Fatıma ile ilgili ne söyleyeceğimi bilemiyorum.nasıl söyleyebilirim ki…?

Birgün bir konferansta Hz.meryem’i anlatan bir Fransız yazarını taklid etmek istiyorum;

‘’ 1700 yıldır Hz. Meryem’den söz edildi. 1700 yıldır doğulu ve batılı değişik uluslardan bütün filozoflar ve düşünürler Hz. Meryem’in değerini anlattılar.1700 yıldır dünya şairleri, Hz. Meryem’e methiye dizmede bütün yaratıcı gayretle...rini ve güçlerini seferber ettiler.

1700 yıldır bütün ressamlar ve artistler,Hz. Meryem’in suretlerini ve fresklerini gösteren muazzam eserler ortaya koydular.bütün bu söylenen ve düşünülenlerin tamamı,bütün artistlerin gayretlerinin tamamı,Hz. Meryem’in büyüklüğünü şu söz kadar güzel tasvir edememektedir; ‘’ Hz. Meryem; Hz. İsa’nın annesidir. ‘’

Ben de, Hz. Fatıma’yı anlatmaya bu şekilde başlamak isterdim.

Fakat yapamadım:

‘’Fatıma, Hz. Haticenin kızıdır.’’ demek isterdim. Fakat anladımki,

Fatıma o değil.

‘’ Fatıma, Hz. Muhammed (s.a.v) ’in kızıdır’’ demek istedim. Fakat

anladımki, Fatıma o değil.

‘’ Fatıma, Hz. Ali’nin eşidir’’ demek istedim. Fakat anladımki, Fatıma,

o değil.

‘’ Fatıma, Hz. Hasan ve hüseyin’in annesidir’’ demek istedim. Fakat anladımki,

Fatıma o değil.

Hayır! ... Bütün bunlar doğrudur ve bunların hiçbiri Fatıma değildir:

‘’FATIMA FATIMADIR’’

(dr.Ali Şeriati)

Okuyun, diyor okuyun. Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.

Ali Şeriati

‘’Allah seni bana vermekle bana vermediklerini telafi etmiştir.’’ demiş . Ali Şeriati, eşi Puran Şeriati’ye. - tek bir cümle şiir olabiliyormuş.

Sonradan ilahi adalet diye adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin.

İslam ve Sınıfsal Yapı___//Ali Şeriati

Ali Şeriati ve Türkiye’nin 40. yılı


TARİHİ vicdan, uygar bir ruha özgüdür. Medfun asırları, nesilleri ve devamlı bir geçmişi hikâye eden bu eserleri korumak, ihya etmek ve tanımak, sadece duygusal ve sanatsal bir değer taşımaz; aynı zamanda tarihsel akışın, kültürel bağlılığın ve ulusal ruhun devamını sağlar. Tarihsel süreklilik, mevcut kuşağın, şahsiyetini bulduğu geçmişle bağını kurar. Emperyalizm, çok karmaşık ve çok derin sosyolojik ve bilimsel gayretler içine girmiştir. Bu gayretlerle uygar İslam, Hint ve Çin ülkelerindeki kendi “sözde uygar”larını öyle “yetiştirme”ye çalıştılar ki o uygar(!)lar, ilerleme ve modernleşmeyi kendi gelenek ve tarihlerine zıt bilsin, realizm ve ilericilik adına geçmişi yok saysın ve tarihlerini mahvetsin ve kin ve nefretle kendi geçmişlerinden kaçsınlar. Çünkü geçmişe kin ve nefretle yaklaşmak, çağdaşlığın ve yeni düşünmenin göstergesidir!

İsviçre’den İran’a dönüyordum. Yoldaşım, İzmirli bir Türk öğrenciydi, İsviçre’de eğitim görmüş(!) bir ziraat mühendisiydi. Benim için bundan iyi bir yolculuk olabilir mi?! Türkiye’nin mimarisinin dinî, kültürel, siyasî ve sosyolojik açıdan bence kapalı kalmış ince noktaları, güzel Fransızca konuşan gencin parmağıyla aydınlanacak diye düşündüm. Birkaç gün süren beraberliğimizde bu çerçevede onunla işim olmadığını anladım. Zira onun uzun bir hikâyesi vardı. İstanbul’a vardığımızda askerî bir geçit töreni ile karşılaştık. “Ne oluyor?” diye sordum. O genç, “Türk ordusu, kuruluşunun kırkıncı yılını kutluyor” dedi. “Kırkıncı asır mı?” diye sorduğumda, gülerek “Hayır! Aklın nerede? Kırkıncı yıl!” dedi. Tekrar sordum: “Kırkıncı ne?” Vurgulayarak dedi ki: “Kırkıncı yıl.” Türkiye tarihiyle geçmişinden bu kadar habersiz olan genç, bana bilgince izahatta bulundu: “Türkiye, ülkesiyle, toplumuyla, üniversite, medeniyet, sosyal ve kültürel kurumlarıyla kırk yıl önce kurulmuştur.”

