• Bombooşş adaletsiz, fikrini düşünceni dile getiremediğin saçma sapan bir sistemin tohumlarının yeşerdiği bir ülkede yaşıyoruz kimse kusura bakmasın ama bu böyle, Başımı kesseniz bu düşüncemden vazgeçmeyeceğim.İyi yerlerde olmak için ya torpilli olman lazım, ya da torpil.
  • Beri yandan bir yolcu, zamanın akışına yaslamış sırtını, duruyor ya da Tanrı’nın kerametine akıl erdirmeye çalışıyor ve soruyor kendi
    kendine: İnsan ne içindir? İnsan ne içindir? ... Ama gerçekten, söylüyorum size bakın: Eğer Tanrı insanı yaratmasaydı, neyle geçinirlerdi köylüler, badanacılar, ayakkabıcılar, doktorlar? Eğer insanın içine utanma denen duygunun tohumunu ekmeseydi, neyle geçinirdi terziler? Ya askerler neyle geçinirdi, öldürmek denen silahı asmasaydı omzuna? Hiç kuşkunuz olmasın ... Evet, evet güzel şeyler bunlar, ama her şey boşuna yeryüzünde, para bile çürüyüp yok oluyor sonunda.
  • 400 syf.
    ·11 günde·9/10
    Bernhard bu eserinde yine ciddi konulara değinmiş. Aslında onda ben şahsen sürekli bir eleştiri havası seziyorum. Daha doğrusu sorgulayıcı bir eleştiri. Bir şeyi yapıyorsak bunu neden yapıyoruz ve neden yapalım ki? Yüzlerce yıldır doğru kabul edilip süregelmiş şeylere bile Bernhard okuduktan sonra en büyük kuşku ile bakar hale geliyorsunuz. Ama aslında onun değindiği konular, salt doğru olarak kabul edilen tabuları yıkan konuların yanında modernleşmenin (ya da yanlış modernleşmenin?) getirmiş olduğu yanılgıların korkusuzca imhasıdır ve yok edilmesidir. Belki de bu yanılgılar bu kadar sert bir dili hak ediyorlar diye düşündüm kitap boyunca. Çünkü bazı yerlerde gerçekten çok sert eleştiriler vardı, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, modern yanılgılar bu sertliği hak ediyor, sonuna kadar.

    Eser genel olarak ailesinin ölüm haberini alan bir öğretmenin bu süreçte yaşadığı zihinsel değişimleri anlatıyor. Bir düşünsel süreç hayatı kaplar. Bu açıdan nadir yazarlar bu temada başarıya ulaşabilir. Demek istediğim Bernhard gibi yazarların bu türden bir eseri aynı türün klişeleşmiş eserleri gibi yazmamaları. Bir adamın düşünsel yolculuğuna konuk olmak, kendisini bir sonuca ulaştıramamasına şahit olmak, bunalımlarını görmek, işte bunlar gerçek hayatta bir düşün insanının zihinsel sürecini bizlere aralayan şeylerdir. Ve bu zihinsel süreç de asla tamamlanmaz, eserin sonuna gelinir ama düşünsel süreç hala devam ediyordur. Tabiri caizse yazar içinize fikir tohumları salmıştır ve dünyaya karşı bakış açınızı değiştirmiştir. Böylelikle bazı eserler insanın ömrü boyunca devam eder. Çünkü insan o bazı eserlerden almış olduğu düşünceleri ve düşünce filtrelerini yaşamı boyunca taşır. Bu da eserin, kitabın dışına, gerçek yaşama taşmasına neden olur. İşte bunu başaran nadir yazarlardan biridir bana göre Bernhard.

    Öncelikle şundan bahsetmeliyim ki eserde bireysel olarak bir toplumsal baş kaldırmadan yola çıkarak karakterimizin zihinsel değişimlerine şahit oluyoruz. Bir insanın zihinsel gelişimine ve değişimine şahit olmak bizleri bu eserde bazı yerlerde hem şaşırtıyor hem de gerçekleri bu kadar yalın halde görmek tüylerimizi de diken diken ediyor. Karakterimiz gerçek hayatın mantıksızlıklarını gayet açıkça görebilen biri. Bu açıklık bizi şaşırtıyor kimi zaman kitabı okurken. Bazı gerçekleri elbette ki birden fazla insan da fark edebilir. Fark edebilme yeteneği de elbette ki önemlidir ama açıkça dile getirme yetisi olmadan farkında olabilmek bir işe yarar mı? Ya da farkında olmak da sadece bir oyunculuktur belki de? Farkındaymış gibi yapma oyunculuğu.

