Ya çok konuşur ya çok susardım. Akrabalarım konuştuğumu hiç bilmezdi mesela. Hayalet gibiydim. Parmaklarımın ucunda yürür, hiç fark edilmeden arka odaya geçmek isterdim. Oldukça küçük bir çocuktum, fark edilmem zaten kolay değildi ama iyice küçülmek çekmecenin içine girebilmek isterdim. Böyle olmazdı, beni görürlerdi. Sorular başlardı. Yaşımdan ve cüssemden büyük sorular. Öylece bakardım. Konuşamadığıma ikna olurlardı. Kimseye söylemeyin ama canım istese konuşurdum. Okulda mesela hiç susmazdım. Bütün şiirleri ezbere okurdum ve her zaman sunucuydum. Okulda sorular yoktu, en fazla havuz problemleri vardı. Akrabaların sorularından sonra ohhoo çerezdi bunlar. Çatır çatır çözerdim.
Yıldızlı pekiyi, aferin kızım. Hem de kırmızı kalemle.
“Ama neredeydi benim arkadaşlarım ve akrabalarım? Hiçbir baba benim çocukluk günlerimi izlememişti, hiçbir anne beni gülümsemeleri, okşamalarıyla kutsamamıştı; ya da bunları yaptılarsa dahi, tüm geçmişim şimdi bir leke, hiçbir şey hatırlamadığım kör bir boşluktu.“
Hayat neden bu kadar zalim?
İnsanlar.
İnsanlar neden bu kadar zalim?
Yaşamak neden bu kadar zor?
Ve vazgeçilmez..?
Neden ben bu çağ’a ayak uyduramıyorum?
Peki;
İnsanlar birbirilerini anlamamak için bu büyük çabası neden?
Dostlarım,
Arkadaşlarım,
Akrabalarım,
Neden bana kızıyorlar?
Onların istedikleri gibi olmadığım için mi?
Yoksa menfaatlerine yaranamadığım için mi?
Her tarafım bazen durduk yere kanıyor ama bir türlü kabuk tutmuyor.
Hissedilmek, anlaşılmak bu kadar zor mu?