• 256 syf.
    ·5/10
    (Maalesef Spoiler içeriyor)

    Harikulade bir kitabın son satırlarında ya da lezzetli bir yemeğin son yutkunuşunda damağınızdaki o tadı bir daha yakalayamamaktan korkar mısınız?
    Yazarın, aşçının ya da senaristin, bir sonraki eserinde aynı nirvanayı bulamamaktan ürperir misiniz?
    Yoksa ilk tecrübenizi değiştirebileceği pahasına bile olsa her eserini görmek, denemek mi arzu edersiniz?
    Bu kitapta yaşadığım tam olarak buydu.
    Ben daima, bana bir çeşit nirvanayı hissettiren kitaplarda o buruk tadı duyuyorum. Ya bir sonraki kitapta aynı heyecana, saadete, beni kapıp götüren duygulara rastlayamazsam...
    Paulo Coelho’nun Simyacı ve Veronika Ölmek İstiyor kitaplarında, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Samiha Ayverdi’nin Yaşayan Ölü’sünde hep bu hisleri yaşamıştım.
    Peyami Safa’nın da Yalnızız ve Matmazel Noraliya'nın Koltuğu kitaplarından sonra onlardaki tadı yakalayamadım.
    Elbette güzeldiler ve yazarın kendine has kalemini gösteriyorlardı ve bu kitaba 5 puan vermek demek de onu başka yazarlarla değil, kendisiyle kıyaslanınca varılan bir kanıydı. Yine de o ilk hissi, diğer kitapları özlediğimi itiraf etmeliyim.

    Bu kitaba gelirsek; okurken içimde daima bir tiksinti, çokça hınç ve öfke duydum. Evet Peyami Safa romanda anlatmak istediği toplum hayatının bozuluşunu, aile hayatını paramparça eden aldatma hadisesini insanın iliklerine işlercesine gözler önüne sermiş. Okurken bana Şimşek romanını anımsatmadı değil. Ama bu bana ağır geldi ve tahlilleri, betimlemeleri diğer kitapları kadar yoğun ve derin bulmadım.

    Romanda genç, güzel, hatta şuh ve fettan bir kadın olan Canan’ın, bir değil birçok yuvaları nasıl yıktığını, mukaddes değerleri yerle bir ettiğini anlatıyor. Öyle ki çoğu yerde karısını Canan için aldatan baş kahramanlarımızdan Lami’ye, .. Hayır hayır durun ona kahraman bile diyemiyorum..zavallı, rezil adamın karısını bir zevk uğruna feda edişine, başkaldıran hislerim oldu. İçimdeki alçak herif diyen sese, ilerleyen sayfalar ve Canan’ın karşısında düştüğü haller o da bir şey mi dedirtti. Bu kadar olamaz, bir insan bu kadar alçalamaz diye gözlerimi kapadım. Neyse ki kitabı yarım bırakmamak uğruna hınç ve öfkeyle karışık hislerle okudum.
    İbret alınası bir kitap ama hassas ruhları tazib edeceğini düşünüyorum. Yine de bu konuda nasihat isteyenlere tavsiye edilebilir..
  • 80 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kocasını aldatan bir kadın ve karısını yaptığı hatadan döndermek için ona ders vermeye çalışan bir koca. Şantajcının yaptığı tehtitler ve kadının korkuya kapılması. Bunun sonucu gezip tozmayı seven kadının kendini eve ve korkuya hapsetmesi. Kocasının kadının yanlışını anlayıp gelip ona söylemesini istemesi ve onu affetme isteği. Korkunun kadını ölüme sürüklemesi ve kocanın yaptığının yanlış olduğunu anlaması ve karısını intahardan kurtarması ve mutlu son..
  • Allah ile aldatma zulmünün en ağırları, kadın ve kadın hakları konusunda işlenmektedir. Türkiye’de bugün kadın, özellikle örtünme meselesinin istismarı aracılığıyla, Allah ile aldatan zümrelerin temel sömürü aracı olarak öne çıkarılmaktadır.
    Yılmaz Özdil
    Sayfa 414 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • 120 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Not: Spoiler olabilir.

