sinem meral, 11. Peron'u inceledi.
17 May 23:46 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dedem, Almanya’ya giden ilk Türklerden. Annem 5 yaşındaymış. Bir sabah elinde bir valizle sessiz sedasız çıkmış ve gitmiş. Annem kapı arkasından sessizce ağlatarak gidişini izlemiş. Dedem iki sene boyunca gelmemiş. İki sene sonra yine bir sabah ansızın çıkıp gelmiş. Ev bayram yerine dönmüş. Dört hafta sonra bu sefer, ananemi de alıp gurbete düşmüşler. Beş evladını da ananem beş farklı akrabasına emanet etmiş. Kardeşler birbirlerini görebilmek için evden kaçarlarmış, dayak yerlermiş. Evde hizmetçi olarak kullanılmışlar. Yine bir izin de ( gurbetçilerin tatil için kullandıkları kelimedir izin) çocuklarını da alıp götürmüşler. Annem 12 dayımda 14 yaşında fabrika işçisi olarak çalışmaya başlamış. Şimdi olsa Avrupa ayaklanır çocuk işçi çalıştırmak suçtur diye. Ama en kötü şartlarda kendi işlerinde çalıştırmayı ihmal etmemişler. 1984 yılında Annem hariç tüm ailesi Trabzon’a kesin dönüş yapmışlar. Annem, babam ve Biz 5 kardeş Almanya’da kalmaya devam etmişiz. Neler gördük neler geçirdik. Türk düşmanlığından dolayı ailemiz param parça oldu. 6 kardeşiz. Üçümüz akrabalarımızın yanına Trabzon’a gönderildik. Bir umut işte kesin dönüş yapmak için. Üç kardeşimiz de anne babamızın yanında kaldı. Annem yatağına üç yastık daha koyarmış. Biri Sinem, biri Emre diğeri de Serhat olurmuş. Göz yaşlarını akıtırmış o yastığa. Tam 7 sene böyle geçer. 7 koca sene biz de evlat olarak ayrı ayrı göz yaşı döktük. Karanlıkta annemin babamın silüeti belirirdi. Göz yaşlarım sel olurdu. Ah Gurbet! Ah Almanya! Ne ocaklar yaktın ne ocaklar yıktın.
Almanya da ki Türklerin nam-ı diğer Almancıları bir nebze anlamak için okuyun ve okutun. Az bile yazılmış. O emekçi vatandaşlarımızın nasıl kazandıklarını, kazandıklarını kendileri harcamadan nasıl ailelerine gönderdiklerini, akraba taalukatı gözüyle nasıl yolunacak kaz gözüyle görüldüklerine hiç değinilmemiş bile. Ben doğma büyüme Almanya’dayım. Evlendim Türkiye’ye yerleştim. Ama ta ki kendi çocuklarım olana kadar aitlik duygum hiç olmadı. Bu kitap 60 yıldır göz ardı edilen gerçekleri yansıtıyor. Bu kitap bir tarihi anlatıyor. Gökhan Dumanın yüreğine sağlık. Yolun açık olsun

Başucu kitabın olmak isterdim.
Sana en yakın,
Her gece açıp baktığın,
Sayfalarında dolaştığın,
Kaldığın yeri bir senin bildiğin.
Başucu kitabın olmak isterdim.

Aitlik derdim ben buna,
Ellerinde yaşlanmak derdim.
Vuslatın vücut bulmuş hali derdim.
Başucu kitabın olmak isterdim.

Her gece uğrak yerin olan
Icindekileri bir senin yaşadığın,
Zihnine hakim.
Başucu kitabın olmak isterdim.

Bağ
Ne bir insana bağlılık gösterebiliyordum ne de bir duyguya. Acıyı ve hüznü seviyordum ama onlara da bağlanamıyordum. Mutluluğa zaten inanmıyordum. Düşünüyordum ki, eğer bir yerde mutluluğa dair bir şeyler varsa, burası insanlardan uzak bir yerdir. Ben oraya gitmeyi içten içe isterdim ama yinede gidemezdim. Bilirdim oraya gitmem için bile insanlar arasından geçmem gerektiğini. Buna cesaret edemezdim. Hiçbir varlığa aitlik hissetmeden uzun bir zaman yaşadım. Şimdilerde herhangi bir şeye aitmiş gibi davransam eski düşünceler etrafımı sarıyor ve kendi varlığımdan şüphe etmeye başlıyorum. Hemen oradan ya da o şeyden uzaklaşmam gerekiyor hissine kapılıyorum. Ne yaparsam yapayım bu his beni bırakmayacak ve eğer bu bir sorun ise hiçbir zaman çözümü olmayacak: en sevdiğim şeyleri yaparken bile. Kendi kendine yetebilmeli insan...

