• Gücün desteklemediği öfke aptallıktır. Alman Atasözü
    Engin Geçtan
    Sayfa 37 - Metis
  • “Tilki vaaz vermeye başladığında, gözünüz tavuklarda olsun.” 
  • "Alman baltasının sapıyla buğday döver." ~Rus atasözü~
  • BATIYI UYARIYORUM- SOLJENİTSİN

    Batının ve bilhassa İngiltere’nin bugünkü durumu hakkında konuşmak için bir yabancı sürgündeki Rus’u davet ettiği için BBC’ye çok teşekkür ederim.

    Sizleri hiç bir şekilde ne memnun etmek, ne de methetmek için konuşmayacağım. Samimî tarzda konuşmaya çaIışacağım. Çeyrek yüzyıl önce Kazakistan işçi kamplarında komünist tankların ilerlemesine mani elmaya çalıştığımız sıralarda Batı, bizim İçin hürriyet ışığı idi. Bizim için Batı sadece ruhun kalesi değil, aynı zamanda aklın deposu idi.

    O yıllarda sizin bakanlarınızdan Herbert Morrison nasıl olduysa Pravda’yı kendi konuşmasını bir sayfa aynen vermesi için kandırmıştı. Allah’ım gazetenin teşhir edildiği yere nasıl koşmuştuk, hepimizin kafası kazınmış, kalın ceketlerimiz ve ayaklarımızda mahkûm postalları vardı.

    Evet nihayet bizim yeraltı krallığımız elmas gibi kıymetli gerçeğin ve ümidin ışıkları ile delinmişti. En sonunda kırk yıl sonra, sansürün sıkılmış dişleri biraz olsun aralanmıştı. Sansür nihayet bizim için çalışmıştı, Fakat biz zayıf yazıyı okuyunca, ümitlerimiz eridi yek oldu. Konuşmalar Komünizmin vahşi yapısı ve hedefleri hakkında hiç bir fikri olmayan kimsenin yüzeysel konuşmalarıydı. Ve işte bu yüzden Pravda bunları büyük bir cömertlikle basmıştı. Biz kırk yıllık cehennem hayatına katlanmıştık ve bu İngiliz bakanının bize ümit verecek hiç bir kelimesi yoktu. 

    Seneler, yıllar geçti. Aradaki demirperdeye rağmen, çok şükür BBC’nin Rusça yayınları Batı’da neler olup bittiğini, halkın nasıl düşündüğünü her halükârda bize ulaştırdı. Batı hakkındaki bilgilerimiz arttıkça, sizin dünyanızın durumu aklımızı iyice karıştırdı.

    insanın yapısı muammalar ve tezatlarla doludur. İnsanın bu kompleks yapısı sanatı oluşturur ve sanat yoluyla insan, daha basit formüller, açık çözümler, basitleştirilmiş cevaplar arar.

    Bu muammalardan birisi de şudur: Köleliğin ağırlığı altında ezilmiş, çukurun tabanına atılmış insanlar, acaba nasıl olur da ayağa kalkıp, kendilerini kurtarma gücünü önce ruhlarında daha sonra bedenlerinde bulurlar da, hürriyetin bütün nimetlerini tatmış olanlar, nasıl olup da aniden hürriyetin zevkini kaybedip, hürriyeti savunma arzusunu yitirip, ümitsiz bir şekilde kendilerini kaybedip, esareti özlemeye başlarlar? Ve gene yarım asır boyunca yalanları kabul etmesi için zorlanan bir toplum, nasıl oluyor da hadiselerin doğru izahlarını bulabiliyor, kendi içinde gerçeğin bir kısmını hissedebiliyor da her çeşit haberleşmenin serbest olduğu bir toplum kendi kendini kandırmaya, aniden gerçekleri görmeye başlıyor?

    Batı ve Doğu’nun ruhî gelişmeleri arasındaki karşılıklı münasebet tıpkı yukarda ifade ettiğim şekildedir. Ve işin garip tarafı, sizin gelişmenizin hızı bizimkinden 10 kere değilse bile 5 kez daha fazladır. Evrensel bir felâketten insanlığın kurtulabileceği ümidini yıkan da budur. Senelerce biz buna inanmaya çalıştık. Batı hakkındaki bilgimiz yeteri kadar olmadığından Batı’yı kafamızda şekillendiriyorduk. Birkaç yıl önce

    Nobel konuşmamda bu duruma dikkatleri çekmek istemiştim.

    Batıya kendim gelmemiş ve iki yılımı etrafımı incelemekle geçirmemiş olsaydım, dünyanın durumu karşısında Batı’nın bu kadar kendini isteyerek kör edebileceğini, Batı’nın bu kadar isteksiz bir hale gelebileceğini karşılaştığı tehlikelere rağmen bu kadar umursamaz olabileceğini hiç tahmin edemezdim.

    Bir Alman atasözü var «Cesaret kayboldu mu her şey biter» diye. Bir Latin atasözü de şöyle: «Aklın kaybolması yıkımın müjdesidir». Fakat her ikisini de (aklı ve cesareti) kaybeden topluma ne olur? Batının bugünkü durumunu ben işte böyle görüyorum.
  • NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

    ------------------------------------------------

    Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

    Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

    İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

    Gelelim Palyaço'ya...

    Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

    Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

    Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

    Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

    --------------------------------

    Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

    Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

    Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
    "Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

    Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

    Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

    Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

    Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

    Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

    Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

    İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

    Son olarak;

    Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

    Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • “Eşeğin keyfi yerindeyse buz üstünde gider ve bir ayağını kırar.”
  • “Herkes, kendi kaderinin demircisidir”