    İnsanların sergilediği hayatsal manada olan oyunculuk sanatından bahsediyor kahramanımız. Tiyatral bir oyunculuk değil bu. İnsanların kendilerini tamamen verdikleri, belki de farkında olmadan oynadıkları bir oyun. Bu oyunculuk sanatını üstün bir şekilde sergileyen insanlara olan iğrenmesini dile getiriyor. Mesela müzik dinleyip müzikten anlıyormuş gibi davrananlar, hayatı boyunca kütüphaneye gitmeyip kitap okuyormuş gibi yapanlar ve en beteri, saygın ve entelektüel görünmek amacıyla bilgili taklidi yapanlar. Aslında bu oyunculuklara da ihtiyacı oluyor bir süre sonra bu oyuncu insanların. Çünkü rezilliklerini gizleyebilecekleri tek yöntem bu oyunculuk oluyor. Üst düzey hayatsal manada bir oyunculuk! Bu oyunculuğu farkında olmadan sergileyenler bu durumun dramatik oyuncuları, ki bunlar aslında oyuncu bile değil dublörlerdir yapılması gerekenleri yaparlar, bir de her şeyin farkında olan asıl oyuncular vardır onlar da en tehlikeli olanlardır, çünkü bu tür insanlarda da diğerlerini bir küçük görme ihtiyacı vardır. İnsan küçük göremediği insandan nefret eder. Bu yüzden bunların karşısında duran doğru sözlülere en büyük nefret söylemlerinde bulunurlar, tabii haliyle dublörler de bunun aynını taklit eder.

    Hayatımıza ne yazık ki bazı basamaklar konulmuş. 'Önceden belirlenmiş' basamaklar. Bu basamakları çıkmadan yukarıya tırmanan insanları, toplum her zaman dışlamıştır. Çünkü topluma göre bu 'hazır' basamakları (tıpkı hazır su, hazır çorba gibi) kullanmayanlar ahmaklardır. İşte Bernhard olabildiğince bu basamakların, eserde görünmüş olanlarının hepsine saldırıyor. Onları 'yok ediyor'. Benim en sevdiğim kısım diploma kavramı ile ilgili olan kısımdı. Gerçekten olağanüstü bir tespit ve muhteşem bir dile getiriş. Biz insanlar modern dünyada diploma ve diploma benzeri onlarca değersiz belge içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Diploma aslında sadece bir formalite olarak kalmalıydı. Ama biz insanlar, eserde de bahsedildiği üzere artık diplomalar için yaşar hale geldik. Diploma uğrunda öğrenilen bilgilerin kendi başına hiçbir önemi yok artık, hele eğer ucunda 'yüksek notlar' alıp diplomayı sağ salim kazanabilmek varsa. Diploma kavramı modern çağda bilgiyi değersizleştirmiştir. İnsanlar bir diploma alıncaya kadar çalışıyorlar, bilgi ediniyorlar, ki bu bilgileri de diplomayı alırlarsa eğer unutuyorlar, sonra da kendilerini tamamen bırakıyorlar. Yani insanlar kendilerini ancak diploma alacak kadar bilgisel olarak ileri götürüyorlar, daha da ilerisine gitmeyi mantıksız buluyorlar. Bu diploma kavramını öyle benimsemişiz ki hayatta, onu artık bir doruk noktası olarak görüyoruz. Hayatsal manada bilgi edinmenin hiç kimseye faydası yok artık, eğer işin ucunda diploma yoksa. Sosyolojiyi ya da jeolojiyi çok seven ama diploma kazandıran bir yöntem dışında bunu seven bilgi birikimi sağlayan insan topluma göre en büyük ahmakdır, çünkü bunu bir diploma uğruna yapmıyordur.

