• Dışarıda yaşadıkları dünya mı yoksa "Ev" diye bahsedilen akıl hastanesinde mi yaşamak daha kolaydı misafirler için...

    Dış dünyada iç dünyalarında, akıl hastanesinde ise akıl hastası olan misafirler...

    Farklı yaşanmışlıklar ve farklı insanların bir araya geldiği akıl hastanesinde, misafir olan kişilerin travmaları, birbirlerinden kaçışları, neden orada olduklarını bilmemeleri, kitabın ana konusu gibi görünse de ana tema, geçmiş ve geleceğe özlem olarak işlenmiş...
    Rikkat Hanımın geçmişe takılı özlemleri ve iç dünyasında yaşadıkları ile misafir olan Esin'in hatırlayamadığı geçmişi bu "Ev" olan akıl hastanesinde kesişiyor ve onların, korkuları, zaafları, geçmiş ve geleceklerinin iç içe geçiyor...

    Betimlemeler konuya uygun olarak çok güzel işlenmiş. İnsanı sıkmadan ilerliyor. Kitap çok durağan görünse de sayfaların devamını merak ettiriyor. Dünyanın karanlığı içinde akıl hastası olup akıl hastanesinde olmanın mı, yoksa bu hengamede dışarıda kalıp, akıllı kalabilmeyi başaramayanların mı daha mutlu, daha umutlu olduğunu sorgulatan eserin yazım dili oldukça başarılı...

    Kapak tasarımı konuya uygun seçilmiş. Ben çok keyif alarak okudum. Umarım okuyacak dostlarda aynı keyif ve merakla okur...
  • Doğunun filozofu Sa'dî der ki;haksız yere asılmak üzere olan bir mahkum ana dili ile hükümdara sövüp saymaya başlar. Mahkûmun garip şekilde söylendiğini gören hükümdar yanında bulunan vezirlerden birine adamın ne söylediğini sorar. İyilik sever vezir de "Efendim, kendisini başlamanızı istiyor" der. Bu vezirle arası pek iyi olmayan bir başka vezir ileri atılır ve "Hükümdarın huzurunda yalan söylemek bize yaraşmaz. Adam size küfrediyor Sultanım" der. Bunun üzerine hükümdar "Bunun yalanı bizi senin doğrundan daha iyi bir yola sevk ediyor. İş bitiren yalan fitne çıkaran doğrudan yeğdir" der ve mahkûmu bağışlar.
    Hadislerle Kadın 2. c. s.117
  • İnsana sunulan en büyük ayrıcalıklardan biri ‘lisan‘. Lisanın doğal uzantısı ise ‘yazmak‘. Dolayısıyla ‘okumak‘. Bilgiye çevrilen tecrübeleri yaymak için eşsiz, benzersiz ve gayet pratik bir yöntem.

    Matbaanın icadına dek bilgiye sahip olmak, okuyabilmek, bilgi edinmek sadece küçük bir azınlığa tanınmış bir haktı. Kitaplar hattat denen uzman yazıcılar tarafından elle ve epey uzun süren, zahmetli bir çabayla yazıldığı için hem sayıca az hem de bedeli açısından sıradanlar için hayli ulaşılmazdı (Matbaanın mucidi Johannes Gutenberg’in bastığı ilk eserlerden birinin İncil olması boşuna değildi. Zira o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor; bu da ‘kitabı elinde tutan’ ruhban sınıfına ‘doğal’ bir üstünlük sunuyordu).

    Zamanda hızla bir yolculuk yapıp günümüze geldiğimizde mevcut şartları o günle mukayese etmek neredeyse imkansız. Bilgi bugün kitaptan dergiye, internet sitesinden elektronik yayınlara kadar birçok formda mevcut, ulaşılabilir, bol ve tarihte hiç olmadığı kadar ucuz; hatta kimi zaman ücretsiz.

    Fakat bu bolluğun karşısında bugün çok daha güçlü iki engel var: ilgi (dikkat) ve zaman. rili – ufaklı ekranlarda sosyal medyadan akanları hipnotize olmuşçasına takip etmeye çalışan insanlardan her şeyi bir kenara bırakıp, bir koltuğa çakılıp, saatler boyu bir şeyler okumasını beklemek kolay değil. Ama bilginin güç olduğunun her fırsatta yüzümüze çarpıldığı bu devirde, güce sahip olmak isteyenler için ne yazık ki başka da bir seçenek yok.


