mahmut Paşa’nın kızı Gülbahar ile çoban Ahmet’in acı aşk öyküsü şöyle: “Çoban Ahmet’in evinin önünde bir beyaz at durur. Geleneğe göre; at 3 kere yola bırakılır, üçünde de geri gelir ve aynı kapıda durursa o evin erkeği atın sahibi olur. Beyaz at 3 kere geri dönerek, çoban Ahmet’in olur.
    Bayazıt Valisi, kendisinin olan atı geri ister. Töreye göre atın artık Ahmet’in olduğu söylenince paşanın adamları köyü ateşe verirler ve Ahmet’i yakalayarak saraya götürürler. Ahmet’i gören paşanın kızı Gülbahar ona aşık olur. Gece olunca Gülbahar zindana gider ve Ahmet’i görmek ister. Zindancı Memo, Gülbahar’a aşıktır ve bir tutam saçını vermesi durumunda Ahmet’i göstereceğini söyler. Gülbahar, Ahmet’i görmek için belindeki hançerle saçını keserek Zindancı Memo’ya verir.
    Köylüler de atı paşaya verirler. Ançak Paşa, Ahmet’in öldürülmesi için atın kendisine ait olmadığını söyleyerek, idamını ister. Bunun üzerine halk ayaklanır, ayaklanmadan korkan paşa bir şart koşar. Ağrı Dağı’nın tepesindeki ateşi getirirse Ahmet’in canını bağışlayıp, kızı Gülbahar ile evlendireceğini söyler.
    Binlerce yıldan beri Ağrı Dağı, ateşini çalmaya gelenleri yutmaktadır. Ahmet, dağa çıkarak kutsal ateşi paşaya getirir ve Gülbahar ile evlenir. Ama gerdek gecesi yüreğine kurt düşen Ahmet, Gülbahar’a zindancı Memo’ya ne verdiğini sorar. Bir tutam saç verdiğini öğrenen Ahmet kıskanır ve yatağının ortasına bir hançer koyar. Törelere göre, kadın eğer kendini suçlu buluyorsa hançeri bağrına saplayarak ölümü seçer. Eğer kendini yalnızca erkeğine vermişse bu kez hançeri kocasının bağrına saplayarak öldürür.
    Sabaha dek uyuyamayan Gülbahar, Ağrı Dağı’nın doruğundaki ateşin yeniden alevlendiğini görür ve zamanın geldiğini anlar. Hançeri olanca hızıyla gerdeğe giremeyen kocası Ahmet’in kalbine saplar. Efsanedeki aşkın kutsallığındaki değer, bu temiz sadakat anlayışıdır.”

    https://sbhtmydyvz.blogspot.com/...agri-ishak-pasa.html
  • Gece, yıldızların parlamadığı bir gece. Beklenenin gelmediği kör bir gece. Mazinin küllerinde fırtınalar neden bu denli şiddetli? Kör bir oda, anılarla dolu bir ev, sessiz ve soğuk bir dağ başı. Rüzgâr aç kurtlar gibi uluyor. Yağmur yağıyor, yaşama hevesinin inmediği, çiçeklerin büyüyemediği bir iklim. Burada menekşeler yalnız açar ve yalnız başına kurur. Hasta bir hayvan ağzının parçaladığı menekşeler. Unutulan her menekşe kaderin kucağında. Asırlardır kaderin oyuncağıdır bu menekşeler.

    Ey beklediğim meçhul dost, meçhul sevgili, meçhul arkadaş! Uyumak istiyorum. Ama her şey kımıldıyor, kımıldayan her şey bana acı veriyor. Yaşamak istiyorum. Oysa hafif bir rüzgarın esintisi bana acı ve ağrı vermek için yeterli. Fırtına esiyor, dışarıda değil beynimde. Toprak toz gibi savruluyor, yer yarılmış, beynimi yiyen bir ur, gözlerime serpiştirilmiş bir heyula. İçim korkuyla dolu. Korkularım adım atmama izin vermiyor. Ey beklenen ne zaman söndüreceksin bu alevleri, bu çılgınlığı, bu karanlığı? Kendi kucağında kendini uyutan bir gelincik. Çürüyor, taptaze bir gelincikti. Yanı başımda, çamur içinde. Ölmek istemiyor, ama ölüyor ve ölüm aç bir kurt gibi kovalıyor. Her kımıldayan şeyin suratında ölüm. Sessiz ve soluğu buz gibi. Bakamıyor, taşa baka baka can veriyor. Taş benim, taş sensin, taş biziz. Bize kim dayanabilir? Sertliğimize kim dayanabilir dostum? Kendi kucağında kendini uyutuyor. Gençti, güzeldi, hayata şehvet ve arzuyla bağlıydı. Kaderin dürdüğü bir defter. Sayfaları kana boyanmış, nefret ve kinle dürülmüş bir defter.