    İşte günümüzdeki insanın içini karartan bu türden bir bilgi kısıtlamasının eleştirisini bolca yapmış Bernhard. Bu bağlamda, insanın bilgili taklidi yapanının gerçekten de en tehlikeli oyuncu tipi olduğunu anlatmakla kalmıyor bilgi gibi evrensel olan, son derece kısıtlanamaz bir kavramı diploma gibi komik kağıt parçalarına sığdırmaya çalışan zihniyeti de yerden yere vuruyor. İşin sarsıcı gerçeği, aslında bu gibi dehşet vermesi gereken bazı modern zaman manzaraları karşısında insanların her zaman her şey doğalmış gibi davranmaları olduğunu belirtiyor. Onca dehşet verici şey varken insanların gerçekten de her şeyi doğal görmeleri bile bir dehşet veriyor. Zaten asıl dehşet de bu değil midir, dehşet duyulması gereken bir şeyde birinin dehşet duymadığını görmek. İnsanlara bu aslında dehşet verici olan düzenbazlıklar öylesine benimsetilmiş ki dehşeti doğal olarak görmeye başlamışlar.

    Eserden şu örneği vermek daha doğru olacaktır zannımca. Eğer tanıdığımız bir kişi ölmüşse onun arkasından kötü konuşmamak gerektiğini düşünüyoruz, neden? Bir kişinin ölmesi hayatın somutluğu kadar somut bir durumsa, neden ölen bir kişinin ardından olduğundan daha iyi biriymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz? 19.-20. yüzyılda öldükten sonra bir düşünce insanı olarak en iyi şekilde anılmak isteseydiniz yapmanız gereken tek şey bir soylu olmanız olurdu. Çünkü karakterimizin ölen ailesinin de bir soylu aile olması, aslında köylü diyerek dışladıkları insanlardan daha beter bir durumda olmalarını kapatan bir durum. İşte bu adeta 'şık bir perde' görevi gören soyluluk kavramı da çokca irdelenmiş durumda eserde. Bir insanın ölümü, o insanı iyileştiremez, kötüleştiremeyeceği gibi. O yüzden ölen bir insanı olduğundan daha iyiymiş gibi göstermeye çalışmak da bir sahtekarlıktır. Bunun bize yakın olan bir insanı kaybettiğimizde onun anılarına zarar vermeme çabası olarak anlatıyor Bernhard. Ama bu zarar vermeme esasında ona asıl zarar verme olacaktır. Çünkü bir kişiyi olduğundan daha değişik bir şekilde göstermek en büyük düzenbazlıktır. Ayrıca insan suçsuz bir varlık da değildir, her insan iğrenç hatalar yapar ve bu gizlenmemelidir. Sonuçta ölen varlık bir insandır, daha üst düzey bir varlık değildir.

    Toplumsal eleştiriden ayrı olarak bazı felsefi konulara da değinilmiş. Mesela bir bölümde kahramanımız bir filozofu ne kadar çok anlamaya çabalarsa o kadar çok o filozoftan ve onun düşüncelerinden uzaklaştığını hissettiğini belirtiyor. Bu açıdan bana göre felsefenin ne kadar geniş bir kavram olduğuna dikkat çekilmiş. İçinde kolayca kaybolunulabilecek sınırsız bir kavram. Siz bir filozofun derinine inmeye çalıştıkça, her şeyi temelde göremezsiniz. Çünkü temele inme kavramı bana göre felsefede imkansızdır. Çünkü her zaman başka bir kapıya varırsınız. Bir filozofun yalnızca bir düşüncesinin bile temeline inmeye çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir kavram çıkar, uzun çabalar sonrasında söz konusu filozofun o düşüncesinin aslında o bambaşka olan kavramın ufacık bir yerinden çıkmış olduğunu görürsünüz. Bu ufacık bir yer de sizi başka kavram ve düşünce akımlarına sürükler. Ki bu sürüklenme sırasında en az alakalı olan akımlara fikirlere bile uğramış olursunuz, çünkü bazı filozofların düşünceleri gerçekten de bu en az alakalı fikir ve akımlardan ortaya çıkmıştır. Bu şekilde sonu gelmeyen bir kapı içinde kapılardır, bir filozofun derinine inmek. İşin zorlayıcı kısmı üstte de tıpkı bahsettiğimiz gibi, bir kapıdan sonra sadece tek bir kapının da gelmemesi durumudur. Bir kapıyı geçersiniz karşınıza bir anda yüzlerce kapı çıkar. Ve bu kapılardan geçtikçe asıl bulmak istediğiniz şeyden ne kadar uzaklaşmış olduğunuzu fark edersiniz. Önemli olan o ilk bulunmak istenilen şey ile kendinizi neredeyse kaybedecek olduğunuz yerdeki bağı koruyabilmektir. Tıpkı geçmiş zamanlarda piramitleri keşfetmeye çalışan gezginlerin kullandığı bir teknik gibi; kendilerine çok uzunca bir ipin ucunu bağlayıp o şekilde piramitin içine girmeleri gibi. Bu ip sayesinde o kaybolmamış olma düşüncesi de zaten zihninizde durağan bir halde olacaktır, ki önemli olan şey de budur aslında.