(Alıntı)

Murat AVCI, Coşkuyla Ölmek'i inceledi.
30 Nis 21:28 · Kitabı okudu · 14 günde · Beğendi · 9/10 puan

Coşkuyla Ölmek-Şule GÜRBÜZ
Kitabın ilk sayfalarını okur okumaz şahsına has, uzun, katmanlı cümlelerle karşılaştım. Şule Gürbüz’ün önceki kitaplarından da bildiğim ve çok da sevdiğim ince bir mizah anlayışı ve ona eklenmiş iğnelemelerle çok güzel bir okuma yapacağım belliydi.
Başlangıçta Hayri İrdal’ın kavrayış ve kabullenişine benzer bir anlayışla, hayata ve yakın çevresindekilere geriden, yukarıdan bakan bir karakterin gözlemlerini okuyorak, tutarsız, (belki biraz da saçma) ama süreğenlikten alışılagelmiş bu nedenle de tutarsızlığını kaybetmiş olguların betimlemeleriyle, karakterin dünyasına karışmaya başladım. O dünyaya karışınca, karşıma çıkan ilk sokak adı samimiyet oldu. Kişi, hal, hareket ve davranışlarının, başlangıçlarını ve devamlarını hangi samimiyetle yapmaktadır? Herhangi bir birey kendini tanımlarken ne kadar samimidir? Kişinin kendini koyduğu yer ve kendilik tanımıyla normalde ve gerçek manada olduğu yer ve kendilik tanımı arasında ne kadar fark vardır? Yazarın kişiyi kendisiyle yüzleştirdiği; “Ben yemin ederim ki bu adamın dediği idim; sadece bilinmemiş, hatta kendimden bile gizlenmiştim.” Cümlesi, duraklatıcı bir etki yaratarak, çevresinden kişiye yönelik olarak gelen tanımlamalarla, kişinin kendisini bildiği kişi arasında kıyaslamalar yapmasına zemin hazırlıyor. “İnsanın içinde olduğu hal, ona en yabancı haldir.” Cümlesi de okununca süreç biraz çıkmazlara girebilir tabi.
Devam eden hikayelerin, çok derinlerde, bir iç organda olduğu kesin olarak bilinen ama nerde olduğu tam olarak bilinemeyen belli belirsiz bir sızı, yürekten çalınan bir musikide ince bir seda, yaşama karşı tavırda belirsiz bir kavrayışın huysuz ve bulantılı bir dışa vurumu vardı. Yokluk, hiçlik ve boşluk o raddede yüksek ve kapsamlıydı ki bunların bizzat kendileri de kendi manalarının içinde yok olmuş, hiç olmuşlardı. Bu hiçlik veya boşluk, içerisinde bulunan duruma veya ana tekrar bakmaya, eşyalara ve yaşamlara, sahiplik veya aitlik çerçevesinde tekrar göz atmaya salık veriyordu. Arabesk bir nihilizm anlayışıyla (böyle bir anlayış var mı bilmiyorum) içi boş bir boşluk değildi gördüğüm. Boşluğu anlatmak zordur. Ancak çerçevesi belli olan bir durumda tanımlamak mümkün olabilirken, çerçeveye tüm dünyayı koymak gerekince durum ürkütücü bir hal alabilir.
Geçen bir ömrün nasıl veya niçin geçtiğine dair sorgulamalar yaptıran son kısım, ömür geçmekteyken neler yaşanmaktadır ve aslında ne , nasıl yaşanmalıdır sorularını sordurtuyor. Kendine yabancı daha doğrusu müdahalesiz bir doğrusallıkta olması gerekenler veya olmaması gerekenler olmakta, yaşamın süreğenliğinin cenderesine düşmüş, varlık ve ruh bütünü durması mümkün olmayan bir diklikten yuvarlanmakta ve önüne geleni ya kendine katmakta ya da yok edip geçmektedir. Ortaya çıkan acı denebilecek bu tabloya itiraz sesleri çıkmaya başlasa da seslerin gitgide kısıldığını görmek de mümkündür.
Anlamanın çoğu zaman karşı taraf için güzel olduğunu düşünmüşümdür. Yaşamı anlamaya çalışmak yine yaşamı güzelleştiriyor, anlayana mağrur bir duruş kalsa da iç geçirmeyle hemhal tanımsız hüzünlü bir duygunun da bu duruşa eşlik ettiği açıktır.
Okurlar Akademisi-Her Hakkı Mahfuzdur