    Tabiat, davetlerin en şanlısı, en görkemlisi: Tabiatta gezinti. Çiçeklerin sırtında alınan yol, hayatın ırmaklar gibi coşku ve heyecanla aktığı tabiat. Kaderin diş geçiremediği bir bahçe, cennet bahçelerinden kopup gelen bir parça. Çağlayanlar gibi akan güller, menekşeler, laleler, sümbüller, karanfiller... Bülbülün bostanı, gülistanı olan tabiat. Tabiatın renk cümbüşünde bir daha uyanmamak üzere uyumak istiyorum. Ama bütün bunlar acı, çile dolu bir rüya oluyor. Rüyalarım uçuyor sonra balyoz gibi başıma düşüyor. Irmaklar duman oluyor, çayırlar kuruyor, güneş kararıyor, anıları da.. Her şeyi öldüren habis bir ruh dağılıyor etrafa, gülistanım tarumar. Kör bir karanlık, yıldızsız ve aysız bir karanlık. Gölge, vecih, keder.. Tabiatım, canavarlarla dolu bir yuva. Dünya bir gözyaşı vadisi, bir kahır bir hayıflanış.. Sonra? Sonrası beklemek.. Cehennem de olsa beklemek.

    Her ev bana bir veba gibi geliyor. İnsanı yaşlandıran, öldüren bir veba. Doğaya kaçıyorum. Suyun azizliğine, toprağın rahmetine, havanın merhametine, yağmurun yumuşaklığına koşuyorum. Doğanın sımsıcak rahmine kaçıyorum. Kelimelerin olmadığı, yanıltan anlamların olmadığı bir cevher bir varlık bir yokluk anlamının beni sarıp sarmaladığı o sımsıcak doğanın rahmine… Rüzgâr essin, toz savrulsun, kül soğusun, ruhum hepsine karışsın… Ben neden böyleyim sevgili? Hücresinde kendini uyutan mahkûmlar gibi bir yalnızlık ve unutulmuşluk. Hayatımın her adımı bir korku bir hüzün yumağı. Korkularım normal korkular değil. Vicdanımın çalınması korkusu, merhametimin çalınması korkusu… Bir şarkı kadar dinlemediler beni… Bir ayetten daha az bir yanım mı var? Ayet, tanrı sözü ise ben hem tanrı sözüyüm hem tanrı ruhuyum hem tanrının kanıtıyım… Neden beni dinlemediler…

    Dönmeliyim, ama nereye? Annemin tertemiz, sıcak rahmine, dinginlik veren rahim, sığınak olan rahim... Fırtına dindi mi? Bilmiyorum. Fırtınanın dinmesinden de korkuyorum ya... Varlığım bir pazara atılıyor... Can pazarına. Kan pazarına değil, ruh pazarına.. Pervaneyi nasıl kıskanmayayım? Ateş bir kucaklayıştır onun için, bir ermişlik, bir ümit, bir dinginlik, bir sonsuzluk... Rüya üzerine kâbus, kâbus üzerine gerçekler. Bir meçhul şeyi bekliyorum. Neyi bekliyorum bilemiyorum...

    Geceyi beklediğim için yıldızlar görünmedi. Vahşi bir akbaba gibi bekler beni geceler. Etime ve kanıma susayan geceler ve kaderin kara tırnakları. Ama geceler ne kadar çullanırsa çullansın üzerime. Geceleri daha güçlüyüm, daha cesur, daha vahşi. Korkuyorum günlerden. Geçmeyen günlerden, bir mezar sessizliğinde geçen günlerden korkuyorum. Vahşi, yaralı ve soğuk çehremi görmelerinden korkuyorum. Kimse yok etrafımda. Gereksiz bir eşyayım, kullanılmış ve atılmış bir eşya.

    Bağırmak yaşamaya isyandır, başkaldırıdır. Yani yaşamla uyumlu olmaktır, olmaya çalışmaktır. Bağıran yaşıyor, yaşayan seviyor. Susan ölüyor, çürüyor, siliniyor. Sevmek görmektir, duymaktır, hissetmektir. Yaşamak istiyorum. Oysa başımda kuşlar uçuyor. Nerden geldikleri nereye gittikleri belli olmayan vefasız kuşlar. Bağrımda yanan, aydınlatan bir güneş olmadığı için mi konmuyorlar? Rüyamda berrak bir nehrin kenarında soyunuyorum. Dupduru ak pak sulara bırakıyorum kendimi. Sonra kayboluyorum. Sonra, sonrasız... Artık manasız bir heykelim. Bulanık ve karanlık akıyor günlerim... Büyülendim.