    Ayrıca bir filozofu anlamanın etkili bir yöntemi de ona karşı gelmektir diyor kahramanımız. Dürüstçe bir tartışma sayesinde bazı anlaşılmayan şeyler anlaşılabilir. Anlaşılmak istenen filozofa yaklaşırken yapılan en büyük hata da bu belki de, filozofa karşıt olmaktan korkmak. Mesela koskoca bilmem hangi filozof, ben ona nasıl karşı geleceğim ki diye düşünen biri filozofları gerçek anlamda anlayamaz. Bize çelişki olarak gelen en ufak şeyde bile filozofa karşı gelmeliyiz ki, ona farklı açılardan da bakabilelim. Bu yüzden tarafsız olmak da yeterli değildir aslında. Değişken olarak hem taraflı hem de tarafsız olabilmektir mühim olan. Zaten Bernhard'ın dile getirdiği şey de bu eserde. Herkesin iyi gördüğü bir şeyi biz kötü olarak görüyor isek bunu kötü olarak gördüğümüzü saklamamalıyız mesela. Örneğin büyük bir filozofa yanlış diyebilmeliyiz ki o büyük filozofu anlayabilelim.

    Bernhard bu eserinde bazı yerlerde temsili öğeler de kullanmış. Ailelerindeki bahçıvan ve avcılarla. Karakterimiz küçüklüğünden bu yana avcıları hiç sevmemiş olan bu yüzden hep bahçıvanlarla büyümüş birisi. Sorun şu ki ailesinde avcılık çok büyük bir şey olarak görülüyor. Zaten ailesine birçok konuda karşı gelmiş olan karakterimiz avcıları sevme konusunda da onlara karşı geliyor. Avcıları diktatörlere benzetiyor. Diktatörlerin de av hırsları yüzünden kendi halklarını bile avlayabileceğinin altını çiziyor. Diktatörleri de diktatör yapan şey doymak bilmeyen av hırslarını tatmin edememeleridir bir nevi. Tıpkı avcılığın da bazı normal insanlarda bağımlılık halini alması gibi. Şu da var ki, Nazi egemenliği altındaki köy ve taşralarda da hep avcıların sözü geçiyordu. Bu da bir gerçek. Bu gerçek göz önüne alınarak kullanılmış temsili öğeler hikayenin gidişatına gerçekten çok güzel bir şekilde uymuş.

    Fotoğraf kavramının da insan hayatına yapmış olduğu büyük değişikliği dile getirmeden edemiyor. Bazı insanların bazı fotoğraflara sıkışıp kalmış olduklarından bahsediyor mesela. Sadece fotoğraflarından tanımış olduğumuz tarihi bir şahsiyeti, fotoğrafları ilk gördüğümüz andan itibaren, fotoğraftaki hallerinden farklı olarak hayal edebilmek ve düşünebilmek aşırı derecede zorlaşır. Mesela çok güzel bir örnek veriyor kahramanımız. Kendisinin Einstein'ı dilini çıkarmış olmadan hayal edemediğini söylüyor. Bu çok yerinde bir insan zihnine işlenmesi örneğidir. Ünlü fotoğrafları olan insanlar aslında bir nevi görüntüsel ve biçimsel olarak bizler için o fotoğrafın içine sıkışmışlardır. Onları başka türlü düşünebilmek için ya onların olduğu bir görüntüyü izlememiz gerekir ya da onları gerçek yaşamda görmemiz gerekir. Çok eski tarihi şahsiyetlerin hepsi de fotoğraflarda biçimsel olarak sıkışıp kaldılar. En azından düşünsel olarak zihnimizde yaşatabiliyoruz onları. Elbette ki biçimsellik yeri geldiğinde hiçbir şeydir. Ama en azından Descartes'ın nasıl yazı yazdığını ya da Kopernik'in nasıl düşündüğünü biçimsel olarak görmek isterdim.

