• Sahiplik ve aitlik duygusunu yenemeden insanoğlu düze çıkamaz.
    Requiem..
  • Susturamayız. Ne yaparsak yapalım susturamayız.

    Zihnimizde doğan tüm düşünceleri kendi düşüncelerimiz zannederiz. Aslında mahkum olduğumuz şeyin ego olduğunu bilmeyiz. Çünkü ego düşüncelerden kopuk değildir ve biz aradaki farkı anlayamayız. Düşünceler, yaşadığımız çevreden ve tüm insanlığın ortak havuzundan nemalanır ve zihnimize yerleşir. Zihindeki her düşünce egoyla özdeşleşir.

    Ego konuşur! Ego emreder! Ego sakinleştirir! Ego motive eder! Ego harekete geçirir! Ego öldürür! Kendi sınırlarını senin üzerinden korur ve tüm tehditleri ortadan kaldırır. Kendisine rahat hareket edebilecegi geniş bir alan yaratır. Bunu ayaklarıyla nesnel düşüncelerini iterek yarattığı boşluğa saklanarak yapar.
    Kafanın içinde bir ses olup sana, seni anlatır ya da düşmanlarını. Yaratılan bütün düşman algılarının egonun birer yansıması olduğunu fark edemeyiz. Sonucunda kendi düşmanlarımızı yaratırız. Üstelik ego en büyük düşmanın aslında kendi cahilliğimiz, kendi kibrimiz, kendi algımız olduğunu bize unutturur ve sürekli olarak “mükemmelliğimizi” vurgular.

    İnsanın en büyük yanılgısı olaylardaki haklılık paylarının üzerine odaklanmasıdır. Bu yüzde bir de olsa, ego insana fısıldar ve der ki: “Sen haklısın, onlar seni anlayamadılar, zamana bırak ve günü geldiğinde onlara haklı olduğunu göster! ” Siz de olayı kapatırsınız ve gülümseyerek egonun bu düşüncesini onaylamış olursunuz. Bu hiçbir şeyi çözmez, üstelik egonun rütbesini artırır ve sizi de dibin dibine yollar.