    Kimi zaman kulağımıza çalınan ‘kapanan kitapçılar’ haberleri bu güce inanmadığımızı mı gösteriyor peki? Bence, hayır. O çok daha karmaşık bir kapitalist denklemin doğal sonucu bence. Dahası, Türkiye’nin yarısı kitap okumadığını söylerken, ihtiyaç listesinde kitap 235. sırada yer alırken kitapçıların ‘Yeni Çıkanlar’ raflarında ömür boyu okuyamayacağımız kadar çok kitabın yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Demek ki (küçük de olsa) bir grup bu okuma işini başarıyor.

    İşte bu yazıda bu küçük azınlığa dahil olmak isteyen çekimserler için fikir ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Alışkanlıklara hükmetmek
    Öncelikle kitap, dergi, makale, web sitesi farkı gözetmeksizin okuma denen eylemin bir sonuç (ya da en hafifinden bir araç) olduğunu anlamak gerekiyor. Yani okumak denen şey bir arayışın sonucu. Kökeni ise merak. Bilmeye yönelik istek.

    Bu bağlamda en çok belirli bir ilgi alanı olanlara imreniyorum. Epey gayret ettiysem de ben öyle olamadım. (Sebebini bilemediğim, infomanya derecesinde arsız, hudutsuz bir merakım var. Gergedanların boynuzu da cep telefonumun işlemcisinin ayrıntıları da neredeyse eşit oranda ilgimi çekiyor. Bir konuda uzmanlaşmanın kıymetini anlıyor fakat kendime uyarlayamıyorum. Belki de ilgimi en çok neyin çektiğini arıyorumdur; kimbilir?) Çeşitli sebeplerle okuma ile ilgili sorunlar, zorluklar yaşayanlardansanız işe öncelikle meraklarınız konusunda kendinize sorular sorarak başlamalısınız.

    Neye merak duyuyorsunuz? Neyi bilmek hayatınızı değiştirirdi? Zamanında neyden haberdar olsaydınız hayatınız farklı olurdu? Geçmişte yaptığınız hataları önleyecek bilgi neydi? Hayalini kurduğunuz hayat için neyi öğrenmeniz gerekecek?

    Bu soruların cevapları öğrenme açlığınızı tetikleyip, iştahınızı körüklemeye başlayacaktır. Daha fazla detaya girip uzatmak istemiyorum ama bu safhanın neden önemli olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır.

    Cevaplara ulaştıktan sonra işiniz kolay. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde elinizde belirecek reçetedeki ilaçları satan eczane sayısı bu kadar bol değildi.

    Mesele kitap okumak değil, ‘okumak’ (öğrenmek)
    En sık karşılaştığım hata kitap okumayı (yeni akımdaki karşılığıyla) pilates yapmayla karıştırmak. Derdimiz bir kitabı elimize alıp okumak değil, bir bilgiye erişmek. Dolayısıyla en başta bunun geleneksel, basılı bir formda olması şart değil. Şahsen cep telefonu, tablet ve bilgisayarımın ekranlarından okuduğum metinler, kitap ve dergilerden okuduğumdan misliyle fazla. Demek ki sorun teknolojik cihaz ve internet ile olan ilişkimizde değil, onlarla ne yaptığımızda gizli.

    Bilgi fazlalığıyla başa çıkmanın yöntemlerini paylaşmaya çalıştığım bir başka yazımda değindiğim gibi ‘İşinize yaramayan, vakit öldüren sosyal ağları hayatınızdan çıkarın. Vaktinizi çalmaktan gayrı bir işe yaramaz.‘

    Twitter’daki goygoy, Instagram’daki sahte mutluluklar, Facebook’taki Yılmaz Özdil yazıları, komik kedi videoları ve halanızın korkunç kadrajlı altın günü fotoğrafları varsın eksik kalsın. Bir süre sonra sosyal medyada karşınıza çıkan çoğu şeyin (bu yazıda anlatmaya çalıştığım anlamda) bilmenizde fayda olmayan, kamu malı olmuş (ve çoğunlukla havanda su döven) gündelik telaşlar olduğunu fark edeceksiniz. Oysa biz kendi ‘biricik’ hayatımızın anahtarını arıyoruz.

    “Dil bir hapishanedir”
    Dil, zihninizin sınırlarını belirler. Neyi düşünebileceğinize dağarcığınızdaki kelimeler karar verir. Ünlü Filozof Ludwig Wittgenstein‘ın sevdiğim sözüyle özetlersek: “dünyamızın sınırlarını dilimizin sınırları belirler”.