    Karakterimiz düşünüş biçimiyle kendi varoluşunu kendi ülkesinin insanı olan Avusturya insanına özgü düşünme biçiminden bir kaçış olarak görür. Bu da bir yok oluştur ona göre. Yok oluş temelden değişmedir, mesela bir insanı Avusturya vatandaşı yapan her şeyden kendini yok etmesidir. Kendini bir dünya vatandaşı ilan edebilmesidir. Tüm düşünce dünyasını yok edebilmelidir. Çünkü asıl tarafsız düşünce böyle olmalıdır. Mesela gençliğinde çokca Marx okuyan biri eğer şimdi komünist ise, tarafsız düşünebilmek için zihninden bunları bile yok etmelidir. İnsanın kendini düşünsel olarak baştan yaratabilmesi için ilk başta gerekli olan tek şey kitaba da ismini vermiş olan bu 'yok etme'dir. Bir parçalanmadır. Ama kendisi de belirttiği üzere en büyük çelişkiye de burada düşüyor. Bu, insanlarla işim olmaz demek onları yok etmek anlamına gelmemeli diyor. Ama yine kendisinin dediğine göre uzun zamandır böyle davranmıştır kendisi. Doğru olan insan zihnini yeniden şekillendirmeye çalışırken zihnindeki saçma düşüncelerin kaynağı olan insanları aşağılamadan direkt olarak yok etmektir buna göre, aşağılama denilen şey istenmeyen bir insanla halen daha gereksizce uğraşmadır. Bu, onu yok etme (zihinsel olarak) sürecini geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu gecikme hatasının içine ne kadar çok düşmüş olduğunu eserin sonlarına doğru anlıyor kahramanımız. Biz de onunla birlikte çelişkiye düşüyor onunla birlikte ikilemde kalıyoruz. Kendi yok oluşumuzu başkalarına suçlamalar atarak, onları aşağılayarak mı gizlemeye çalışırız peki? Başka bir deyişle kendi yok oluşumuz için onların da mı yok edilmesi gerek? İşte bu zihinsel yok oluş gerçekleşiyor mu, eğer öyleyse bu nasıl oluyor orası da biz okurlara kalıyor. Bir fikir salıyor Bernhard beynimize, düşünmeye başlıyoruz gerçek yok etme nedir, gerçekten mümkün olabilir mi bu, kitaptaki karakter bunu başardı mı, ama başarmış olsaydı bunu şunu demezdi gibi düşünce akışlarıyla beynimiz sürekli çalışmaya başlıyor bir anda. Sanırım şu anda içinde bulunduğum durum bu.

    Son olarak kahramanımız kendini bir abartma sanatçısı olarak görüyor. Her şeyi abartabilme yeteneği hayatı bir karşılama yöntemi olarak görülebilir. Tıpkı diğer hayatı karşılama, yaşanabilir kılma metodları gibi. Buna göre abartmak varoluşun bir tür atlatılışının sanatıdır. Başka bir deyişle varoluşa dayanabilme yöntemidir bu. Çünkü biz insanlarda olağanüstü bir abartabilme yeteneği vardır. Fantastik edebiyat da böylelikle ortaya çıkmamış mıdır? Realitenin abartılması ile. Bir şeyi abarttığımızda çoğu kez abartılan asıl şeye dikkat etmeyi bırakıp, abartılarak oluşmuş olan yeni şeye dikkat kesiliriz. Ve asıl şeyin dehşetini tam olarak yaşamış olmayız böylece. Tam da bu noktadan sonra Bernhard biz okurları neye uğradığına şaşırtıyor. Çünkü bu abartma üzerine olan düşünceler kahramanımızın zihninde kitabın sonlarına doğru ortaya belirmeye başlıyor. Ve kitapta o zamana dek anlatılmış olan şeylerin gerçek mi yoksa abartı mı olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Düşünün, sizi sorgulamaya iten metnin kendisi bile gerçeklik algısını kaybeder hale geliyor. İşte Bernhard farkı bu; insanı sarsıyor. Ayrıca abartma sanatının her şeyi abartmamaktan da çıktığı görülmüştür sıkça. Bundan da bahsediliyor. Hiçbir şeyi abartmamanın kendisi de abartı olmaz mı? Ama bu, kişinin gerçeği abartı olarak kabul ettiği değişken sınıra göre farklılık gösterebilir. Bu açıdan eserde anlatılan şeylerin gerçek mi abartı mı olduğunun bilinememesi bile zihnimizi meşgul edecek onlarca şeyden bir tanesi.

