• Gecenin oldukça ilerlediği bir saatinde, birdenbire titreyerek uyanıveriyorum: Ocağın peykesindeki ihtiyar hâlâ dua ediyor ve şafak sökene dek devam edecek, Ali'yse yanımda sessizce uyuyor. Kardeşleriyle temsilde nasıl güldüklerini hatırlıyor, elimde olmadan sakin, çocuk yüzünü seyre dalıyorum. Yavaş yavaş her şey hatırıma geliyor: Son gün, bayram, bütün bu ay... korku içinde başımı kaldırıyor, altılık beylik mumun titrek ışığı altında uyuyan arkadaşlara bakıyorum... Tüm bunların çirkin bir rüyanın devamı değil de gerçeğin ta kendisi olduğuna kendi kendimi inandırmak ister gibi zavallı yüzlerine, fukara yataklarına, bütün bu sonsuz derbederlik ve sefalete bakıyor, bakıyorum. Evet, gerçek: işte birinin iniltisi duyuluyor; biri sertçe elini geriye atıyor, zincirini şangırdatıyor. Bir başkası uyku arasında titreyip mırıldanmaya başlıyor, dedeyse ocakta bütün "Ortodoks Hıristiyanlar" için boyuna dua ediyor; ağır, tekdüze, yavaş bir sesle söylediği, "Acı bize yüce İsa Mesih!.." sözleri duyuluyor.
    "Burada ancak birkaç yıl kalacağım, temelli değilim ya!" diye düşünüyor, tekrar başımı yastığa koyuyorum.
  • Çöl hiç sudan korkar mı?Ya dalga denizden?
    Bülbül gülden kaçar mı?Ya çocuk anneden?
    Ateş külü yakar mı? Kül ateşi beklerken...
    Yâr vefadan kaçar mı?Vefa diye inlerken...

    Şehit Bayram Ali Öztürk
  • "Aşk ; Allah’ın insana ihsan etmiş olduğu nimettir. Aşk, dünya’daki en büyük sermayedir"

    Şehid Bayram Ali Öztürk Hoca Efendi
  • Yıllırca hep ikinci hatta üçüncü sınıf insanlar olarak gördüğümüz ırgatçıların, tarlada, bahçede bazen karın tokluğuna çalıştırdığımız bu insanların bir hikayesi vardı.
    İşte her şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatan bir kitap okudum. Hasan Dayı kalkıp, Çankırı gibi bir yere gelip, tarlalar da çalışmaya başlamıştır. Ta ki köylülerin birgün ırgatçıların barakalarını yakana kadar....
    işte tüm hayatın akışını ve acımasızlığı işte tam bu anda başlıyor.

    İnebolu'ya kadar uzanan bir kaçısın ve Rumların mübadele döneminde neler yaptığının bir kanıtı gibi...

    Ali Bayram'ın müthiş kaleminden yine tarihsel bir kitap....

    Bence okuduğunuz an!

    Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
  • Ey Âdem’in oğlu

    Şeytana uyma!

    Uyduysan tövbe et!

    Ey İdris’in oğlu

    Yatma, üret!

    Ey Nuh’un oğlu

    Küfrünü terk et!

    Ey Hûd’un oğlu

    Nankörlük etme!

    Ey Salih’in oğlu

    Söz dinle!

    Ey İbrahim’in oğlu

    Kır putları!

    Babanın put galerisini yerle bir et!

    İsmail’ini kurban et!

    Korkma, dal ateşe!

    Ey İsmail’in oğlu

    Teslim ol!

    Ey İshak’ın oğlu

    Ümitsizliğe düşme!

    Ey Lût’un oğlu

    Haddi aşma!

    Ey Yâkup’un oğlu

    Hasret çek ve ağla!

    Ey Yûsuf’un oğlu

    Züleyha’dan uzak dur!

    Ey Eyyub’un oğlu

    Sabret!

    Ey Musa’nın oğlu

    Firavunî düzenleri yık!

    Karunlardan uzak dur!

    Ey Harun’un oğlu

    Musalara yardım et!

    Sesini yükselt!

    Ey Şuayb’ın oğlu

    Tartıda ve ölçüde hile yapma!

    Çalma!

    Zulmetme!

    Ey Davud’un oğlu
    Yeryüzü imar et!

    Ey Süleyman’ın oğlu

    Âdil ol!

    Sırrını sakla!

    Ey İlyas’ın oğlu

    Hızır’la arkadaşlık et!

    Ey Lokman’ın oğlu

    Hikmeti ara!

    Ey Zülkifl’in oğlu

    Tamahkârlık etme, nasibine razı ol!

    Ey Yunus’un oğlu

    Pişmanlık duy!

    Ey Zekeriya’nın oğlu

    Kimsesize sahip çık!

    Ey Yahya’nın oğlu

    Düşmanını iyi tanı!

    Ey İsa’nın oğlu

    Öldürme, dirilt!

    Ey Muhammed s.a.v’in ümmeti

    Teslim ol ve iman et!

    Şehadet getir!

    Allah’ı düşün ve kul ol!

    Namaz kıl!

    Dua et!

    Cihad et!

    Oruç tut!

    Haccet!

    Zekât ver!

    İnfak et!

    Kur’an oku ve anla!

    Ayağa kalk, dik dur!