    Ellerim sararmış buğday başaklarında geziyor, kökü ölmüş bir buğday başağı. Ölümün örtüsünü kaldırdığında bir yaşam doğuyor içeriden. Sarı bir yaprak döne döne, yavaş yavaş kuyuya iniyor. Kuyuya bakıyorum, kuyu içime geçiriyor bütün derinliğini. Kuyuda bir siluet. Vahşi bir hayvanın silueti. Ellerimde ışığına güvendiğim tek bir fener yok. Eski bir yoldaşı hatırlıyorum. Şehirler, köyler, kasabalar ve uçsuz bucaksız bozkırlar geliyor hafızama. Kafamın içinde binlerce ses yankılanıyor. İsimler, insanlar, sevgilim ve dostum. Ben neden çöldeyim? Vaha deyip beni buraya gönderen kim?
  • 17. Yüzyıl seyyahlarından Polonyalı Simeon, Fırat’tan bir gece vakti geçince yıldızların suya vuran şavkı için “Tanrı’nın kızları Kürdistan’da yere inmişti” der. Ağrı Dağı’na ilk tam tırmanışı 1829’da gerçekleştiren R. Parrot, “Tanrı’nın azameti bu dağ ile yerde göründü” diyor.

    Cudi Dağı’na inen Nuh’un gemisi ve tufan, bütün bir anlatı tarihinin en büyük efsanesidir ve kurtarıcı olan ilahi ferman burada yeniden başlayan hayatın filizidir. Güvercin Navus’un ağzındaki zeytin ağacının dalı, yeryüzündeki cennetin, Kürdistan’ın varlığının habercisidir.

    Gılgamış’ta, yedi dağın içinde sedir ormanlarıyla kaplı Kürdistan’ın adı bir varyantta Tanrının Ülkesi iken bir diğerinde Ölümsüzlük Ülkesi’dir ve ölüm de ölmemek için burada saklanmıştır.

    Memê Alan’ın Berazî varyantında Allah’ın katından üç peri kızı, güvercin postları giyerek devler ülkesinin başkenti Cizîra Boxtan’a inerler. Aşk ve Allah, Kürdistan’ın mağribinde bir araya gelirler ve sevgililer üzerine yağarlar.

    Babil hükümdarı Boxtanlı Nasır (Buxtunnasır, Buxt-i Nassar, Nabukadnazzar), uzak düştüğü ülkesine benzesin diye asma bahçeleri ve içindeki güzellerle bir cennet kurmak istedi. Melayê Cizîrî,  “Gulê baxê Îremê Bohtan im / Şebçeraxê şevê Kurdistan im” (Botan’ın İrem Bağı’nın gülüyüm, Kürdistan gecesinin şebçerağıyım) derken devlet sarayı olan Birca Belek’in hasbahçesi Îrem’den değil, muadili Allah’ın cenneti olan, Kürdistan’dan bahsediyordu.

    Yaklaşık yirmi yıl önce Piranşar’dan yola çıkmış, kötü bir yoldan Hecî Umeran’a geçiyorduk. Soğuk bir Kürdistan sonbaharıydı. Bir şarkı vardı araba teybinde. 90’lık bir kaset, arkalı önlü hep aynı şarkı. Yılan gibi kıvrılan yollardan, derin uçurumlardan sonra Çoman’a ve oradan Soran’a inerken, çok sonraları Hani Muctehidi olduğunu öğrendiğim o ses, şehri için söylediği şarkıda “Ey Kürdistan’ın gelini, melekler durup dinlenir senin göğünde” diyordu.

    Çıkmıyor aklımdan. Ama öncesi var.

    Ülkemizdeki efsunî hakikat şiirden ötedir. Hakkâri dağlarından Herkî bir rehberle Mizûrî ve Berojî mıntıkasına geçerken bedenimi saran halden nutkum tutulmuştu. Ruyizemin, toprağı ve taşıyla sonsuz ruha ulaşmak için göğe kubbeler şeklinde yükselmişti. Nefesimin kesildiği her an, suskunluğumu içimden kopan bir dize bozdu: “Kim olduğunu unutmasın diye Allah, Kürdistan’ın kalbine dağları koydu.”