    Kim bilir, belki de kahramanımızın kendini bir abartı sanatçısı olarak görmesi de bir abartıdır, hatta her şeyi abarttığını düşünmesi de? Eseri gerçek ya da abartı olarak göremememizi sağlayan ikilemin kendisinin bile abartı olup olmadığını okurlar olarak bilmiyoruz. Ama şahsen şunun abartı olmadığına eminim ki, Bernhard gerçekten çok büyük bir yazar. Abarttım mı?
  • 56 syf.
    Her Şeye Rağmen Kaderinizi Önceden Bilmek İster miydiniz?

    Dünya klasiklerinden olan Kral Oidipus Sophokles’in trajedi türünde ki tiyatro eseridir.

    Konusunu mitolojiden alır. Efsane şöyledir;

    Çocukları olmayan kral ve kraliçe bir kahine danışır. Kahin, krala bir oğlunun olacağını ama oğlunun onu öldüreceğini ve kraliçeyle evleneceğini söyler. Bunun üzerine bir oğulları doğunca kral, çocuğun bileklerini birbirine çiviletir ve onu bir çobana dağa bırakması için verir. Ancak, çocuğa acıyan çoban, onu Corinth'li başka bir çobana verir ve ayakları yüzünden Oedipus adını alır. Corinth'in kralının ailesinde büyür. Yıllar sonra bir sarhoş, ona gerçek ailesinin onlar olmadığını söyler. Bünün üzerine Oedipus, kahine gider. Kahin gerçeği açıklamaz, ancak ona kaderinde babasını öldürmek ve annesiyle evlenmek olduğunu söyler. Bunun üzerine kaderinden kaçmak için, Oedipus, Teb şehrine gitmek üzere yola çıkar. Bir yol ayrımına gelince, başka bir arabayla yol hakkının kimin olduğuna dair bir kavgaya tutuşur ve nefsi müdafaa adına diğer arabadaki yolcuyu öldürür. Ölen kişi ise, Teb'in kralı, yani öz babasıdır.

    Yolculuğa devam eden Oedipus, bir sfenksle karşılaşır. Sfenksin bulmacasını yolcular bilmek zorundadır, yoksa sfenks tarafından yenilmeye mahkumdurlar. Bilmece ise şöyledir: "Sabah dört, öğleden sonra iki, geceleri ise üç ayakla yürüyen şey nedir?". Oedipus doğru cevabı veren ilk kişi olur: "İnsan. Çünkü bebekken emekleyerek dört, yetişkinken iki, yaşlıyken de baston yardımıyla üç ayakla yürür." Doğru cevaba çok şaşıran sfenks, kendisini uçurumdan atarak intihar eder. Onları sfenksten kurtardığı için kendisine minnettarlık duygusu besleyen Teb halkı, Oedipus'u kral yapmaya karar verir. Tahmin edilebileceği üzere, karısı da yeni dul kalmış olan kraliçe olacaktır. Teb halkının, kralın katilinin, "yeni kral" olduğundan haberi yoktur, bundan sfenksi sorumlu tutmaktadırlar. Oedipus da öldürdüğü kişinin kral olduğunu bilmemektedir. Bu evlilikten çiftin, iki kız, iki de erkek çocuğu olur.