    Masum fısıldayışlar, gerçekçi gibi görünen düşünceler bizi yanıltmaya başlar. Olmadığımız bir kişiliğe bürünüp olmadığımız bir hayata soyunuruz. Ego bizi buna inandırır ve sürekli olarak motive eder. Önce hayal ettirir ve sonra gerçek olacağına bizi ikna eder. Egomuza güveniriz, söylediklerini onaylarız ve o suni kişiliği yaşamaya başlarız. Önce kendimize, sonra çevremize, sonra dünyaya yalanlar söyleriz. Bu soyut yalanlar bir yerden sonra tek gerçeliğimiz olur ve biz attığımız yalanlara inanarak yaşamaya başlarız. Ego tekrar tekrar kulağımıza fısıldar, özgüvenimizi ateşler ve gururumuzu hatırlatır. Vazgeçemeyiz artık. .. Saygı, sevgi, şan, şöhret, aitlik duygusu, güven, kabul görme gibi şeyler bekleriz. Ancak dış dünya, içimizde egonun yarattığı dünyayla örtüşmez. İstekler ve beklentiler karşılanmaz. Ego yine devreye girer ve bize, “Sen doğru olanı yapıyorsun, ancak değerli olduğunu onlar anlayamıyorlar!” der. Biz bu düşünceyi yine onaylarız ve kibrimiz ortaya çıkar. Artık hem yalancı, hem gururlu, hem de kibirliyiz. Böyle olunca dış dünyadaki tüm gerçeklikler bir bir bizden uzaklaşmaya başlar. Karanlıkta kalırız ve sürekli olarak etrafımızda dolanıp, “Kimse yok mu?" diye bağırırız. Yalnızlaşırız, karanlığa yumruk atarız, acı çekeriz, herkesi suçlarız, herkesi birer tehdit olarak görürüz. Oysaki en büyük tehdit, en büyük düşman hiç göremediğimiz, daha doğrusu hiç bakmadığımız bir yerde saklanmaktadır. Zihnimizde...
  • Öğretmenler öğrencilerine aitlik,bağlantı,beceri ve fırsat hakkında derin mesajlar iletir.
  • Elbiseler artık sahiplerinin ya da giyenlerin orijinlerini ve hareketliliklerini açığa vurmaktan çok gizler. Bu, görüntünün, görüntü sahiplerini ayırt etmediği anlamına gelmez; tersine, kadınların ve erkeklerin, kendilerine uygun gördükleri referans grubu ile ona göre algılanmayı ve yaklaşılmayı istedikleri kapasite hakkında açık bir duyuru yapmak için yararlandıkları başlıca simgesel araçlardan biri giysilerdir. Giysilerimi seçerek sanki dünyaya "Bakın, ben şuraya aitim, ben böyle bir insanım ve lütfen beni böyle görün ve ona göre davranın" mesajı veririm. Ve seçtiğim bir giysiyle bilgi verdiğim gibi, göz de boyayabilirim; kendimi aksi halde olmama izin verilmeyecek biri kılığına sokabilir ve sosyal olarak dayatılan sınıflandırmadan kaçabilirim (ya da bir süre kendimi gizleyebilirim).
    Zygmunt Bauman
    Sayfa 76 - Ayrıntı Yayınları
  • -SPOİLER-
    Kitap için anarşizmi anarşistlerden daha iyi anlatan, kapitalizmi de sosyalistlerden daha iyi eleştiren kitap desem yanlış olmaz. Sıradan bir roman veya ütopya değil adeta bir siyaset resitali var. Bir yanda mülkiyetin, hiyerarşinin, devletin ve otoritenin olmadığı Anarres; diğer yanda devletin kapitalist veya sosyalist tarzda örgütlendiği Urras...Ne anarşizm kusursuz resmedilmiş ne de devletçi sistemler yerin dibine sokulmuş. Aksine yanlışlarıyla ve doğrularıyla 2 farklı yaşam da gözler önüne serilmiş. Anarşist dünyada da yiyecek treni gecikince insanlarla yiyeceğini paylaşmaya yanaşmayanlar oluyor. Çünkü hayatta kalma iç güdüsü bazen toplumculuğa yenilebiliyor.

    Anarres'te mülkiyet yok. Hatta öyle bir yok ki aitlik eki yok. Annem, babam, odam yok. Anne, baba gibi kelimeler kullanılıyor. Çünkü her aidiyet aynı zamanda tahakkümü ve bireyciliği getiriyor.

    Cinsiyet ayrımı sadece biyolojik düzeyde. Toplumsal tabular yok. Kadınlar da iş hayatında aktif. Evlilik ise yok. İsteyen bir eş bulup onunla yaşayabiliyor ama devlet olmadığı için bugün anladığımız düzeyde bir evlilik oluşmuyor. Cinsellik tabu olmadığı, kadın bedeni de utanılacak bir şey olmadığı için Anarres dilinde küfür yok.

    Toplumsal dayanışma had safhada ve kişilerin yapacağı işler bir bilgisayarla ayarlanıyor. Belirli periyotlarda işler değiştiriliyor ki o kişi işten sıkılmasın ve yapılan iş konusunda haksızlık olmasın. Herkes işlere katılıyor. Tembellik hakkı var fakat toplumda bilinç öylesine çok ki bunun bencillik olacağını düşünerek işlere katılmazlık yapmayı minimuma indiriyorlar. Elbette toplumdan uzakta yaşamak da mümkün. Bu durumda kişi uzaklara gider ve toplumla bağını koparır.

    Özel mülkiyet olmadığı için hırsızlık, hırsızlık olmadığı için de hapishaneler yok. Hırsızlık dışında bir suç işlenirse o kişi toplumdan soyutlanarak cezaya çarptırılıyor. Askeriye yok çünkü hiyerarşi yok. İşte kendilerine Odocular diyen ve 150 sene evvel isyan eden ve Urraslılarca kendilerine yaşamaları için Anarres gezegeni verilen grubun hikayesi bu.