    Çünkü “Allah” fikri Kürdistan’da doğmuştur.

    Tektanrıcılık, Kürdistan’dan İbrahim aracılığıyla güneye taşındığında bu, salt bir mit üretme girişimi değil, bütün varidatı açıklamaya çalışan (ve yeten) bir fikrin sonucuydu: O, vardı. Kelam (söz-logos) onunla var oldu. Ol dedi ve önce ışık, sonra su var oldu. Sonra suların arasından yükselttiği bir kubbeyle Kürdistan’ın dağlarını var etti ve suları sulardan ayırdı (Tekvin, Bab 1, ayet 6).

    Bu şairane döngü, durup dinlenmeden çıkıyor önümüze: Allah fikri Kürdistan’da doğdu, o fikir Kürdistan’ı merkeze koydu. Sami göçlerinin ardındaki motive edici fikir Kürdistan’ı her ne kadar perişan etmişse de çok kıymetlidir: Çöl Arapları’nın masallarındaki cennet, kuzeyde ve Kürdistan’daki tarım alanlarının arasındadır ve tanrı Kürt dağlarının tepesinde oturmaktadır.

    Tevrat’taki kutsal nehirler Kürdistan’dadır: Pişon (Kızılırmak veya Munzur), Gihon (Ceyhun veya Aras), Dicle ve Fırat. Kuran’da cennet, altından ırmakların aktığı bir yerdir (Bkz: Bakara Suresi).

    Necm Suresi’nde de bahsedilen ve peygamberin Miraç’ta gittiği makamlardan Cebrail’in makamı olan Sidretül Münteha’da topuklarını bastığı yerden Fırat ve Dicle akar. İslam tasavvufunda bunlar ikisi zahir ikisi batın olmak üzere dört nehir olurlar, tıpkı Tevrat’taki gibi. İlginç olan bu anlatıda Sidre ağacının isminin bu kadar net korunmuş olmasıdır zira Gılgamış’ta Kürdistan sedir ormanlarıyla kaplıdır ve Sidretül Münteha’nın çevirisi “sonsuzluktaki sedir ağaçları”dır. Arapça lehçelerinde Sidre isminin aynı zamanda kiraz ve zeytin ağacı anlamlarına da geldiğini belirtmekte fayda var, çünkü buradaki gönderme bizi Nuh’un zeytin ağacına da götürür. 