    Yıllar sonra, Teb şehrinde bir bereketsizlik başgösterir. Ekinler büyümez, kadınlar çocuk doğuramaz. Oedipus, kraliçenin erkek kardeşini kahine yollar bir çözüm bulması için. Creon adlı bu kişi, dönüşünde eski kralın katilinin bulunup cezalandırılması gerektiğini anlatır. Bu öneriye kulak veren Oedipus, Tiresias adlı gözleri görmeyen bir kahini çağırtır. Kahin, ona katili araştırmaması gerektiğini söyler, bunun üzerine tartışma yaşarlar ve kahin, Oedipus'u kralın katili olduğunu ve anne-babasını bilmediğini halka söylemekle tehdit eder. Kahin yüzünden Creon'u suçlayan Oedipus ve Creon arasında tartışma başlar. Kraliçe içeriye girer ve iki tarafı sakinleştirmeye çalışır. Eski kocasının ölüm şeklini anlatır ve Oedipus'a sakinleşmesi gerektiğini söyler. Ancak bu sözlerden iyice işkillenmiştir Oedipus, ta ki bir haberci gelip Corinth'in kralının öldüğünü söyleyene kadar. Çünkü Oedipus'un baba olarak bildiği kişi ölmüştür ve de buna kendisi sebep olmamıştır. Corinth halkı, Oedipus'un kral olmasını istemektedir. Ancak annesi hayatta olduğu için kehanetin ikinci parçasının gerçekleşmesinden korkan kahramınımız Corinth'e gitmek istemez. Bunun üzerine haberci, ona aslında evlatlık alındığını açıklar. Bunun üzerine Oedipus'un gerçek kimliğini anlayan kraliçe, kralın katilini araştırmaması için onu uyarır. Bu uyarıları yanlış anlayan Oedipus ise, kraliçenin onun evlatlık alınmış olmasından dolayı utandığını düşünür.

    Kraliçe, öğrendikleri üzerine kendini asarak intihar eder. Oedipus, onu çocukken ölüme terketmiş olması gereken çobanı bulur ve hikayenin aslını öğrenmek ister. Ve böylece seneler sonra, o yol ayrımında öldürdüğü kişinin gerçek babası ve evlendiği kişinin de annesi olduğunu öğrenir.

    Kraliçeyi arayışa çıkar ve kendini astığını görür. Elbisesinden aldığı iki toplu iğneyle kendini kör eder.

    Oidipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, Sigmund Freud'un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamı der. Hamlet için geçerlidir ama bana göre burda böyle bir kompleks söz konusu değil çünkü burda bilmeden yapılan olaylar zinciri mevcut.

    Neyse efenmm;
    Son gününü görmeden;
    Hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin!..
  • 500 syf.
    ·8/10
    şişko bir ilkokulluyken bir gün bu kitabı annemin elinde görüp ona çok özenmiştim. kitap okumayı çok severdim. o sıralarda genellikle jules verne okuyor ve aslında büyük de keyif alıyordum. ama komşunun çimeni hep daha yeşildir, bilirsiniz, anneme feci bir şekilde özendiğim için o bitirdikten sonra bu kitaba başladım. annem her ne kadar benim için erken olduğunu dile getirse de onu dinlemedim. onu zaten pek dinlemedim, önünde sonunda pişmanlık yaşadım. şimdi fark ediyorum ki, kitap aklımda hiç kalmamış. o zamanda da pek bir şey de anladığımı sanmıyorum, 10-11 yaşında falandım. yine de timeline'da bu kitabı görünce bir garip oldum. aklıma o güzel günler geldi. bir kitabın zihinde bıraktığı anlam çok değerli. ki zaten hayatı ve zamanı kitaplarla ifade eden biri olarak, "kumral ada mavi tuna"lı günler güzeldi bir hayli. sonra taif'te ölümler geldi, sonra suç ve cezalar, milena'ya mektuplar, sonra zorba'lar.

    eğer 11 yaşında şişko bir ilkokulluysanız bu kitabı okumayın. annem bu kitabı çok sever, onun edebiyat zevkine de pek güvenmiyorum; dosto'yu ve tolstoy'u sıkıcı ve ağır buluyor. bir insan dostoyevski'yi beğenmeyip buket uzuner'i nasıl beğenir bilmiyorum. oluyormuş işte.
  • 184 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Rüya gibi bir kitap. Önce tahttan indirilen sonra da bilekleri kesilmiş halde bulunan, intihar mı ettiği yoksa öldürüldüğü mü bilinmeyen bir Osmanlı padişahının hikayesiyle başlıyor kitap. Yanılmıyorsam 1. Abdülaziz olsa gerek.

    Dönemin parçalanan Osmanlı'sı ve halkın bu savaş arifesinde birbirine karşı olan tutumu da toplumsal değişiklikler de güzel anlatılmış.

    Batılılaşma yanlısı hareketlerin saray çevresinde çoktan başladığı, halka da yavaş yavaş nufuz ettiği, buna rağmen Doğu'nun kendine has yapısının da korunduğu geçiş sürecindeki bir Osmanlı toplumu.