    Dolayısıyla okumadan lezzet alabilmenin dil hakimiyetiyle doğrudan bir ilişkisi var. Bu yetenek aynen bir spor branşında sivrilme adına yapılan antrenman gibi okuyarak (biraz da yazarak) gelişen bir meziyet. Gündelik hayatı birkaç yüz kelime ile yaşadığımızı pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Bu yüzden ilk işimiz anadilimizi öğrenmek olmalı. Okuyunca garip gelmiş olabilir ancak (sadece) yüzde 14’ü yabancı kökenli olmak üzere 570 bin Türkçe kelime olduğunu hatırlatırsam söylediklerim biraz daha anlam kazanacaktır (TDK ve Nişanyan Sözlük benim en çok kullandıklarım arasında).

    Dilin derinliklerine daldıkça inceliklere kapılıp gideceksiniz. Örneğin namus ve (çok az dilde karşılığı olan) iffet kelimelerinin dahi aynı olmadığını görüp yaşamın dili, dilin de zihni nasıl programladığını kavrayacaksınız. ‘Öğleden sonra metresle yapılan hızlı sevişme’ eylemi için ‘Cinq a sept‘ diye bir kelime belirlemek Fransızlardan başka kime layıktır mesela?

    Buyrun bir merak konusu daha!

    Dil, avlusunu ve duvarlarının yüksekliğini kendimizin belirlediği bir mapushane. Fakat bu kendi dilimizle de sınırlı değil.

    Lanet mi yoksa nimet mi bilmiyorum ama pek çok bahaneyle karşınıza İngilizce diye bir lisan da çıkmıştır eminim. Üstelik bugün bu dil sadece İngiliz ya da Amerikalılara ait değil. Aksine neredeyse evrensel bir Esperanto. Dünyanın yeni ortak lisanı. Pakistan’da garsona sipariş verirken, Hollanda’da mantar peşinde koşarken, Japonya’da taksiciye dert anlatırken aklınıza gelen ilk ortak payda.

    Dahası bu kolektif kullanım sonucunda İngilizce kendi içinde de görülmedik bir dönüşüm içinde. Dilbilimcilere göre 25 yıl içinde Amerikan İngilizcesiyle Britanya İngilizcesi arasındaki fark dahi İtalyanca ve Fransızca kadar açılmış olacak (Çingilizce ve İngrizce lehçelerine hiç girmeyeyim).

    Meraka yönelik açlığınızı tabldot tepsiler yerine uçsuz – bucaksız bir açık büfeden gidermek istiyorsanız İngilizce -mutlaka değil ama- neredeyse şart (Ben yine insaflıyım; Bedri Rahmi Eyüboğlu en azından üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi şart koşuyor).

    Peki nasıl öğreneceksiniz? Onun da ilacı internette var; üstelik bedava! Siz yeter ki niyet edin. Türkçe arayüzlü Duolingo hiç fena bir başlangıç sayılmaz mesela. Film izleterek İngilizce öğreten çok daha eğlenceli ve ilginç bir (Türk girişimi) seçenek de var: Voscreen. Peki ne okuyacağız?
    Buraya kadar geldiğimize göre neden okumamız gerektiğini az-çok anladık. Kişisel meraklarımızı da keşfettik. Şimdi harekete geçme zamanı. Bu safha aynı zamanda benim en zorlandığım alan. Pek çok şeyde olduğu gibi kitaplar konusunda da tavsiyelerin yöntem olarak hatalı olduğuna inanıyorum. Bu, birisine “mutlaka pamuklu yeşil tişört giymelisin, çok yakışır” demekten farksız.

    Ama mutlaka bir öneri isterseniz ‘Çok Satanlar’ yazılı raflardan uzak durmanızı söylerdim. Çünkü o gruptaki kitaplar çoğunlukla yayınevi ve kitap zincirlerinin ‘akçeli ilişkileriyle‘ şekillenir. Çok satmazlar ama çok satmaları istenir. Bu yüzden gözümüze sokulur. İnsanların çoğu da bu yönlendirmeye her zaman uyar. Tercih sizin elbette.

    Bu yüzden bu kısımda topu taca atıp, neyi nerden alabileceğiniz ve nasıl okuyabileceğiniz konusuna geçmeyi tercih ediyorum.