Ait olma olgusu hem dünyanın en güzel şeyi hemde dünyada hissedebildiğin acılardan bir tanesi .Neden diye soracaksınız kendinize belki şöyle bir örnek verdigimde daha guzel betimleyeceğimi düşünüyom .Biz insanoğlu varoluşumuzdan beri hep bişeyleri bu bir nesnede olabilir bu bir insan ya da başka bir canlı ya da başka şeylerde olabilir .Kendimizi ya biseylere ait bulmuşuz ya da onların sahibi gibi davranmışızdır.Belki bu aitlik olgusunun beraberindeki sahiplenme duygusu hem acı hemde mutluluğa erişmiştir insanoğlunu ama benim kafama takılan bu aitlik olgusu ya da sahiplenmek hangi kavrami ya da olguyu kullanırsak doğru olur bilemem ama acıya yada mutluluğa ne gibi davranışlar yapıldığın daha çok mutluluğa erişmiş olacaz bilemem.Bu yazıya başlarken kafamdaki ani gelen bu soru böyle değildi yani en azından böyle ďüşümemistim yazı yazarken hem ďüşünmem hemde yazmam olayın benim açidan değiştiğini belirtmek isterim .Buna eminim asıl kafamdaki ilk soruya gelirken aitlik olgusu çoğu zaman acıya sebebiyet verdiğini düşünüyom çünkü bunun sebebi fazla bağlılık fazlaca insanlara değer verirken dozundan kararinda derler ya büyüklerimiz yaa sanırım ben o dozu aşanlardanım .Hayatımızın her noktasında acı olaylar yapmaktayız kimi zaman bizim hatalarımız kimi zamanda karşımdaķi insan sesimizi duyuramamaktan kaynaklan bir iletşim sorunu yaşamaktayız .Sanırim anlamadığım şekilde yazımın sınırlarina aşmış bulunmaktayım burdada yaşamımızda düz bir çizgide gitmediği bariz belli onun yaşamızi akişina birakarak daha fazla mutlu olacağını düşünmekteyim .Belki sizler benimle aynı görüste olmayabilirsiniz ama benim kendimce bu kanıya vardım doğru ya da yanlıs tartışilir bence?

İnsan ait olmadığını bile bile bir yerde ne kadar orda kalmaya zorlabilir ki .Ya da aitlik veya sahiplik denilen kavram veya degerler kimler icin ve ne icin bu kadar önemli ki .

fulden ufacık, Sevda Sözleri'ni inceledi.
 29 Mar 19:49 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Cemal Süreya'nın şiirlerini okuduğumda hissettiğim duygu onun şiirleri yoluyla anlatamadıklarını haykırarak anlatmak isteğini, bu haykırışı yazarak anlatması oluyor. Bunu yaparken imgelerden yararlanıyor sanki "Beni herkes anlamasın anlayan da beni tam olarak anlasın." istiyor. Bu yüzden şiir kitapları okumaya başlayan kişilere Cemal Süreya ile başlamasını önermiyorum. Şiirlerdeki imgeleri anlamak için zorlanabilirsiniz. Ama şiir okumayı seven biriyseniz Cemal Süreya'nın şiirlerinde kendinizden bir parça bulacağınıza eminim.

Ben bir yazarın veya şairin (özellikle de şairin çünkü her şairin yaşadıkları etkilendikleri akımlar birbirinden farklıdır.) hayatlarını okuduktan sonra eserlerini okumaya başlıyorum. Cemal Süreya'da bana göre ilk önce hayatının daha sonra da eserlerinin okunması gereken şairlerden biridir.

Gelelim Sevda Sözleri kitabına: Bu kitapta onun yazdığı her şiir bulunuyor. Bu yüzden Cemal Süreya'ya başlamak isterseniz bu kitabı alabilirsiniz.