    Kitabın ana karakteri İsyan adlı biri. İsyan Kitabdar. Onun babası bir Türk. O dönemde Ermeni- Türk kavgası var ama babasının en yakın arkadaşı bir Ermeni. Kargaşadan kaçıp Beyrut'a yerleşiyorlar. Aradan yıllar geçiyor. Bu sefer de 2. Dünya Savaşı esnasında bir Nazi korkusu sarıyor dünyayı. Fransa'da bu zulme karşı mücadele veriyor İsyan. Tıp öğrencisi ama önceliği okulu değil insanlık. Sonra da 1948'de ise Arap-İsrail savaşı oluyor. İsyan'ın dini İslam, eşi ise Yahudi. Buna rağmen bu savaş onların aşkına engel değil.

    Kısacası kitap diyor ki hep savaş var, hep bir düşman var ama bu sizin buna dahil olmanızı gerektirmez. Nesiller boyunca arkadaş kalabilen insanlar, savaş yüzünden birbirinden kopabiliyor. Böyle olmasını istemeyen, zor zamanlarda bile dayanışmadan bahsedebilen idealist insanların hikayesi bu. En büyük savaşları kendi içlerindeki savaş, en büyük müttefikleri ise sevdikleri insanlar.

    Adana'dan Beyrut'a ve Hayfa'ya kadar uzanan olağanüstü bir şark yolculuğu... Nesiller aracılığıyla savaşlardan krizlere, mücadeleden yenilgilere her şeye tanık oluyoruz. İsyan adlı, Bakü kod adlı kahramanımızın inişli çıkışlı hayat hikayesi...Kahraman da oluyor, tımarhaneye de düşüyor, kızı Nadya'yı 20 sene göremiyor fakat hayat bir şekilde devam ediyor. Sonunda yıllarca ayrı kaldığı eşiyle de kavuşuyor. İki Doğu insanı, Batı topraklarında kavuşuyor fakat Ortadoğu'nun insanları bir türlü kavuşamıyor. Çünkü İsyan ve Clara karşılaştığında Lübnan'da savaş başlıyor. Sahi? Ortadoğu'ya barış ne zaman gelecek?
  • 336 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Eğer kıyamet varsa,insanlık için kitapta anlatılandan daha kötü bir son düşünülemezdi...

    Yakın zamanda "Yeryüzündeki Son Aşk" adında bir filme denk gelmiştim.Pek duyulmayan,dram/bilim kurgu türünde bir filmdi.Konu bir çift üzerinde yoğunlaşarak anlatılmış ama tüm insanları etkileyen bir durum söz konusu.Öncelikle bir grup insan anlamsız krizler geçirip koku alma duyuları kaybediyor ve araştırmak için karantinaya alınyor derken herkes koku alma duyusunu kaybediyor.Tat,duyu,işitme ve son olarak görme duyularını kaybediyorlar ve film burda bitiyor.Özünde kaliteli bir film değildi ama beni öyle etkilemiştiki günlerce ya sonumuz böyle gelirse diye düşünmekten kendimi alamadım.Arkadaşıma anlattığımda o da bana bide KÖRLÜK kitabını oku istersen dedi.

    Böyle bir filmden bile bu kadar etkileniyorken bu kitabı okumak benim neyimeydi ben de bilmiyorum...Ama iyi ki okumuşum.Yazarın anlatımı kusursuz.Anlatıcı kahramanların duygu durumunu okuyucuya yaşatıyor resmen.Bazen tanımadığın bir çocuğa annelik yapan kör,bazen dayanılamayan açlık için tecavüzü kabuleden kör,bazen başka insanları ölüme terkedebilen bir kör oluyorsun.İnsanların öyle ya da böyle her duruma nasıl çabuk uyum sağladığını görüyorsun.Çok zor şartlarda bile insanların kötü insan,daha kötü insan olmaktan arınamadığına tanık oluyorsun.Evet yazar bunları biz gören körlerin zihninde iz bırakacak şekilde anlatmış.

    Lütfen bu kitabı okuyun.Bencil kimliklerimizden kurtulamasakta kendimizin daha çok farkına varacağız.

    Gerçekliğin bizi tokatlamaya devam ettiği kitaplarda buluşmak dileğiyle.

    İyi okumalar.