    Kayıp olan mutluluktur. Aranan da odur aslında...
    *
    Benim kitapla ilgili asıl dikkatimi çeken; bir tarafta karısını kendi evlerinde aldatan bir erkek ve diğer tarafta kendini seven bir otobüs biletçisinin bir gün otobüste yere eğilip ayağa kalkarken elini öpmesine müsaade eden bir kadın...
    Birinci hareketi kadın açığa vurmuyor, adam pişkin...
    İkinci hareket en büyük günah olarak kadının suratına vuruluyor ve bu ilişkinin bitiminde asıl sorun olarak gösterilmeye çalışılıyor..
    *
    Hayatta büyük suçluların pişkinlikleri ve arsızlıkları ile masum sayılabilecek hareketlerin faillerinin en büyük cürümlü gibi gösterilmeye çalışılmasının bir portresi...
  • 287 syf.
    ·5 günde·2/10
    Yazar: Mehmet Rauf

    Karakterler: Suad, Süreyya, Necip, Fatin, Hacer, Beyefendi, Hanımefendi

    Kitap Hakkındaki Düşüncelerim: Bitmek tükenmek bilmeyen mekân ve hava betimleri beni gerçekten sıktı. Kendimi hava durumu okuyormuşum gibi hissettim. Karakterlerin psikolojileri üzerinde fazlaca durulmuş olması aşırı detay verilmesi de sıkıyor insanı psikolojik romanlardan uzun bir süre uzak duracağım sanırım. Kitabı yıllar önce almıştım tavsiye üzerine. Konusu yasak aşk olan kitapları itici buluyorum. Bu tür kitapların toplumu olumsuz yönde etkileyeceğini düşünüyorum. Kitapta eşini onun bir akrabasıyla aldatan bir kadının yasak aşkı masumane ve yüce gösterilmeye çalışılmış. Güya çok namuslu bir kadın olduğu çünkü adamla sadece manevi anlamda aşk yaşadığını yazar defalarca vurgulamış. Aldatmak partnerinin yanında yapamayacağın davranışları yapmak, sözleri söylemektir. Yani sadece fiziksel aldatmadan bahsedilemez manevi olarak da aldatma söz konusudur. Biriyle beraberken ama ben başkasına aşığım onun için ölüyorum demek saçmalığın daniskasıdır. Ayrıl ne halt yiyorsan ye derler adama. Toplum kurallarına aykırıdır. Bu konu üzerine bir roman yazmanın bunun için zaman harcamanın ve insanların bu kitabı okumasının vakit kaybı olduğunu düşünüyorum.

    Suad: Sabırlı, Süreyya’ yı kaybetmekten korkan ve onun kendisinden uzaklaşmaması için babasından para alıp yalı kiralamasına yardımcı olan, hayatta kendini ikinci plana atan, çocuğunu kaybetmiş bir anne, iyi niyetli bir kadın. Zamanla Süreyya’ nın ilgisizliğinden dolayı bunalıma girer. Eskisi kadar mutlu bir evliliklerinin olmadığını düşünür. İçten içe Süreyya’ ya kızsa da bu kızgınlığını dile getirmez. Necip Tifo hastalığına yakalanır, iyileşir onu bağ evinde ziyarete giderler. Hanımefendi ve Hacer bir hanım eldiveni sayesinde iyileştiğinden bahseder. Bu sırada Suad eldivenin kendine ait olduğunu anlar. Necip’ in uzun süredir kendine aşık olduğunu öğrendikten sonra ona ilgi duymaya başlamıştır. Eylül’ de başlayan bu aşk hikayesi iki ayın sonunda Süreyya’ nın İstanbul’ daki konağa gitmek istemesiyle epey karmaşık bir hal alır. Bu evde Süreyya’ nın ailesiyle yaşadıklarından dolayı Suad Necip’ le konuşmaktan göz göze gelmekten ve bu yasak aşkın ortaya çıkmasından korkar. Bu nedenle yavaş yavaş birbirlerinden uzaklaşırlar ve neredeyse düşman olurlar. Suad Necip’ in Hacer ile ilişkisi olduğunu düşünmektedir. Oysa Necip için Hacer aşklarını gizlemenin bir yoludur. Suad Necip’ i artık görmek dahi istemez ve yavaş yavaş ölmeye başlar. Necip kafasındaki sorulara cevap bulamaz bir türlü. Suad’ ın neden kendisini terk ettiğine anlam veremez. Alkole sığınır, tiyatro kumpanyalarında kadınlarla gönül eğlendirdiğini Suad duyar ve kendisinin sadece geçici bir heves olduğunu düşünerek kocası Süreyya’ ya sarılır yine teselliyi onda bulur. Tam onu unuttuğunu düşünürken Necip’ in bir gece sarhoş bir halde köşke gelmesiyle sarsılır. Necip kadınları aşağılayan bir konuşmadan sonra hanımefendiye ne büyük acılar içinde olduğunu, yanlızlıktan ve unutamadığı bir kadın yüzünden bu hallere düştüğünü ağlayarak itiraf eder. Suad ve Hacer konuşmaları dinler Suad bu acıya dayanamaz oradan uzaklaşır ve ağlamaya başlar o an her şeyi anlamıştır. Necip Suad istemediği için köşke gelmemiştir bunca zamandır. O gece Necip hastalanır. Ertesi gün aile doktor çağırıp düğüne gider. Necip ve Suad yanlız kalırlar. Necip Suad’ ın yanına gelir ve onu sevip sevmediğini sorar. Suad ağlamaya başlar bu Necip için evet demektir. Beraber kaçmayı teklif eder Suad Süreyya’ yı düşünerek bu teklifi kabul etmez Necip ona hak verir. Sevgi dolu anlar yaşayarak ayrılırlar. Şubat-Mart aylarında köşkte yangın çıkar Süreyya ve Necip Suad’ ı kurtarmak için köşke girer. Süreyya alevleri görünce cesaret edemez. Necip tereddüt etmeden kendini alevlerin içine atar aşkı için can vermeyi göze almıştır.