    Kitap alışverişi için birkaç tüyo ve alternatif kaynak
    “Kitaplar çok pahalı” cümlesini sık duyuyorum. Bazıları cidden öyle. Fakat ben kitaba başka bir açıdan bakıyorum. Örneğin Bill Gates adlı bir Amerikalı küçük yaşından itibaren eline (altın tepside) geçen birçok fırsatı akıllıca kullanarak hem dünyayı dönüştürmeyi hem de gezegenin en başarılı ve zengin insanı olmayı başarmış. Sonra ömrü boyunca biriktirdiği her önemli bilgiyi kitaplaştırmış. 30 Liraya satıyor. 30 LİRA! Sizce bu, sunulan değer için yüksek bir bedel mi?

    Kitaplar size bir ömürde birden fazla hayat yaşama fırsatı sunar. Yüzlerce yıl geçmişe ya da geleceğe taşır. Hayatınız boyu tecrübe edemeyeceğiniz şeyler yaşatır. Zamanı hızlandırır. Sizi Dünya vatandaşı yapar. Liste böyle uzar, gider. Bundan sonraki önerileri maddeler halinde sıralayacağım:

    Büyük şehirlerde yaşayan ‘çoğunluklardan’ iseniz büyük zincir kitapçıların çoğunda kitapları almadan önce rahat koltuklara kurulup dilediğiniz süre boyu inceleme, kurcalama, okuma (hatta vaktiniz varsa baştan sona okuma) imkanınız var. Bu ayrıcalığı kullanın.
    Kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için (bulunduğunuz şehirde varsa) kitapçılar harika bir seçenek. Ama kitap satın almak için akıllıca bir tercih oldukları söylenemez. Baktığınız kitapları kitap zincirlerinin kendi web sitelerinde dahi ortalama yüzde 20 – 30 ucuza almak mümkün. Bu az – buz bir indirim değil. Tek sorun hemen sahip olamama, hemen ele alıp okuyamama sıkıntısı. Kargo ulaşıncaya kadar başka şeyler okursunuz artık
    Yukarıdaki tavsiye için tek istisnam mahalle kitapçıları. Yaşadığınız yerde büyük zincirlere bağlı olmayan küçük bir kitapçınız varsa 3-5 Lirayı helal edin. O da hayatta kalsın.
    Kitap, internetten daha ucuz. Fakat elektronik seçenekler arasında da farklar olabiliyor. Ben her alışveriş öncesi Kitapmetre sitesine bakıyorum. Fiyat farkları düşündürücü aralıklarda seyredebiliyor.
    Kitapları e-kitap okuyucularda da okuyabilirsiniz (e-kitap okuyucu ile tabletler arasında tül perde ile panjur kadar fark olduğunu hatırlatmak isterim). Ben yaklaşık 5 senedir gayet memnun bir şekilde Kindle Paperwhite kullanıyorum (şimdi baktım da 139 Dolar’a aldığım cihaz yenileri çıkınca 45 Dolar’a inmiş).
    Kindle normalde (haliyle) sadece Amazon’un e-kitaplarıyla uyumlu ancak elinizdeki mevcut arşivi Calibre ve benzeri hizmetlerle dönüştürüp aktarmanız mümkün.
    Türkiye’de yasal olarak yayımlanan (son derece kısıtlı) e-kitapları çevirmeyle uğraşmadan okumak isterseniz Calibro (resmi sitesi), ve Kobo gibi seçenekler olduğunu da hatırlatırım.
    Denk gelirsem; en hoşuma giden (‘okuma’ desem olmayacak) tüketim şekillerinden biri de sesli kitap formatı. Genellikle bir seslendirme sanatçısının ağzından (hatta becerebiliyorsa bazen bizzat yazarının ağzından) kitabı dinlemek müthiş bir konfor. Kulaklığını tak ve yepyeni bir dünyanın içine dal. Yaklaşık 5-6 saatte bir kitabı bitirmenin keyfi bir başka oluyor. (İngilizce) sesli kitaplar için Audible kullanıyorum; Türkçe kitaplar için de Seslenen Kitap seçeneğini hatırlatmış olayım.
    “Kitabın tamamını sesli bile dinlemeye vaktim, dikkatim yok. Ben çok meşgul bir insanım. Tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli işlerim, uğraşlarım var” diyorsanız (giderek artan sıklıkla kullandığım) tembel işi, (yani ‘çağdaş’) bir çözüm var: Blinkist. Almanya merkezli bu hizmet ücretli ve ücretsiz üyelik modellerine sahip. Ücretsiz üyelikte her gün sizin için seçilen 1 kitabın, yıllık 50 Dolar verirseniz ise (sürekli büyüyen) arşivindeki tüm kitapların ÖZETİNİ okuyorsunuz (yıllık 80 Dolar verince sesli olarak dinlemek de mümkün). Aslını okumuş kadar oluyor mu? ELBETTE HAYIR! Ama fikir veriyor. Hiç yoktan iyidir.
    Bazen anlaşılmaz fiyat etiketlerine sahne olsa da Türkiye’deki neredeyse bütün sahafları birleştiren Nadir Kitap sitesi de ikinci el ya da baskısı bitmiş kitap ve dergiler için harika bir kaynak.
    En hoşuma giden, mucize kabilinden hizmeti ise en sona sakladım: Better World Books. 2002 yılında aynı üniversitede okuyan 3 arkadaş tarafından kurulan ABD merkezli bu site ülkedeki neredeyse bütün sahafları ve 2 bin 300’ü aşkın üniversitenin 3 binden fazla kütüphanesini bünyesinde barındırıyor. Kütüphanelerden (çeşitli sebeplerle) imha edilmesine karar verilen kitapları toplayıp neredeyse kağıt maliyetine satıyor. Şu ana kadar sattığı kitap sayısı 250 milyon adedi geçmiş durumda! Kazancının büyük bölümünü eğitim kurumlarına aktarıyor. Yoksul ülkelerdeki kütüphanelere bağışladığı kitap sayısı 21 milyonu geçmiş. Ama hala en güzel ayrıntısını söylemedim: KARGO BEDAVA! Kütüphanemdeki İngilizce kitapların hatırı sayılır bir bölümünü bu siteden aldım. Amazon’dan alacağım bir (basılı) kitabın nakliye bedeline buradan 10 kitap almak mümkün. Mucize desem bile tarif etmeye yetmiyor. Kitap okutayım derken kitap kadar yazı yazmışım. Burada noktalayalım. Aklıma gelenler olursa döner, güncellerim.