Artık dayanamadım. Yeni doğmuş, yeni adam olmuş, tarihi, bir insan ömrünün yarısı olan bir ulusa mensup bu adamla beraber olmaya dayanamayıp kaçtım!

Sanki bu Kostantiniyye’nin göğü, en son büyük hadiseyi hatırlatıyordu. Sanki miladî 1453 yılında Fatih’in, ordusuyla Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalbi ve Ortaçağ’ın en büyük medeniyet mer-kezlerinden biri olan bu şehrin kapılarından içeriye girişi, dünmüş gibi... Bir taraftan bu olay, Doğu Roma’da kültür ve uygarlığıyla güçlü Hıristiyanlığı Doğu’dan söküp Batı’ya atışı, dünmüş gibi... Bu yılın -bu yıl bile, Türkiye’nin eski Müslüman ordusunun fiilî kuruluş yılı değildir- Ortaçağ’ın bitişi ve Batı için yeni bir çağın başlangıcı olarak sayılışı, sanki dünmüş gibi… İsviçre’de okumuş bay mühendis, yarın bu ülkenin üniversitelerinde profesör veya tarım bakanı olacak, aydın tabakanın elitlerinden sayılacak bu bay mühendis bilmiyor ki onun ordusu, insanlık tarihine yön verecek bir biçimde askerlik kurumunu en büyük yiğitliğiyle altı asır önce kurulmuştur. Ve yine bu ordu, Orta ve Yeni Çağ’da Batı’nın en büyük imparatorluğunu kurmuş, tüm Doğu Avrupa ve Yemen’e hükmetmiştir. Onun atalarının siyasî, kültürel, düşünsel etkinliğinin göstergesi olan mescid ve minareler hâlâ Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’da o güçlü günleri hikâye etmekte. Fransa ve İtalya’ya kadar ilerlemiş ve bu gücünü 18. yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başlarına değin çok rahat bir bi-çimde sürdürürken Akdeniz’de en büyük deniz gücünü elinde bu-lundurmuştur.

Daha ne diyeyim? Bundan 1000 yıl önce Batı’nın silahlı halkınca İslam Ülkesi’ne karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinde kullanılan ve üzerlerine savaş nağmeleri yazılmış kılıç, kalkan, miğfer ve mızraklar Avrupa’nın askerî müzelerinde sergilenmekte ve görenleri hayrete düşürmektedir.

Daha ne diyeyim? Bugünkü Batı doğmadan, İslam da Doğu’yu ay-dınlatmadan önce bu topraklar, Roma’nın yani Bizans’ın uygarlık beşiğiydi. Oysa 1000 yıldan beri bu güçlü ordu uygarlık, bilim, iman ve kültüre sahip bu Dünya İmparatorluğu, kartal gibi Akdeniz’de mutlak hâkimiyet kurmuştur. Kısa sürede Kostantiniyye’nin siyah burçlarına oturmuş, Doğu-Batı arasındaki sınırda, eski ve yeni uygarlıkların kesiştiği noktada Doğu ve Batı’yı, Birinci Dünya Savaşı’na kadar en güçlü askerî güç olarak dünyanın büyük bölümünü gölgesi altında tutabilmiştir. Arabı, Yunanı, Kuzey Afrika’yı ve baştanbaşa Doğu Avrupa’yı egemenliği altında tutmuştur. 40 yıl önce, önden Batı’nın teknik ve askerî hileleriyle, arkadan İranlı ve Arap Müslümanların hançerleriyle vurulmuş... Arap topraklarını İngilizler ondan alırken, Avrupalılar Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’yı ondan ayırmış ve böylece onu kıstırmışlardı. Osmanlı Sultanı’nın emriyle Batı’nın modern bilim ve askerî tekniğini kavramak ve Avrupa uygarlığını tanıyarak İslam İmparatorluğunu, güç ve kudretini Avrupa’nın ekonomik, siyasî, askerî ve kültürel saldırılarına karşı savunmaları amacıyla görevlendirilmiş Batıcı entelektüel ve subaylar, geri dönüp işe koyularak bu büyük dünya gücünü kendi içinde birbirine kırdırdılar. Geniş Osmanlı İmparatorluğu, mağlup olmuş ve cezalandırılmış küçük bir ülkeye dönüştürüldü. Bütün Asya, Avrupa ve Afrika ülkelerinden elinde bir İstanbul kaldı, bir de Ankara... Daha sonra harfler Latin harflerine dönüştü. Bu yeni harflerle eğitim gören yeni nesil ise inanmaya başladı ki, bizim tarihimiz kırk yıl önceden başlar! Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren! Yani mağlub olup cezalandırıldıkları ve parçalandıkları, sonuçta zaaf ve hakarete uğradıkları vakitten… Yani ordusu tarihinde bu kadar destanlar yazmış bu millet, tarihini yenilgi anıyla başlatıyor! Ben bu işe şaştım kaldım!