    Bu literatür bu yazıya sığmayacak kadar geniştir ama hatırlatılmalı ki François Xavier Lovat’ın harika fotoğraflarla yansıttığı coğrafyamız ve dağlarımıza dair kitabının isminin Kurdistan: Land of God / Kürdsitan: Allah’ın Ülkesi olması da Der Spiegel’in kapak yaptığı Girê Miraza (Göbeklitepe) ile ilgili haberi “Adem ile Havva’nın cenneti bulundu” olarak vermesi de bu literatürün günümüzdeki devamıdırlar.
  • “Lili emzirmiş nenemi. Tek memesiyle. Ölmeden hemen önce.”
    Toprağın ve suyun diliyle arınmanın erdem olduğu zamanlardı. Doğuştan tek memeli doğmuştu Lili. Yirmi yıldır da çocuğu olmuyordu Lili’nin. Köyün deneyimli yaşlı kadınları kendisine ikiz çocuk doğuracağını söylediklerinde gözlerinden yaşlar gelmişti. Hasetliğin ne olduğunu iyi bilirdi. Neden sonra farkına vardı: neredeyse kendisinin boyundaydı çocukları.
    Bebeklerini kollarına aldığında odanın içindeki kadınlar zılgıt seslerini çıkarttılar.
    Xaco müjdeli sesi duydu. Sevdiği kadın olan Lili’yi kaçırmayı düşündüğü o lanet geceyi gözlerinin önüne getirdi.
    Önce siyem siyem başlayan, daha sonra sağanak bir yağmura dönüşen, yıldırımların kendisinin canını değil de köyün bütün kızlarının hayal ettiği güzeller güzeli ağbisi Yusuf’un canını alan ve onu yakıp kül eden geceyi…
    Hükmü kesindi Xaco’nun. Kaçıracaktı kendisi gibi cüce olan Lili’yi. Kalabalığın ağbisinin cenazesiyle ilgilendiği günü fırsat bilip yıllar sonra o köylerde yaşayanların define aramak için henüz derin çukurlar kazmadığı dağlardan ve tepelerden geçerek sevdiği kadının köyüne gitti. Lili’nin hık mık etmediğini görünce, sırtında bir kamburla zamanın sonsuz bahçesinde soluksuz dolaşan bir derviş gibi hissetti kendini Xaco.
    Evin önündeki kalabalık, müjdeli sesi duydu ve sevinçten birbirlerine sarıldılar. Köyün delisi Çerçi lakaplı Rızo da koşarak kalabalığın yanına geldi. Güldü, zıpladı ve “Azrail’i gördüm. Azrail’i gördüm,” diyerek sevindi. Kalabalık, Çerçi’ye bakarak kahkaha attı. İçlerinden biri alay edercesine “Azrail nerede Çerçi?” dediğinde bir patlama sesi geldi. Kireçlenmiş ağaçlara bağlanan siyah atlar ön ayaklarını havaya kaldırarak şaha kalktılar. Gökyüzüne doğru yükselen kesif duman bulutunu göstererek “Bak işte orada Azrail. Bak işte orada,” dedi Çerçi. Herkes sustu. Susmak en pahalı cümleydi şu hayatta. Yüzüne kan sıçramış bir rüzgâr, topladığı yanık et kokusunu köyün içine doğru sürükledi. “Yakın köylerden birini yaktılar herhalde,” dedi köyün imamı. Mermi seslerine karışmış sapır sapır dökülen masum insanların çığlıkları kırk beş kilometre ötedeki Kartevin dağında yankılandı. Uğultu. Gittikçe büyüyen meşum bir uğultu…
    Astımı olan köyün yanık sesli dengbeji Garabet, o gece havaya dağılan barut kokularıyla ölmeden önce kadim zamanların bilgeliğini taşıyan bir türkü yakmıştı, içinde Lili olan. İçinde insanlık olan! Ve o gece herkes izbelere saklandı; kimse başını yastığa koymadı. Kanın uyumadığı bir coğrafyada insanlar başını yastığa rahatça koyamazdı. Yüzünü kanla yıkayan bir derenin ölüm cömertliğinden kendilerine düşen hisseleri bekledi her biri.
    Tan vaktiydi ve askerlerin yakın köylerde yaktığı ateşlerin kıvılcımları sönmek üzereydi. Ellerinde mitralyöz ve süngülerle yaklaşan bot sesleri… Ayaklarının altında, kuruyan bir dal parçasının çürümüş birer kemik gibi çıtırdamasıyla duraladı bir asker. Etrafına bakındı. Hanım’ın yeni doğan bebeklerinden biri ağlamaya başladı. Sesin geldiği yöne doğru ilerlediler. İlerlerken evleri yaktılar. Askerin biri sevinçle geldi. Elindeki ziynet eşyaları gösterdi. “Bak bu küpü şu evden buldum,” dedi, “evin önündeki tandırın içine gömmüşler.” Bundan böyle her yeri arayıp işe yarar bir şey bulmayana kadar yakmadılar hiçbir evi. Geride karnesi kırıklarla dolu bir çocuk devlet kaldı.
    Yakılan evlerden yükselen dumanlar bulutlara yaklaşıyordu. Gördüğü “her şey devletten uzak bulutlara yakın”dı. Gözlerini kısarak baktığı kapının deliğinden askerlerin kendisine doğru gelmek üzere olduğunu anladı Lili. Penceresi sonsuzluğa bakan evlerin telaşı kapladı bedenini. Zayıf bir akarsuyun iki kolu gibi akan yerdeki kanlara baktı. Baktıkça ağlayan koyungözlü bebeğinin ağzına memesine sokarak kaçmaya başladı. Sonsuz bil çöl gibi savurduğu saçlarının her telinde kanlı bir ayet yazılıydı Lili’nin. Arkasından yükselen dumanların gölgeleri daireler çizerek değişik suretler düşürdü önüne. Karnında hissettiği bir ağrı daha fazla uzaklaşmasına izin vermedi. Bir limana demir atamayan yorgun gemiler gibiydi. Saklanacak yer baktı, göremedi; gördü, ama fazla bakamadı: Cesetleri üst üste istifliyorlardı. Ve kararını vermişti: Cesetlerin altına saklanacaktı. Memesini emzirdiği çocuğu uyumuştu… Yakılan evlerin arkasından dolandı. Hacı Bahaddin’in ağılığından yükselen dumanlara baktı. Can çekişmekte olan koyunların hırıltılarını dinledi, ama bilemedi... Bebeğinin kafasından avuç içlerini geriye çektiğinde farkına vardı. Dinlediği hırıltılardan biri bebeğinden gelmişti oysa. Korkuyla ne kadar süredir ağzında tuttuğunu bilmediği memesinden gelen sütler boğmuştu yavrusunu. Nasıl bir çığlık attı, elinden uçtu koyungözlü bebeği. Cesetlerin üzerine düştü ve yuvarlanarak aşağıya doğru kaydı. Yüzüstü yerdeydi şimdi. Yüzünü çatlamış bir toprağa saplayarak intihar eden solmuş bir çiçek gibiydi. Hafızasının sonsuz derinliğinin kuytusunda bir yara kaldı Lili’nin. Merhemin yükünü kabul etmeyen gururlu bir yara! Lili o gün, o saatte delirmişti. Hiçbir şey delirtmemişti oysa onu bu yaşına kadar. Ne yirmi yıldır çocuklarının olmayışı ne de cüce olması sebebiyle kendisiyle edilen alaylar. Hiçbir şey!