    Kapatırken (daha önce başka bir vesileyle paylaştığım) hatırlatmayı tekrarlayayım: Kitap okumak istiyorsanız yanınızda kitap taşıyın. Okumak için asla uygun bir zaman, yer, vesile, fırsat olmayacak. Ama cebinizde, çantanızda, tuvaletinizde, başucunuzda, çekmecenizde, arabanızda; kısacası elinizin altında kitap olursa okumaya ne kadar çok vaktiniz olduğunu göreceksiniz.

    Merakınızın asla sönmemesi dileğimle.
  • Sevgili Tarık Tufanın okuduğum ikinci kitabı diğeri gibi bunu da beğendim. İlk 20-25. sayfaya kadar üşensem de ilerleyen sayfalarda illa kalem aramaya, aldırmaya kaldırıyor zaten insanı. Böyle karakter sayısı insanı yormayacak derecede güzel, kafa dağıtmak istiyorsanız hele elinizde uyuya kalabileceğiniz bir kitap. Dili naif, bazen (bana göre) ayrıntıya girse de duru sayılabilir anlatımı yazarın. Aydınlandım mı, hayır ki kitap zaten bunu vaadetmiyor, pür dikkat okumanızda gerekmiyor, daldınız mı geri dönmeyin olay ilerden yine bir şekilde ana yolla birleşiyor. Sakin bir dil, gençlik ateşiyle yanan birkaç kalp huzur dolu bir dergah.. Okuyun.
  • Öncelikle Bu Konu Hakkında( Ertuğrul Gazi, Osman Bey Dönemi) Okuduğum İlk Eser Olduğu için çok eleştiri yapamam. Ancak Bana Kattığı tarihi sevdirme etkisi bir yana yazarımızın kullandığı Dili beni benden aldı. Edebi bir sürükleyişinin yanında tarih hakkında bilgi vermesi de ayrıca sevindirici️...
  • İddiaya göre Mu, Zak ayının 13.Cuma günü batmıştı. O günden sonra insanlar "13"ün uğursuzluğuna inandı.

    "6 Kaan yılı, Zak ayı II Maluk günü başlayan korkunç yer sarsıntısı, 13 Şuen'e kadar devam etti. Mu kıtası felakete kurban gitti. Mu ülkesi iki kere kalktıktan sonra bir gece çöktü, üstünü sular kapladı. Toprak birkaç defa havaya kalktı ve oturdu. Felaket, 64 milyon insanın ölümüne sebep oldu."

