Yusuf Ziya GÜN, bir alıntı ekledi.
4 dk. · Kitabı okuyor

Yaşamak ve Çalışmak
Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir,onlardan sıyrılmayı bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 44 - Cem yayınevi)Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 44 - Cem yayınevi)
Afşin, Zağra Müftüsünün Hatıraları'ı inceledi.
 31 dk. · Kitabı okudu · 5 günde · 9/10 puan

Kitap edebi kaygıdan uzak ve bir içini dökme gibi yazılmış. Buna rağmen elinize aldığınız gibi bitiriyorsunuz.

Yazar, zamanın Tuna Vilayeti'nin Zağra ilçesinin müftülüğünü de yapmış bir kişi. Ancak hatıraların yaşandığı tarihte müftü değil.

93 Harbinde göç ederek Istanbul'a gelmiş ve ve bu hatıraları kaleme alarak yayınlamak istiyor ama sansüre takılıyor. Sansürün sebebi ise savaş esnasında devletin düştüğü acziyeti ve ordunun hatalarını da gözler önüne sermesi. Yazar, hatıralarını yayımlayamasa da onun yerine oğlu bu hatıraları 1908 2.meşrutiyetten sonraki dönemde yayınlamayı başarıyor.

Yazarın bir bilim adamı, bir araştırmacı olmadığı gerçeğini unutmadan okumak lazım. Çünkü sevdiği kumandanları göklere çıkarırken sevmediklerini de yerin dibine batırıyor. Hiç bir eğitim ya da tecrübesi olmadığı halde askeri taktikler konusunda da ahkam kesiyor.

Bütün bunların yanında 600 yıllık vatanın nasıl kolayca ve oluk gibi kanla elden çıktığını da tarihe not düşüyor.

Ben bu kitabı okurken Halide Edip'in "Vurun Kahpeye"sini okur gibi hissettim kendimi.

Zevk alarak ama aynı zamanda kahrolarak okuyacağınız bir eser.

İyi okumalar

Yusuf Ziya GÜN, bir alıntı ekledi.
37 dk. · Kitabı okuyor

Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile,ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz.

Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 29 - Cem yayınevi)Denemeler, Michel De Montaigne (Sayfa 29 - Cem yayınevi)

“İki kişi boşuna zahmet çekmiştir. Birincisi kazanıp sarf etmeyen, ikincisi de ilim öğrenen, ancak onunla amel etmeyen.”
( Sâdî-i Şîrâzî )

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
47 dk. · Kitabı okumayı düşünüyor

Osman
Çocuk : "Anam," dedi,
"anam, yarın sabah gün ışımadan uyandır beni."
"Gene uyanmazsan?"
"Uyanmazsam iğne sok etime. Saçlarımı çek. Döv beni."
Soluk yüzlü, ince kadının kara gözleri sevinçli bir ışıltı içinde kaldı.
"Ya gene uyanmazsan?"
"Öldür beni."

Kadın var gücüyle çocuğu kucağına alıp, bağrına bastı.
"Cannn!" dedi.
"Uyanmazsam..." Çocuk düşündü.
Birden : "Ağzıma biber koy," dedi.
Anası yeniden, aynı sevecenlikle, gözleri yaşararak onu bağrına basıp öptü.

Çocuk boyuna yineliyor :
"Bak uyanmazsam ağzıma biber koy ha!.."
Ana : "Can!" diyor.
"Biber çok acı olsun."
Şımarıyor, tepiniyor, ara vermeden boyuna haykırıyor :
"Acı biber, kırmızıbiber... Bir yaksın ki ağzımı...
Bir yaksın ki... Hemencecik...
Hemencecik uyanayım."

Anasının elinden kurtuluyor, o hızla çardağa çıkıp yatağa giriyor.
Bunaltıcı bir yaz gecesi...
Gökte tek tük soluk yıldızlar, kocaman, testekerlek bir ay...
Yatak ekşi ekşi ter kokuyor.
Yanına yönüne dönüyor.
Sonra bir karar : "Sabaha kadar uyumam." Seviniyor.
Sabahleyin, anası "Osman," der demez, hemen kalkıp boynuna
sarılacak. Nasıl da şaşacak bu işe anası!

Yatağın içinde sevinçle hopluyor.
Sevinci bir an sönüverip, içine korku giriyor:
"Ya uyursam."
Kendi kendine hep yineliyor:
"Uyumam. Uyumam, işte.
Neden uyuyum? Ne var uyuyacak?"

Az sonra anası gelip yatağa, yanına uzanıyor.
Okşuyor:
"Yavrum," diyor, "uyudun mu?"

Osman hiç mi hiç ses çıkarmıyor. Anası kucaklayıp öpüyor.
Osman'ın içinden ılık ılık bir sevgi, aşka, dostluğa benzer
ağlatıcı bir şeyler geçiyor. Sabahı bekliyor.
Anası nasıl şaşacak. Aklı fikri, sabahleyin
hemencecik uyanıp nasıl şaşırtacağında.
...
Sonra başı ağırlaşıp yastığa düşüyor.
...
Doğudaki dağların arkasından ince, ak bir ışık kümesi
fışkırırca-sına usuldan usuldan dağların tepeleri ağarıyor.
Köyün sığırları böğürmeye, köyde her şey canlanmaya başladı.