    Fakat bu gezegende her şey kusursuz değil. Açlık tehlikesi her zaman var. İşler sürekli değiştiği için uzmanlaşma ve verimlilik sınırlı. Hatta devlet kurumlarının yerini bir nevi Odoculuk felsefesine sıkı sıkıya bağlı gelenekçilik almış. İşte gizli bir bürokrasinin doğduğunu gören fizikçi Shevek, çalışmalarının burada yayımlanmayacağını anlayarak Urras'a yolculuk eder. Urras'ta ise bambaşka dünya vardır. Paranın ve mülkiyetçiliğin olduğu, kadınların erkekler kadar iş hayatında aktif olmadığı, sosyal sınıfların olduğu fakat bolluk içindeki bir gezegen. Shevek burada özel odalarda tutulur, çalışmalar yapmasına izin verilse de kentin çok dışında çıkarılmaz ama gazetelerden öğrendiği kadarıyla bu ülkede ve bu gezegende de birileri özgürlük için mücadele vermektedir. Bu gösterilere katılan Shevek oradaki devlet zulmünü görünce özgürlüğün zenginlikten önemli olduğunu anlar.

    Aslında kitabın amacı sorgulatmaktır. Anarres'te isteğe bağlı doğal bir çalışma varken; Urras'ta zorlamaya dayalı bir çalışma vardır. Ama nasıl olur da zorlamaya dayalı çalışmayı kabul eder insanlar? Madem bugün kapitalist sistemlerde bu kadar hata var, nasıl olur da o yerlerde bu sistemler devam eder? İşte bunu her satırda hissettirir Ursula K. Le Guin. Yokluğu paylaşmak mı? Varlıkta bile ayrışmak mı? Dayanışma dışında hiçbir şeyi olmayanların özgürlüğü mü yoksa her şeyi olduğu halde daha çok kazanmak için sürekli diken üstünde kalanın gizli esareti mi?
  • Livaneli'nin dili sizi başka diyarlara götürüp o diyarlarda tadının damağınızda kalacağı bilgiler öğrenmenizi sağlıyor. Bu sayede siz de kendi hayatınızda yeni yönler keşfetmiş oluyorsunuz. Elia İle Yolculuk kitabında ise ünlü yönetmen Elia Kazan ile ilgili bir yolculuğa davet ediyor sizi Livaneli. Bu yolculuk fiziksel olarak New York ve Türkiye sokaklarında dolaşırken ruhsal olarak geçmişin, köklerin, sevginin ve saygının yolculuğu aynı zamanda.


    "Elia Kazan, 7 Eylül 1909 tarihinde Kayseri kökenli bir Rum ailenin çocuğu olarak İstanbul‘da doğmuştur. Rum asıllıdır. Asıl adı Elias Kazancıoğlu’dur. Babası George Kazancıoğlu’dur. Annesi Athena ŞiŞmanoğlu’nun köyü Kayseri’deki Germir köyüdür. Ailesi henüz O 4 yaşındayken 1913 yılında Amerikaya göç etti. Elia Kazan New York eyaletindeki New Rochelle’de büyüdü. New Rochelle Lisesinden mezun oldu. Massachusetts’te Williams College’de yüksek öğrenimini tamamladı. Yale Üniversitesi‘nde tiyatro öğrenimi gördü.

    1932 yılında New York kenti’ndeki “Group Theatre”da oyuncu olarak tiyatroya başladı. 1939 yılına kadar burada çalıştı. 1940 yılında tiyatro yönetmenliği yapmaya başladı. Tüm Amerika’da ünlü oldu ve Broadway‘in en iyi yönetmenleri arasına girdi. 1944 yılında sinema filmleri yönetmeye başlamıştır.