    "...Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk'e yurtluk etmemiş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika, Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri yeni tarih belgeleri göstermektedir..." -Mustafa Kemal Atatürk-

    Sizce de tarih boyunca insanların ilgisini ve merakını çekmemiş midir kadim medeniyetler? Varlığı ya da yokluğu konusunda kimilerine göre kesin kanıtlar kimilerine göreyse alakasız kanıtlar öne sürülmüştür bu medeniyetler hakkında. Ciddi araştırmalar yapılmış, sonuçlar elde edilmiş ama bazı çevrelerce saçma bulunmuş hatta dalga geçilmiştir. Komplo teorisi olarak bakanlar bile olmuştur. Ama gerçekten söylendiği gibi bu kıtalar ya vardıysa? Ve insanlık tarihi bu kıtalarda başlıyorsa? İşte o zaman bildiğimiz anlamda -ülkemiz için bilmediğimiz anlamda!- tüm tarihin baştan yazılması gerekirdi. Peki tüm tarihi baştan yazmak kimlerin işine gelmezdi? En başta emperyalist devletlerin işine gelmezdi. Neden? Çünkü batı tarih anlayışı, Türklerin uygarlığa hiçbir katkısı olmadığını, göçebe, yağmacı, medeniyetten uzak barbar bir ırk olduğunu öne sürüyordu. Eğer siz emperyalist haçlı zihniyetine karşı ulusal Kurtuluş Savaşını kazanmış, Cumhuriyet’i ilan ederek ulusal egemenliği hakim kılmış, medeniyet sahnesine yeni bir devlet ortaya çıkarmışsanız ve savaştığınız zihniyet sizin hakkınızda bu iddiaları öne sürüyorsa vermeniz gereken son bir savaş daha vardır: uygarlık ve kültür savaşı. İşte o dönemde bu savaşı verebilecek yegane bir insana sahip olmak da o yüzyılın en büyük dehasına sahip olma şanslılığımızdandır. 17 yılı cephelerde geçmiş bir insan Atatürk. Öğrencilik yıllarında ve cephelerde geçirdiği zamanlarda her ne kadar okumalar yapmış olsa da ayrıntılı ve mutlak bir şekilde okumalar yapması pek imkan dahilinde değildir. Ancak özellikle 1923-1938 arasında müthiş bir okuma maratonu başlatmıştır. Atatürk’ün bu okumalarından 860 küsur kadarı Tarihle ilgili kitaplardır. Evet, Atatürk bir tarihçi değildi ama o dönem kaç tane tarihçi vardı? Ayrıca bu öznel bir yorum değildir ki Atatürk’ün tarihçilerden daha iyi bir tarih kavrayışı olduğu da bilinen bir gerçektir. Ayrıca ülkenin gençlerinin de tarih öğrenmesine büyük önem veriyordu. Atatürk gençliği diyoruz ya hep; onun döneminin gençliği ile bu dönemin gençliği kusura bakmayın ama mukayese dahi edilemez. Peki ama Atatürk Mu kıtasında ne aradı? Neden bu kıtayla alakalı araştırmalar yapmak istedi? Bir kere şunun farkında olmamız gerekiyor. Atatürk, sınırları olmayan ve sorgulayabilen bir insan. Bu bilim insanlarına has bir özelliktir. Her şeyi merak eden, bu saçmadır bu mümkün değildir demek yerine “olabilir mi” sorusunu sorarak konu üzerinde kafa yoran bir insan. Bugün çok nadir bulunan bir özelliktir bu. Mu kıtasıyla ilgili fikirlerle tanıştıktan sonra onun peşinden gitmemesi beklenemezdi tabi ki. İngiliz Albay James Churchward’ün Hindistan gezisinde karşılaştığı bir Budist rahibin, mabedindeki tabletlerden söz etmesiyle beraber Churchward’ün da Mu kıtasıyla ilgili araştırmaları başlamış olur. Ancak bu söylediğimiz şekliyle çok da kolay olmamıştır. James Churhward en az 50 yılını bu tabletleri çözmek için harcamıştır. Tabi daha sonra da bu tabletlerden elde etmiş olduğu bilgileri de kitaplaştırmıştır. Hepimiz biliriz ki Türkler, Anadolu’ya Orta Asya’da gelmişlerdir. Peki ama bu insanlar Orta Asya’ya nereden gelmişlerdir? İşte Atatürk’ün