Yaşadıkları olayları şiirlerine harmanlayan Cemal Süreya; örnekler vererek daha anlaşılır kılmaya çalışacağım.

1938 yılında yaşanan Dersim Olayından sonra Erzincan'dan Bilecik'e göç etmek zorunda kalmıştır Cemal süreya ve ailesi. Bu göç onun için bir Sürgündür ve şiirlerinin yapı taşı olmuştur. aitlik duygusu olmadığı için "Ben hangi şehirdeysem yalnızlığın başkenti orasıdır demiştir." Göçebe şiiri


"KARS

Öyle güzel ki ölürüm artık
Beyaz uykusuz uzakta
Kars çocukların da Kars’ı
Ölüleri yağan karda
Donmuş gözlerimin arası
Sen küçüğüm sımsıcak
Ne derler ona – bu kızakta
Boyuna türküler yakıyorsun ya
Sanki her türküden sonra
Hohlasan gök buğulanacak
Anla ki her durakta
Yok sınırları aşkın
O iyi yüzlü Tanrı
Beklesin dursun bizi
Kurduğumuz rahat tuzakta
Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri
Senin bir elinde bir mendil
Öbüründe kuş sesleri"

Özellikle son dört dizede hissedilen özlem ve geri dönme isteği ile yaşadı Cemal Süreya. Yaşaken hep düşündü Erzincan'ı ve Kars'ı. Düşünürken yazdı içindekilerin. Kendini anlatmak istedi. Onu anlayan birileri olsun istedi.

Cemal Süreya o sürgünü şu dizeler ile anlatmıştır:

"Bizi kamyona doldurdular,
Tüfekli iki erin nezaretinde,
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,
Tarih öncesi köpekler havlıyordu.
Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler
Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki.
Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.“

Belki de onun yaşamında bu olayın etkisini en iyi anlatan dizelerden biri de:

"Kürtler yalan söylemek zorunda / Arnavutlar doğru dizelerini, şöyle söylemek de olanaklı: "Arnavutlar doğru söylemek zorunda / Kürtler yalan."

O sürgün olduğunu hep saklamak ister. O kendisine sürgün denilmesini değil göçmen denilmesini istemektedir. Çünkü ikisi de aynı kapıya çıkar. Yurdundan başka bir yerde olmak. Muzaffer İlhan Erdost'tan okuduğum "Üç Şair" kitabından alıntı yaparak Cemal Süreya'nın düşüncelerini aktarmak istiyorum.

"Belli ki Arnavutluğunu her yerde çığlıklamış olan (Cemal 'in deyişiyle "edebiyatımızın mareşalı") Buyrukçu 'ya (Muzaffer) karşı kendi haklı nedenlerini bu iki dizede dile getiriyor. Cemal 'in, Buyrukçu 'ya şöyle dediğini duyar gibiyim: Ben sürgün olduğumu saklamak zorundaydım, Kürt olmak nedir bilincine varmadan daha. Sen ise Arnavut olduğunu saklayamazdın da. Arnavut olduğunu çığlıklamaman için bir neden de yoktu. Çünkü Arnavutlar bu ülkede "göçebe" dir, ama Kürtler değil. Ya da bu ülkede "sürgün" olan Kürtlerdir, Arnavutlar göçebe.

Hemen burada söylemek bir paradoks gibi algılanabilir. Cemal, kendini "göçebe" olarak algılar. Öyle gezgin anlamında, yani coğrafya göçgünü göçebe değil. Bu, kendini bir yere oturtamamış olmaktan kaynaklanan göçebeliktir: "... ben hangi şehirdeysem / yalnızlığın başkenti orası".

Cemal için "Gurbet garba düşmektir" aynı zamanda ve kendisi her zaman bu "gurbet" dediği Garpta olacaktır. Bilecik 'te, İstanbul 'da, Ankara 'da, Paris 'te. Hepsi onun Doğusuna (Şark 'ına) göre, gurbettir."

Bu yüzden onun ülkesi Türkçe. Başkenti de şiir oldu.

Annesini erken yaşta kaybetmesi, İkinci Yeni akımının özellikleri, Ankara'da okuması onun şiirlerinde harmanlanarak karşımıza çıkar.