    Aydın Aldırmaz
  • Her zamanki gibi yine geç kalmıştım. Gerçi bu sefer sebeplerim vardı ama olsun geç kalmıştım ya başka bir şeye gerek var mıydı? Yapacağım yolculuğun yarı yolda arabamın yanması ile otobüse binme ihtimalini düşünememiş olmamı Tanrı’nın üstüne atamazdım ya. Bu büyük bir saçmalık olan yolculuğu ben tasarlamıştım da benim haberim yoktu sanki.

    Her şey gerzek bir arkadaşımın yapacağı düğünün yaşadığı kentte değil de yenge diyeceğimiz kadının aslında memleketi de olmayan Ankara'da yapma kararıyla başladı. Gerzekte olsa arkadaşımdı, sade arkadaş olsa neyse derdim gitmezdim ama yakın olunca ve İstanbul dan da Ankara'ya gidememe bahanesini uydurmak zor olacağından - zor diyorum çünkü pazar günüydü - mecbur orada olacaktım. Böyle başladı büyük maceram. Şimdiye kadar her şey normal gözükebilir gözünüzde ya da fikir dünyanızda, bu doğal çünkü bende de her şey güllük gülistanlık idi. Şimdi size bana göre dünyanın en korkunç, en komik, en saçma ve en dramatik yolculuğunu anlatmadan önce biraz daha detaya girmek istiyorum. İstiyorum çünkü benim o otobüse binmekte hiç bir suçumun olmadığını, benim otobüs yolculuklarından nasıl nefret ettiğimi bilmenizi istiyorum.

    Otobüsleri hiç sevmem ve mecbur olmadıkça otogara yakın yerlerden bile geçmem ki yanlışlıkla kendimi bir otobüsün içinde bulmayayım. Saçmalama dediğinizi duyar gibiyim ama sizde biliyorsunuz ki otogara adımınızı atar atmaz yüzlerce insan - en azından benim gözümden öyle - sizi bir otobüse bindirmek için bir tek omuzlarında taşımadıkları kalmıyor. Siz Kars'a gidecekseniz birden kendinizi Van otobüsünde bulabilirsiniz. Büyülü bir dünyaya adım atar gibiyken tüm otogarlar, nasıl olurda sağlıklı karar verebilirsiniz ki? Tüm bunları göz önünde bulundurun ve benim nefretimi anlayın, eğer ki hala bana hak veremiyor iseniz size bin bir adet neden daha sayabilirim ama şu an buna tahammülünüzün olmadığını hissedebildiğimden bu mevzuyu kısa keseceğim. Kıssadan hisse olarak benim nefretimi, haklı ve ya haksız olduğumu bir kenara bırakarak anlayın şimdilik.

    Uzun uzun anlatarak kafamıza ağrı vermeyi bıraktığıma göre artık bu vehim olayın biraz detaylarına girebileceğimi düşünerek, değerli vaktinizi almak istiyorum çünkü bundan hiç pişman olmayacağınıza kalıbımı basarım.