    Aklını başına al!

    Bir iyilik yap, hep iyilik yap, iyiliği emret!

    Kötülükten sakın ve nehyet!

    Ön yargılarını terk et!

    Gıybeti bırak!

    Büyük konuşma!

    Haddi aşma!

    Yeniden iman et!

    Hakkı söyle!

    Ölümü hatırla, ölmeden öl!

    Hurma ye!

    Zemzem iç!

    Ses çıkar!

    Alacağından vazgeç!

    Gazabı çağırma!

    Helâl ye!

    ‘Acı da olsa doğruyu söyle’

    Nefsinle harbet!
    Hikmeti ara!

    Hicret et!

    Misakını yenile!

    Mazlumdan yana ol!

    Medineli ol, medeni ol!

    Ayırımcılık yapma!

    Adaleti tesis et!

    Fakiri düşün!

    Dil öğren!

    Sivilleş!

    Bir eyleme katıl!

    Slogan at!

    Benlerinden kurtul!

    Mezar kaz!

    Kefen giy!

    Helalleş!

    Hiçbir makama talip olma!

    Allah (c.c.)’a borç ver!

    Şükret!
    Bir taş at!

    Bir söz söyle!

    Zina yapma!

    Paraya tapma!

    İmza kampanyası düzenle!

    Kitap satın al!

    Dernek kur!

    Erdemliler Hareketi’ne (Hılful Fudul) katıl!

    Sokağa çık!

    Şeytanı uzaklaştır!

    İste!

    Ağla!

    Gözyaşı dök!

    Bir duvara yazı yaz!

    Aklet!

    Çocuğunla ilgilen!

    ‘Müslümanlardanım’ de!

    Bir yaraya merhem ol!

    Kitap oku bir daha, bir daha oku!

    Seni bekleyen çok uzun bir tatil var, tatil yapma!

    Dünyayı gez!

    Kudüs’ü geri al!

    İnadına Osmanlıca ve Arapça öğren!

    ‘Kavmiyetçilik gütme!’ Irkınla övünme!

    Doyma, tad!
    Bir acıyı dindir!

    Tohuma sahip çık!

    Toprağı koru!

    GDO’lu ürün yeme!

    Genetik değişikliğe itiraz et!

    Şiir oku!

    Ters yöne git!

    Sigara içme!

    Yezidlere lanet et!

    İtikâf’a gir!

    Nefsinle savaş!

    Mazeret üretme!

    Toplantıya tam vaktinde git!

    Kısırlaştırılmayı reddet!

    Mütevazı ol!

    İtiraz et!

    Hiç ol, hiçliği yaşa!

    Çağını aş!

    Dilekçe yaz!

    Az ye!

    Her ilacı içme!

    Dayatmalara karşı dur!

    Şüpheden uzak dur!

    Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali gibi ol’

    Hasan gibi cihat et!

    Hüseyin gibi susa!

    Ebuzer gibi yaşa!

    Cenneti iste!

    Bayram et!
  • Punta'da bayram vardı… Yunan ordusu pasaport'tan karaya çıkmış, İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış, toprağımıza ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.

    *

    Aniden, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından… Kahkahaları suratlarında dondu. Baktılar ki, tek başına, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına… Hasan Tahsin'di o. Henüz 30'unda.

    *

    Böyle başladı macera.

    *

    Hükümetimiz hâlâ işgali yalanlıyor, “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu. Mustafa Kemal ise “vakit tamam” demişti, “Anadolu'ya geçiyoruz.”

    *

    Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar… Takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyordu. Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

    *

    Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.

    *

    Kudurmuştu Ali Kemal… Efendilerinin büyük gazetecisi! Köşesinden kin kusuyordu. “Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.

    *

    O “mahluk”lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım… 18 yaşındaydı. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

    *

    Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü'ne girdi. Gözleri Fatma'ya takıldı. 15'indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.

    *

    Teğmen Şevket, Uşak'tan geçiyordu o sırada… Sakarya'da şehit düşen Yüzbaşı Basri'nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket'in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

    *

    “Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”

    *

    Deli'ren biri daha vardı. İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir'e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.

    *

    Kaçıyordu Yunan.
    Ecel peşlerinde.

    *

    Ve, 9 Eylül… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında. Bornova'dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha… İkinci tümen dördüncü alaydan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, son şehitler… Bugün anıtları var orada. “Vatan ve Namus” yazıyor altında.

    *

    Yüzbaşı Şerafettin, teğmen Ali Rıza, teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, koştular Hasan Tahsin'in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağı… Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve'deydi Mustafa Kemal, İzmir'i seyrediyordu.

    *

    İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran… Dünyada bu özelliğe sahip tek şehir… İzmir'i seyrediyordu.

    *

    Nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine… Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”

    *

    Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında.

    *

    Karşıyaka'ya Alsancak'a Kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada… Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. Adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E, şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

    *

    Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. 3 yıldır yokluk içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti. O gece, 8 Eylül 1922'ydi. Çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler… Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir'in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

    *

    Bir tanesi mesela… Namazgahlı Sırriye teyzenin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayraktır. O bayrak bugün, değerli ağabeyim, İzmir'in gururu, Yaşar Aksoy'dadır. Kutsal emanettir.

    *
    Yılmaz Özdil