Üzgün adam sesi şiirlerinde yansır. Şiirlerini yazarken ve söylerken içindekilerini haykırmak ister ama bunu yaparken sesi çatallanmaya başlıyor. Bana cemal Süreya'nın şiirleri bu hissi hissettirmiştir.

Eğer şiir kitapları okumayı seviyorsanız size bu kitabı seve seve öneririm.

İnsanoğlu sürekli bir yarış ve koşuşturma peşinde bunu anlıyorum sebepleriyle lakin İnsanoğlu neden acıları yarıştırma ihtiyacı duyar? Benim yaram senin yarandan daha derin bak.Benim ırkım senin ırkından daha çok acı çekmiş.Biz sizden daha çok ölmüşüz.Benim sevgilim senin sevgilinden daha şerefsiz....:):) Acılar derin olur,geçmişte insanoğlu büyük acılarla yüzleşmiş,biz beraber çok öldük,sevgililerimiz şerefsiz çıktı...denmiyor.Sürekli bi aitlik eki ve sürekli bi yarış acılarda bile? Aidiyet,kimlik,statü,ırk...bunlar hepsi sonradan elde edilen kavramlar.Siz bunları elde ederken doğuştan gelen insanlığınızı bırakıyorsunuz kapı eşiklerine.Oysa tek ihtiyacınız,ihtiyacımız insanlık başka birşey değil.

Dünya üzerinde bana aitlik hissi yaşatan bir yer bulamadım.
Nereye gidersem gideyim, nerde yada kimin yanında olursam olayım aslında oraya ait değilmişim orda olmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum.

DUA, Komünist Manifesto'yu inceledi.
 03 Oca 10:55 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

İncelemenin ilk iki paragrafı kitabı okuyan Tarihsel Maddeci nin anlattıklarıdır. Gerisi kitabi okuyamadığımı söylediğim halde tepki gören yazımdan oluşmakta. Yazının amacı sadece kitabı okuyabilecek birine göndermekti.

Bugün tüm Dünya iki temel sınıfa ve iki sınıf arasındaki tabakalara bölünmüş durumda. Birincisi, para babaları, patronlar. İkincisi, işçiler, çalışan ve üretenler... Bir de onların ikisinden de özellikler alan köylüler, aydınlar, memurlar mevcut.

Sosyalizm, işçi sınıfının yani sömürülen, harcadıkları emeğin karşılığı ödenmeyen milyonların söz edindiği yönetim anlamına gelmektedir. Kitap, bu yönetimin nasıl var olacağını, Dünya'da nasıl egemen olacağını (ki bu tamamen egemen oluşa ve sınıfların ortadan kalkışına komünizm diyoruz) anlatıyor. Özet olarak bu hilenin, bu soygunun sona ereceği bir düzeni ortaya koymakta. yine Kapital adlı eser de, bu soygunun nasıl yapıldığını, o süreçte elde edilebilen verilerin en ince detayına kadar ortaya koymaktadır.
------------------------
Küçükken çok aşırı yaramaz oluşumdan dolayı halk arasında lakabım komünistti. Mahallede küçüğünden büyüğüne herkes bana komünist derdi. Komünist onlara göre kötü ve korkunç bir şey demekti. Ve bende böyle biri olmaktan nedense gurur duyardım.

Komünist kelimesini duyunca hala bir aitlik hissederim. Küçüklükten aşılanmışım işte. Sonra dedelerim ki ikisi kardeş olur. Biri annemin babası diğeride amcası. Ben ikisine de dede derim. Biri sosyalisttir diğeri komünisttir. Hızır idi Yunus idi sahnesindeki gibi komünist olacak sosyalist olacak diyerek üzerimden hep iddiaya girerlerdi.

Kitap bir şekilde elime geçince aa kesin beni anlatıyor okuyayım ve gerçek bir komünist olayım dedim. Okumaya başladım ama anlamadım. Hiç tarzım değildir böyle şeyler zaten ağır siyasi düşünceli insanların içinde büyüdüğüm için siyasetten hep uzak durdum. Dolayısıyla kitap ne anlatıyor hiç anlamadım. Üzgünüm dedelerim ne komünist olabildim ne sosyalist. Sadece insan olmaya devam edeyim bu bana yetiyor.

Kitabı sevmedim okumak isteyene gönderebilirim.