    Düğün demiştik ya işte ben bu haberi alır almaz, sevmediğim bu Ankara kentine nasıl gideceğim üzerine kafa yormaya başlamıştım. Bir çok alternatifi olan bu yolculuk için bin tilkiyi beynimde toplamıştım. Arabam var eyvallah ama o kadar yolu tek başıma gidip gelmek istemiyordum. Bunun için gelebilecek ve düğün sahibini tanıyan ve Ankara'yı seven İstanbul da yaşayan tek arkadaşıma haberi bir telefon görüşmesinde anlattım. Mantık çok basitti, gideceğim gelirsen arabayla gideriz, gelmezsen otobüsle yada hızlı trende gideceğim dedim. Çok da üstelemiyorum çünkü zaten gelir, gelmezse de iki küfür ile ikna ederim diye düşünüyorum. Aldığım cevap Gandalf’ın üçüncü günün şafağında doğudaki dağlara bakın gibi bir cevap olunca tamam dedim gelir bende otobüs ilen gitmem dedim. Kafamda bitirdim bu olayı ta ki yolculuk zamanına iki gün kala, ne yaptın diyince aldığım olumsuz cevap sonrası beni sıkıntı bastı. Burada onun hiç bir suçu yoktu çünkü geçerli bahanesi vardı ama ben size bu bahaneyi anlatarak zaten bayadır geciktirdiğim ve can kulağı ile dinlemek istediğiniz bu enteresan yolculuk için sabır taşınızı yıpratmak gibi bir budalalığa girmeyeceğim.

    Arabam yandı demiştim ya onu anlatayım ve sonra içinden çıkılması o zor otobüse döneyim. Evet o olumsuz cevabın ardından sonraki gün yani Ankara'da olmam gerekenden önceki gün birkaç aydır görüşmediğim bir arkadaşım, yani konuyla hiç bir alakası olmayan bir arkadaşım arayınca yarım Ankara'ya gideceğimi gelmek isterse beraber gidebileceğimizi ve düğün ayrıntısından da bahsettiğim halde kabul edince bütün taşlar araba ile gideceğim kısmının altını doldurdu.

    Öğlen saatlerinde buluşup araba ile yola çıkacak idik ki hemen hemen tüm ayrıntıları anlatmayacağım bazı pürüzlere rağmen zamanından bir saat sonra yolumuza koyulabildik. Buraları hızlı geçeceğim çünkü beni dinlemeyi bırakacağınızı aklıma getirmek bile istemiyorum. Neyse her şey eğlenceli ve güzel gidiyor iken Düzce yakınlarında hiç sebep yok iken arabanın duman alması ve bununla beraber kenara çekip durmamız bir oldu. Kısaca arabanın yandığını, söndürdüğümüzü, çekici çağırıp arabayı servise çektiğimizi söyleyip diğer teknik detayları bir tarafa bırakıyorum çünkü sonrasında başıma gelen olayların yanında bu macera bir hiç kalacak.

    Araba yanınca arkadaş ile Düzce otogarına gidip o İstanbul'a ben Ankara'ya yollanmaya karar verdik.

    Ben yediveren turizmin kt1000 sefer sayılı otobüsüne bilet buldum. Cam kenarı yirmi numaralı koltuk dedi bileti alırken karşımdaki yazıhane çalışanı. Cam kenarı yer verdiği için sanki teşekkür etmemi bekler gibiydi. Allah'tan teşekkür falan etmedim çünkü bu geri zekalı yolculuğun sonrası o teşekkürü geri almak için o geri zekalı görevliye içimde kalmasın diye gidip kafayı atardım.

    Yaklaşık kırk dakikası kalan otobüsü gidip peronlarda beklemeye koyuldum tabi o sıra arkadaşı yolcu da ettim çünkü benden önce yola çıktı. Kendi kendime başıma gelen bu saçma sapan durumu özetlerken otobüs geldi. Üstünde Hatay’a gittiğini belirten tabelayı görünce ne olur olmaz diye, daha sonra adının Şevket olduğunu öğreneceğim muavine doğru otobüs olup olmadığını sordum ve bu otobüsün benim beklediğim o otobüs olduğunu öğrenince yerimi almak için ön kapıdan bindim. Ön koltukta oturan ve yerli olmadığını - soğuk bir memleketten olduğunu düşündüğüm çünkü bembeyaz bir teni vardı - anladığım kadından ister istemez gözümü alamadan ilerledim. Yüzündeki endişeyi okuyabilecek kadar incelemiştim. Bir turistin bu kadar endişeli olması garibime gitse de, az ilerdeki rastafaryan papaz kılıklı olan kişi aklımda ki tüm düşünceyi silip süpürdü. Daha birçok dikkat çekici insan ile ilk defa bir otobüse binmiştim. Neyse ki yanımda oturan genç yaşıtım normal bir insana benzediği için moral buldum. Otobüs harekete geçince daha önce yine böyle bir otobüs yolculuğunda yazdığım ve her otobüse binişimde aklıma gelen, sizin ile de paylaşmak da sıkıntı görmeyeceğim şu şiirimi açıp okudum;

    Her biri ayrı bir kopuştur
    Her otobüse biniş
    Dağılmaktır yeryüzüne
    Kalamamaktır tek parça
    Her gidiş umutlu olmaz
    Karanlıkta gidersen eğer
    Uzaklaşır yüreğin
    Sahibine doğru
    Umut orada ölür
    Vardığında eksiksindir

    İşte bundan sonra bir süre hüzünlü bir şekilde devam edeceğimi ve hatta belki bir kaç damla gözyaşı dökebileceğimi bildiğim için yüzümü cama dönüp kimsenin görmemesini sağlamak istedim.