ilgisini çeken şey de Churchward’ün bu konuya getirdiği iddiadır; yani Mu kıtasından dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmış olan insanlardır. Ayrıntılı bir biçimde bir önceki kitabın incelemesinde bu konuya değinmiştik. Ancak Sinan Meydan’ın bu kitabında oldukça ilginç ve ayrıntılı bilgiler bulunmakta. Örneğin günümüzün ibadet şekillerinin Mu uygarlığında da benzer bir şekilde uygulanıyor olması. Ya da bazı kelimelerin Türk kelimeleriyle ve sair uygarlıklarla bire bir benzerlik göstermesi. Oldukça şaşırtıcı ve üstüne gidilirse tarih anlayışını baştan sona değiştirebilecek bilgiler. Kitabı satın alarak bu bilgilere erişebilirsiniz. Bizim incelememiz Atatürk’ün bu konuyla bilimsel bir şekilde ilgilenişi üzerinedir. 100’e yakın yabancı ve Türk bilim insanıyla beraber yapılan araştırmalar, Türk Dil ve Tarih kurultaylarının toplanması ve kurullarının oluşturulması Atatürk’ün bilimselliği üzerine kesin kanıtlardır. Atatürk Mu konusuyla ezoterik bir şekilde değil tamamen bilimsel bir şekilde ilgilenmiştir. Hatta kendisine bu bilgileri vererek merakını uyandıran ve konuyu araştırması için Meksika Büyükelçiliği’ne atadığı Tahsin Mayatepek beyin bazı iddiaları nedeniyle de oldukça hiddetlendiği olmuştur. Tahsin beyi Amerika’ya gönderen Atatürk’tü. Onun gönderdiği raporları okuyan, inceleyen, tetkik ve tenkit eden de Atatürk’tü. Kimi zaman doğrudan kimi zaman -özellikle 7.rapor sonrası- TDK aracılığıyla yazışmalar yapmıştır. Peki ama bu gerginliğin sebebi neydi? 7.Raporda ne vardı da Atatürk bu kadar gerginleşmişti? Atatürk’ün tepkisini çeken hususlar başlık olarak şöyleydi: -J.Churchward’ün yaşı -Yunan alfabesinin şifresi meselesi -Dinlerin Mu’dan etkilendiği meselesi -Muluların Türklerle ilişkisi -J.Churchward’ün eserlerinin ABD bilim çevrelerindeki yeri ve etkisi. Tüm bu sorulara ayrıntılı olarak değinmek yerine kanımca Atatürk’ü en çok kızdıran hususa değinmek istiyorum ki o da Dinlerin Mu’dan etkilendiği meselesiydi. Tahsin Mayatepek pozitivist bir insandı. Bu yüzde tamamen bilimselliğe aykırı bir şekilde, Churchward’ün kitaplarından Atatürk’e bilgiler aktarırken bazı bölümleri ekliyor bazılarınaysa hiç dokunmuyordu. Bu bilimsellikten tamamen uzak bir davranıştı. Örneğin Atatürk; tek tanrılı dinlerin özellikle de İslam dininin Mu kaynaklı olduğu; Hz.Musa, Hz.İsa ve Hz.Muhammed’in yaydıkları dinlerin ilkelerini Mu’dan öğrendiği tezlerini inandırıcılıktan uzak ve şüpheli bulmuştu. Tahsin beye göre bizim bildiğimiz anlamıyla ilahi dinlerin hepsi Mu kökenliydi ve insan ürünüydü. Buna kanıt olarak da Mu ve ondan türeyen çeşitli uygarlıkların dinsel törenlerinin İslam ile benzerlikler taşıdığını, bu yüzden de Hz.Muhammed’in yaydığı dini bilgileri Mu’dan kalan tabletlerden öğrenerek tekrar ettiğini iddia ediyordu. Ancak burada bir problem vardı ve bunu da dile getiren bizzat Atatürk’tü; “Hayatının hemen her zamanı mabut olan Hz.Muhammed’in Suriye’den başka bir yere gitmediği malum iken Mısır’da veya Hindistan’da tahsilini iddia etmek” nasıl mümkün olabilirdi?” Tahsin Bey vazgeçecek gibi görünmüyordu. 