"Ama bizim için Tityos yeryüzündedir. O kıskançlık akbabalarının parçaladığı, sıkıntılı iç daralmasının tükettiği ya da başka bir tutkunun acılarıyla yüreği sızlayan aşka gırtlağına kadar gömülmüş insandır. Sisyphos da aramızda yaşamaktadır. Göz diktiği okları ve korkutucu baltaları ele geçirmeye can atan ama her seferinde derin bir üzüntüye yenik düşüp geri çekilen görüntüsü gözlerimizin önündedir. Bir düşten ibaret olan ve asla verili olmayan iktidarı istemek ve onun ardından koşarken habire zorlu angaryalara katlanmak dağın tepesine varır varmaz yere düşüp aşağıya ovaya yuvarlanan bir kayayı büyük bir çaba göstererek dağın tepesine doğru itmek değil midir? Aynı şekilde, nankör ruhumuzun arzularını durmadan beslemek, onu her yıl geldiklerinde bize ürünlerini ve başka başka güzelliklerini getiren ama yine de bizi zevklere duyduğumuz açlığı gideremeyen mevsimler misali asla tatmin edemeyecek zenginliklere boğmak, bence, hiçbir çabanın asla doldurmaya yetmeyeceği dipsiz bir vazonun içine su dökmekle uğraştıkları söylenen, hayatlarının baharındaki şu genç kızların simgelediği şeydir. (...) Ancak yaşamı suçların cezalandırılacağı düşüncesi karartır ve suçların ağırlığı arttıkça korku da artar; zindan, kayaların tepesinden korkunç düşüş, dağlayan demir çubuklar, kavuran zift, boyna geçirilen demir halkalar, cellatlar, ateşte kızgın hale getirilmiş kılıçlar, meşaleler suçun kefaretidir. Bu cezalar yok bile olsa, suçlarının bilincinde olup bunun düşüncesiyle dehşete kapılan insan, acılarının ne zaman sona ereceğini ve çektiği cezaların ölünceye kadar sürüp sürmeyeceğini bilmeden, aksine bunların öldükten sonra ağırlaşmasından korkarak kendini şişleyip kırbaçlar. Kısacası budalaların yaşamı asıl dünyada gerçek bir cehenneme dönüşür." (De natura rerum, III, 978-1024)