    1947 yılında “Actors Studio” adında oyunculuk okulunu Cheryl Crawford ve Robert Lewis‘le birlikte kurdu. Marlon Brando ve James Dean gibi efsane oyuncular yetiştirdi. “İhtiras Tramvayı”, “Rıhtımlar Üzerinde”, “Cennet Yolu” gibi başyapıtlara imza attı. En gözde öğrencilerinden biri unutulmaz filmlerinde başroller verip bir ikon haline getireceği Marlon Brando‘ydu. ‘Rıhtımlar Üzerinde’ ve Tennessee Williams’ın oyunundan uyarladığı ‘Arzu Tramvayı’yla Brando’yu yaratırken, en iyi filmlerinden biri sayılan ‘Cennet Yolu’yla James Dean efsanesini ortaya çıkarttı. Kazan, tanınmamış oyuncularla çalışmayı severdi. Rod Steiger, Natalie Wood, Lee Remick, Warren Beaty gibi isimlerin onunla çalıştıktan sonra yıldız oldular.

    1952 yılında Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’nce (HUAC) sorgulandı. Sinema sanayiinden komünist eğilimli sekiz arkadaşını ele vererek onların kariyerlerinin sona ermesine yol açmıştı. Bunlardan birisi olan senarist Abraham Polonsky, Elia Kazan’ın 1999 yılında onur Oscar’ı alacağını duyunca “Umarım ödülünü alırken birisi onu vurur” demişti. 1999 yılında 71. Akademi Ödüllerinde Yaşam boyu Onur Ödülü’nü, HUAC sorgusu nedeniyle protestolar arasında aldı. Kendisi de Komünist Parti üyesi olan Kazan, Senatör McCarthy’yle işbirliği konusunda hiç geri adım atmadı. 1997‘de İstanbul Film Festivali‘nden Onur Ödülü almaya geldiği sırada Cumhuriyet Gazetesinden Ahu Antmen’e verdiği röportajda konuyla ilgili şunları söylemişti: “Doğru olduğuna inandığım şeyi yaptım. Özür dilemiyorum. Utanmıyorum. Ve beni mutsuz etmiyor.”

    1960-1964 yılları arasında da New York‘da Lincoln Sahne Sanatları Merkezi Repertuar Tiyatrosu’nda yönetmenlik yaptı.

    1960’ların ortalarında tiyatrodan uzaklaşmaya başladı; sinemayı da ikinci plana bırakarak yazarlık yapmaya başladı.

    1988 yılında 7. Uluslararası İstanbul Film Festivalinde seçici kurul başkanlığı yaptı. Ayrıca 1988 yılında yönetmenliğini ve senaristliğini Zülfü Livaneli‘nin yaptığı Uğur Polat, Sevtap Parman, Rutkay Aziz, Menderes Samancılar, Kenan Pars, Fikret Kuşkan‘ın oynadığı “Sis” adlı filmde küçük bir rolde konuk oyuncu olarak oynadı.

    Elia Kazan, 28 Eylül 2003 tarihinde ABD, New York, Manhattan‘da 94 yaşında ölmüştür."

    Roman, Livaneli'nin Elia Kazan'ı New York'taki evine onu ziyaret etmesi ile başlıyor. benim dikkatimi çeken konu ise şu oldu; Evde klarnet çalması bende aitlik duygusunun eksiğini (İstanbul'da doğması ve göç etmesi) hissettirdi. O klarnetin sesi ile olmak istediği yere gidiyor. Belki de Livaneli'den onu Kayseri'ye götürmesini istemesinin nedeni de bu olabilir.

    7 yaşındayken Elia'nın sinemalarından birini izlerken onunla arkadaş olacağını kim bilebilirdi? Bazen kaderin ipini siz ne yaparsanız yapın ördüğünü fark etmek gerekir.

    Eğer Livaneli'nin dilini seviyorsanız bu kitabın sizi başka diyarlara götüreceğine eminim. Ayrıca kitabın içinde bulunan illüstrasyonlar da M.K: Perker'e ait. Bu illüstrasyonlar da kitap ile bütünleşmenize yardımcı oluyor.