İstanbul Kütüphanesi’ne gittim. İstanbul ki kültür, tarih ve kitap dünyasında çok büyük bir şöhreti var. Şevket ve güç dolu İslamî yüzyıllar boyunca bir hazine hazırlamıştır. Gördüm ki bu kütüphanenin salonu, geçmişin şevketini anlatıyor. Fakat bu geniş salonun kıyısında köşesinde el yazması eserleri inceleyen birkaç oryantalist var ve Türkiye’nin halkından ise bir tek Farsça bilen meşhur merhum Ahmet Ateş’i gördüm. Diğerleri ise, onların kişiliğini, manevî ve kültürel geçmişlerini oluşturan bu hazinelere sadece bakmaktalar. Biz ise Taht-ı Cemşid’in duvarlarındaki çivi kitabelerine!

Anladım ki bu genç entelektüel mühendisi önce bu geçmişe yaban-cılaştırmak gerekti ki “Evet, senin tarihin, sadece kırk yıl öncesinden başlar” fikrini ona kavratabilsinler.

Şimdi sen Afrika’da yeni doğmuş Çad, Togo, Kongo, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerin ömrü kadar yaşı olan bir ulus musun?! Mağlubiyetten başlayan bir tarih! Yani sen hiç yoktun, hiç olmadın! Düşünce, bilgi, dil, kitap, üniversite, uygarlık… adına şu anda sahip olduğun her şey, bizim atiyyemizdir.

Dedim ki: “Siz Müslümansınız, niçin Cuma yerine Avrupalılar gibi Pazar gününü hafta tatili yaptınız?”

Yaptığı tahlil, çok pişkinceydi: “Cuma, İslamî ve dinî bir bayram günüdür, mukaddestir. Eğer Cuma’yı tatil yapsaydılar, hepsi, eğlence, fısk ve fücura bu kutsal günde gitmek zorunda kalırlardı. Cuma yerine Pazar’ı tatil yaptılar ki tüm bu eğlence, fısk, fücur ve rezaletler Hıristiyanların kutsal gününde yapılsın.”

Aydınlandım! Fakat zavallı ben, Avrupa ekonomisiyle olan ilişkiler nedeniyle Cuma yerine Pazar’ın hafta tatili yapıldığını, böylece İslam ve Avrupa pazarları arasında uyum sağlandığını hayal ediyordum. Fakat bunların manevî ve dinî analizlerini öğrenince sorunun ekonomik değil, İslamî olduğunu anladım! İslam’ın bu cihad ülkesinde, Haçlı Savaşları mücahidleriyle Osmanlı cengâverlerinin bu tür eğlence ve rezilliklerle Hıristiyanlıktan kurnazca intikam alışlarına bir sevindim ki bilemezsiniz!

Çocuktum.
Anneme ''Ağaca çıkacağım, yardım et'' dedim.
''Başkasının çıkardığı yerden inemezsin, düşersin.'' dedi.

- Ali Şeriati

Ali Şeriati
"Acaba gerçek dert ve yenilgi, yalancı ümit ve sevinçten daha iyi değil midir?"