14.Raporu’nda; namazdan oruca, ezandan duaya, sünnetten öl gömme törenine kadar tüm İslami ibadet ve uygulamaların Mu’dan alındığını iddia ediyordu. Atatürk’ün İslam tarihine bakışı genel kabullere aykırı, sorgulayıcı ve akılcı çizgideydi. Ancak hiçbir zaman İslam’a inanmamaklığa ya da din karşıtlığına dönüşmemiştir. Bu nedenledir ki Atatürk, Tahsin Beyin bu iddialarına sinirlenmiş ve Tahsin Bey tarafından gönderilen 14.rapor kendisinin son raporu olmuştur. Yani çalışmaların saptırıldığının farkına vardığı anda Mu kıtası ile ilgili çalışmaları sonlandırmıştır. Peki Churchward de Tahsin Bey gibi mi düşünüyordu gelin birlikte göz atalım. Her şeyden önce Tahsin Beyin öne sürdüğü tezlerin ana kaynağı Churchward’ün kitaplarıydı. Ancak Churchward bu kitaplarda Tahsin Beyin iddialarının tam tersini dile getiriyordu. Onun ki de bilimsellikten uzak olmaklığıyla beraber aradığımız cevap bilimsel olması ya da olmaması değildir. Tahsin Beyin iddialarının ana kaynağını eksik bir şekilde Atatürk, Tarih ve Dil Kurumlarına yollayarak manipülasyon yapıyor olmasıdır. Bilim Araştırma Grubu’nun Mu kitabı ve Sinan Meydan’ın 1.Mu kitabından aldığım bilgileri yorumladığım zaman elde ettiğim sonuç şu oluyor; James Churchward, İslam dininden ya da Hz.Muhammed’den bahsetmiyor. Hz.Musa ve Hz.İsa’nın Mu tabletlerini okuyarak kendi yaydıkları dinleri ortaya koyduklarını ancak bunlarında da Mu’ya da ilahi bir kaynak tarafından gönderildiğini gösteriyor. Yani Musevilik ya da İsevilik, Mu tabletlerinden alınmış olmasına rağmen Mululara da Tanrı tarafından yollanmıştır. Doğal olarak Churchward, Evrenin Tanrı’nın müdahalesi olmaksızın kendiliğinden oluştuğu tezine dayanan Evrim Teorisi’ni de eleştiriyor, böyle bir şeyin mümkün olmadığını ortaya koyuyordu. Ancak Tahsin Bey raporlarında -özellikle din konulu 7. ve 14.raporlarında- bundan hiçbir surette bahsetmiyordu. Churchward’e göre ilk din, Tanrı tarafından vahye dayalı olarak Mululara gönderilmişti. Churchward’ün Mu tablet incelemelerinden elde ettiği sonuç bu olmasına rağmen Tahsin Bey bunu tamamen kendi pozitivist ve materyalsit dünya görüşüne uygun bir biçimde Atatürk’e sunuyordu. Belirtmek gerekir ki Churchward de Mayatepek de bilimsellikten uzak bir açıklama getirmişlerdir konuya. Ancak her iki açıklamaları da akıl süzgecinden geçiren Atatürk, konu üzerinde gene bilimsel bir şekilde egemenlik kurmuş, Tahsin Beyin iddialarındaki akıl dışılığı fark ederek kendisinden Churchward’ün kitaplarını temin ederek göndermesini istemiştir. Gönderilen kitapları da 60 kişilik bir tercüme heyeti kurdurarak tercüme ettirmiş ve satır satır okuyarak kendi analizlerini yapmıştır. Atatürk’ün temel olarak ilgilendiği konular Mu’nun yeri ve varlığı, insanlığın ilk ana yurdu olduğu ve nüfusu, yüksek uyarlığı, yönetim biçimi, batış nedenleri, Orta Asya ve Uygur Türkleri ile olan ilişkileri, Türk dili ve Mu dili arasındaki benzerlik, Kızılderililerin Mu kökenli olmaklığı, ilk insan ilk din ve Tanrı konularıydı. Sonuç olarak Sinan Meydan: “Atatürk’ün Mu ile ilgilenmesi, onun insanlık tarihinin bilinenden çok daha eski olduğunu düşündüğüne işarettir. Nitekim bugün Anadolu’da Urfa’da ortaya çıkan Göbeklitepe bulguları Atatürk’ün bu düşüncesinde haklı olduğunu göstermektedir.” “Atatürk ve Kayıp Kıta MU Köken”de görüşmek üzere...
  • Kitaba sadece biraz fantastik okumalar yapmak için başlamıştım. Vampirler ve gerçek olmayacak bir dünya bazen bana iyi geliyordu. Genelde çoğu kitapta olan güzel bir kız ve yakışıklı erkek bekliyordum. Ancak kitabı okurken bu güzellik kalıplarının esnetildiğini fark ettim. Kitabın ana karakteri görece çirkindi ve bu özelliğiyle barışmasıda konu alınıyordu. Onun haricinde dili sade ve akıcıydı. Keyifli bir okumaydı tavsiye ediyorum.