İnsanın içinde ağlama isteği uyandıran güzellikler, ister tabiatın armağanı olsun, ister insan elinden çıkma sanat eserleri, aynıdır. İnsanın içini sevinçle yıkayan her güzellik ağlatır," diyor Bendag. "Yeter ki gözlerimiz hak edilmiş güzelliklere ağlamayı bilsin."
Adını ilk duyduğunda Zeheyra'ya, "Ne anlama geliyor?" diye sormuştu Agabu. Yüzünü örten tül peçenin ardından, gözlerini yerden kaldırmadan "Eski çöl kavimlerine ait unutulup gitmiş ölü bir dilden kalma bu ad," demişti Zeheyra. Sonra sesinden hiç eksik olmayan masal buğusuyla şiir söyler gibi bu adın hikâyesini anlatmıştı: "Çekirdeğindeki yaşama gücünü korumak uğruna kendisine dokunulduğunda, ânında kabuğunu zehirli kılan bir taşa verilen admış. Eski çöl kavimlerinden birinin adı Zeheyra olan bir kadın sultanı varmış; günün birinde kabuğunu zehirli kılmayı unuttuğundan dokunmasına izin verdiği elin sahibi karanlık bir ruh tarafından yaşama gücü çalınmış. O günden sonra kabukla taş, taşla zehir yer değiştirmiş."
"Bu kadın sultana kabuğunu zehirli kılmayı unutturan neymiş?" diye soruyor Agabu. Sesinde duymak istediği yanıtın arzusu titreşiyor. İşte o zaman içinde pas lekeleri gibi kahverengi benekler olan bakır yeşili gözlerini yerden kaldırıp "Aşk," diye yanıtlıyor Zeheyra Sakınımsız gözlerinde insanı aşka ve zehire davet eden, yıllardır hikâyesini arayan tutkulu bir kalbin arzusu okunuyor.
Yaşam, bilinmezlikleriyle, hesaplanamazlığıyla, ele geçirilemez yanlarıyla güzeldi. Yolunun kesiştiği tesadüflerde karşısına çıka bilecek felaketler de, mutluluklar da kardeşti. O günlerde şöyle yazmıştı defterine: "Her tesadüfte elimizden kaçan dokunulabilir bir lütuf vardır, onu ancak daha sonra görebiliriz. Hatta kimi zaman çok da ha sonra."