    Tüm bunlardan sonra o büyük macera başladı. Yolculuğu istediğim o noktada sonlandıramadığım bu asrın hikayesini biraz da diğer yolculardan dinlemenizde fayda görüp şimdilik susuyorum.
  • Size ölümden bahsederek giriş yapmak istiyorum. Ölüm; ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Ölüm; ölürken bile bazı şeylere özlem duyulmasıdır. Ölüm, doğmaktır. Ölüm, başlamaktır. Ölüm, varken yok olmak değil, varken gerçek olmaktır. Varken yok olunamaz, yoksan zaten hiç var olmamışsındır. Termodinamik yalan söylemiş olamaz sevgilim.
    Üç ay boyunca her sabah geldim ve bahçeden senin pencereni gören bankta senin de beni görme ihtimalini bekledim. Durumun gün geçtikçe ağırlaşmaya başladı. Önce mektup yazmayı, sonra yemek yemeyi, en sonunda da insanlarla konuşmayı bıraktın. İkimiz birden eriyorduk aynı hastane içerisinde, eridikçe etrafımızdaki ışık da eriyordu. Saçlarım gibi kayboluyor, gözlerim gibi kararıyordu dünyamız. Karanlığı sevdiğin için mi oynuyordun bu tehlikeli oyunları sevgilim, bilemiyordum.
    Ziyaret saati bittikten sonra kendimi yine yollara attım. İsmini bilmediğim yollardan koşar adımlarla geçtim. Domino taşları gibi bir bir söndü sokağın ışıkları. Bir bir söndü ümitler. Bir bir ağlamaya başladı çocuklar. Nükleer bombalar atıldı gönlümün ümit santrallerine, sevgilim. Senin yaptığın kâğıttan kuşları yaktılar önce, yazdığın mektupları toplattılar içerisinde umut barındırıyor diye. Ah! Sevgilim, sen bilmiyorsun ama beni çok yalnız bıraktılar.
    Attığım her adımda biraz daha karardı içim. Güldüğüm zaman yanağımda oluşan dünyanın en hüzünlü çukurunu doldurdu belediye çalışanları.
    Gözlerimin karasından sürdüler yağmuru izlemek için koşturduğum camlara. Sırrını bir tek ben bildim bu karanlığın, baktıkça seni gördüm karanlığın ardında. Meğer ne kadar da bir olmuşuz. Meğer bu dünya sen varsın diye dönüyormuş. Durunca oluşan merkezkaç kuvvetinin beni yere çalmasıyla öğrendim bunu. Dizlerimin üzerine kapandım; ağladım, çok ağladım sevgilim. Çağlayanlarca ağladım, ağladıkça çağladım. Bir sokak kedisinin başını okşar gibi sessizce ağladım. İçime bir ağrı saplandı. Bir el tüfek ateşlendi gönlümün ormanlarında. Bir bir yuvalarından havalandı kuşlar. Koşuşturmaya başladı zihnimde ne varsa, dört bir yana. Duvara tutuna tutuna kalkabildim ayağa, bir taksi çevirdim; "Filanca hastaneye" dedim şoföre; "İki sene önceye..." deseydim de yine beni sana getirirler miydi sevgilim?
    Hastaneye geldiğimde çok geçti. Beni o bankta cansız bir şekilde bulmuşlar. Çok zayıflamışım, doktorlar şüphelenmiş, iyi gözükmediğimden bahsetmişler aileme. Son mektubunu aldığımdan beri ilaçlarımı içmiyordum zaten. Ben öldükten dört gün sonra fark edeceklerdi, senin yaptığın kâğıttan kuşların içine baktıklarında. Küçük oyunlar oynamak istemiyorduk sevgilim.
    Ben; Müzeyyen, senin hastane odasında ölü bulunmandan sadece üç saat yirmi yedi dakika sonra, seni beklediğim bankta gözlerimi yumdum bu dünyaya, başım iki derece eğik.
    Ölüm sevgilim, şimdi aynı kabristanda üzerimize düşen kar tanelerini izlemek kadar keder.