    Süreyya: Kendilerine atalarından kalan bağ evinde yaşamaktan bezmiştir içinde yaşadığı durum öyle bir hâl almıştır ki hayatında Süreyya olmasa öleceğini söylemektedir. Hayali boğazda bir yalı kiralamaktır ancak bunun için yeterli maddi olanaklara sahip değildir ailesi kendisiyle alay eder, eşinin babasının yardımı ile yalı kiralanır ve Süreyya istediği hayata kavuşur. Süreyya’nın hayalleri sadece yalı ile sınırlı kalmaz. Kendisinin sandallara da merakı vardır ve bir sandal kiralar. Daha sonra balık avlamaya başlar. Karısıyla eskisi gibi ilgilenmez.

    Necip: Süreyya’ nın kuzenidir bağ evindeyken evlerine kırk yılda bir gelir. Hatta geldiğinde hemen adalara gideceğini söyler. Çünkü Necip sakin yerlerde yaşayamaz. Suad’ın ricası üzerine birkaç gün daha misafir olmayı kabul eder ve onlara yalı kiralamaları hususunda yardımcı olur. Böylelikle Necip, Süreyya ve Suad yakın dost olurlar. Necip tâbiri câizse dengesiz bir karakter. Ne istediğini kendi bile bilemez. Bir gün evlenmek ister sonraki gün bu fikir ona câzip gelmez. Kadınlara güvenmez, aşk hayatı hep hüsranla sonuçlanmıştır. Ona göre Süreyya ve Suad mükemmel derecede uyumlu bir çifttir ve hayalindeki evliliğe sahipler. Onları ziyaret ettikçe kendini ve neden evlenemediğini sorgular bu düşünceler onu üzer. Kendisinin Suad gibi bir kadınla karşılaşmayacağını ve böyle bir evliliğe sahip olamayacağını düşünür ve imrenir. Bir süre sonra Suad’ a aşık olur. Ona göre Suad kusursuz bir kadındır, namusludur. Beykoz’ daki yaşamdan sıkılmıştır. Buradaki hayatı tek renk olarak tasvir eder ancak bir parçası bu hayata özlem duyarken, diğer parçası Suad ve Süreyya’ dan ayrıldığında acımaktadır ve üzülür. Bazı günler neşeli bazı günler düşüncelidir. Kuruntuludur ve kıskançtır.

    Hacer: İstemediği bir evliliğe zorlanmıştır. Hareketli, çapkın, patavatsız, kıskanç ve hırçın bir kızdır. Kocası Fatin’ i hiç sevmez.

    Fatin: İç güveysidir. Tek düşündüğü şey paradır. Cimridir, yalakadır.

    Hanımefendi: Süreyya ve Hacer’ in annesi, sabırlı, itaatkar ve ahlaklıdır.
  • Maalesef artık; “Her başını örten kadın iffetli kadın değildir.” diyecek duruma geldik. Çünkü başörtüyü aksesuarmış gibi takanlarda, iffetsizliğin pek çok emaresini görmekteyiz. Her biri, makyajları, davetkâr parfüm kokuları, daracık kıyafetleri, topuklu ayakkabılarıyla, erkekleri çıldırtmak için sokağa çıkmış cinsel bir objeyi andırıyorlar!
    Kızlarımızda, kadınlarımızda hep eksik kalan bir şeyler var. Acaba tesettürün aslında ne olduğunu anlatamıyor muyuz onlara? Sadece başı kapatınca veya peçe takınca, istediğin her şeyi yapabilirsin düşüncesini mi aşılıyoruz?

    Kur’an’la irtibatımız yok denecek kadar az. Allah’la aramıza mesafeler koyuyoruz daima. Çevremiz, moda, “el ne der” sözü, her biri bir put olup, Rabbimizle aramıza setler kurmuş.
    Bu yüzden her şeyi yarım yamalak yapıyoruz. Ya 5 vakit namaz kılıyor ama tesettürü uygulamıyoruz. Ya tesettürü bir aksesuar gibi kullanıp namaz kılmıyoruz. İslamı çok parçalı bir puzzle gibi düşünmemiz lazım. Bir parçanın eksikliği bile görüntüyü bozuyor, cennete giden yollarda tahribata yol açıyor…

    Namaz kılıp aldatan, yalan söyleyen, gıybet eden, tesettürlü olduğu halde boy boy resimlerini paylaşan, topuklu ayakkabılarıyla sokakları çınlatan, düğünlerde erkeklerin içinde rahatça oynayan her kişi, müminim dediği halde hanımlarının ve kızlarının bu yanlışlarına göz yuman her erkek, İslam’ı anlayamamış ve ağır bir vebali üstlenmiştir.

    Uyaranlara karşı “Ama”larla dolu bir yığın ukala ve bilmiş cevabımız hazırda bulunuyor daima. Dinimiz hakkında tereddütlerimiz, şüphelerimiz var hala. Mazeretlerimiz Allah’a kafa tutar gibi cüretkar!

    Müminler ancak Allah’a ve Râsûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.
    De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (Hucurat: 15-16)

    Her nassıyla tamamlanmış bir din, cevapları önceden verilmiş bir sınav var önümüzde. Buna rağmen şeytanın gösterdiği yollar bize daha tatlı ve cazip geliyor.

    “Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitâr: 6) sorusuna karşı hangi mantıklı cevabı verebiliriz? Hangi mazeret kurtarır bizi?
    Alıntıdır.

    (İlim yolcusu ) 📚 ✏
  • 747 syf.
    ·8/10
    SPOILER

    Bu yazımda kitaba adını da vermiş olan Anna'dan bahsedeceğim yalnızca. Abisinin karısını onu aldatan abisiyle barıştırmak için şehre gelen Anna, yengesine "kaderine razı mı olacaksın?" diyerek boşanan kadınların yazgısını gözlerimizin önüne seriyor. Söz konusu kadınları ayıplamak, küçümsemek olunca evrensellik sağlanıyor tüm dünyada. "ama suçlu olan o" diyen yengesinin acısını ta içimde hissettim.

    Upuzun raylarda giden uzun trenler.. Tren istasyonu önemli tolstoy için. Bir tren garında hastalanarak öldüğünü hepimiz biliyoruz sonuçta. Tren garı Anna'nın da hem yaşamının başlangıcı(vronsky olan aşkının yaşamını başlattığını varsayıyorum) hem de sonu oluyor. Kaderine razı olmayı kabullenmiş aşık bir kadın görüyoruz karşımızda. Aziz kocası ile aşığı arasında kaldığından belki bir iyi oluyor Karenina bir kötü. Bipolar eğilimi olduğunu da söyleyebiliriz bu açıdan.

    Vronsky'nin aşkına da kavuşmuştu. ama gene de intihar etti. Peki gelin katilinin bulalım Anna'nın. 1 numarayı toplum baskısı almalı bence. Kocasını aldattığı için, aşık olduğu için ve bu aşkını gizlice yaşadığı için toplum tarafından katilmiş tepkisi alan Anna'nın yerine koyalım kendimizi. Elbette aldatmayı yüceltmiyorum yalnız Anna'nın aynı davranışta bulunan abisinin asla yaşamadığı bir davranışa maruz kaldığını da gözardı edemiyorum. Ne yalan söyleyeyim bir ihanet bana ilk defa bu kadar masum ve doğal görünmüştü. Aldatan kadınların kocası genelde kötü olur. Tolstoy bu klişeyede karşı çıkmış. Yani evet iyi ama oldukça soğuk olan bu adama yapılan ihanet bana masum geldi. 2 numaralı katil evlat özlemi olmalı. asla rahat rahat sevemeyecek çocuğunu Anna. Buna izin vermeyecekler. 3 numaralı katil aziz koca. Aziz olmasaydı, şiddet uygulayan, alkolik, ahlaksız bir adam olsaydı katil de olmazdı şüphesiz. 4 numaralı katil Vronsky. Evet Vronsky'nin aşkı Anna'ya yaşamanın ne demek olduğunu öğretti ama onu öldüren de gene buydu ve 5 numaralı katil... Bunun cevabını tahmin etmişsinizdir. Evet son ve asıl katilimiz Anna KARENİNA.

    Başka katilleri bulanlar yoruma yazabilir.