Ana diz çöküp çocuğun üstüne yumulmuş, kımıldamadan bakıyor.
Çocuğun başı yastıktan yana kaymış, boynu ipincecik, yüzü sarı.
Çocuk soluk bile almıyor. Küçücük yüzü, alacakaranlıkta hayal me-yal...
Ana durup durup içini çekiyor...

Çocuk bir ara bir kolunu çıkarıp dışarı atıverdi.
Kol bir başparmak kalınlığında ancak var.
Derisi kemikten dökülecekmiş gibi kırış kırış...
Ananın gözü kola'takıldı kaldı.
Sonra, derinden "Of!" dedi, "yavrum ooof..."

Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)Sarı Sıcak, Yaşar Kemal (YKY - 1955)
Semih DOĞAN, bir alıntı ekledi.
55 dk. · Kitabı okuyor

İşte tarih böyle gözler önüne seriliyor. İnsanlar bir anlam örgüsü oluşturup tüm kalpleriyle buna inanıyor; ancak er ya da geç örgü çözüldüğünde nasıl da tüm bu hikayeyi ciddiye aldıklarına anlam veremiyorlar.

Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, Yuval Noah Harari (Sayfa 159)Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, Yuval Noah Harari (Sayfa 159)
Mehmet Admış, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Sinan bir süre söyleyecek söz bulamadan sustu, sonra:

"Gel," dedi. "Ormana doğru yürüyelim. Birbirimize içimizi dökelim."

"Durumumu değiştirmek istemiyorum. O kadar çok konuşuyoruz ki zaten, durmadan konuşuyoruz. Yine anlaşamıyoruz gibi geliyor bana. İnsanlar arasında İletişim kurulabileceğine inanmıyorum. Belki ancak sevişirken kısa bir iletişim anı, o kadar ... Birlikte ölüme doğru giden, ölümü seçen insanlar arasında belki... Onun dışında, bu anlar dışında çılgın bir yalnızlık içindeyiz. Bu eğlenceler de yalnızlığın verdiği açıdan, öfkeden yapılıyor gibi geliyor bana. Bittikten sonra da insana bir hiçlik, bir boşluk, gereksizlik duygusu veriyor."

"İnsanlardaki bu yalnızlığı bir yazgı olarak mı görüyorsun?"

"Tersini kanıtlayacak bir belirti göremiyorum. Yani bugün her toplumda insanların mutsuz olduklarına inanıyorum ben." dedi Jan Jak.

Alnında Mavi Kuşlar, Aysel Özakın (Sayfa 105 - Yordam Yayınları - 1. Basım, Ağustos 2007 (e-pub))Alnında Mavi Kuşlar, Aysel Özakın (Sayfa 105 - Yordam Yayınları - 1. Basım, Ağustos 2007 (e-pub))
ELİF MİRZA COŞKUN, Trendeki Kız'ı inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

Merhaba, pazarlama ürünü, vasatın altında bir kitap. çok kötü okumak vakit kaybı denemez ama şöyle söylebilirim ki, çok büyük bir beklenti içerisine girmezseniz ancak sizi o zaman tatmin edebilir. kitabın kapak tasarımı, sayfa yapısı ciltli oluşu oldukça ilgi çekici bu açıdan benden tam not aldı. yazarın dili sade sayılır, buda hikayeyi nispeten akıcı kılıyor ancak yazarımız karakter analizinde bana kalırsabiraz bocalamış, fazla ve gereksiz detaylandırmalarla hem hikayeyi boğmuş hemde zaten sıkıcı ilerleyen olay örgüsünü baltalamış. konu ilgi çekici finalse kiatebın en güzel kısmı. daha iyi bir anlatımla çok da güzel bir eser olabilirmiş. dediğim gibi polisiye ve gizem türü seviyorsanız fazla beklenti içerisine girmeden okuyabilirsiniz. benim kişisel görüşüme gelince, kitabı okuduğum her sayfa boyunca bunun bir polisiye gerilim romanından ziyade bir film senaryosu olduğu hissine kapıldım, kitaptaki başarısızlıklarda bence bu yüzdendi, fazla detaylandırmalar, yer yer çok yavaş ilerleyen örgü vb. sonrasında kitabın beyaz perdeye uyarlandığını duyduğumda bütün taşlar yerine oturdu, bence yazarımızın en başından beri yapmak istediği buydu, kitapla belirli bir kitleye ulaşmak, bu yapımcıların ilgisini çekince de eserini beyaz perdeye aktararak daha fazla kazanmak. o yüzden yazarımız romanına odaklanamadığı için, beklentileri karşılamayan altı boş bir eser olmuş. tabıkı bu benim kendi görüşüm okumamış arkadaşları etkilemek istemem :)

mehmet rauf güler, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

İlim, kıyas ile beraber olursa faydalı olur. Çünkü insan ancak, varlıklar arasında mukayeseler, benzetmeler yaparak ve tabiat hadiselerini daha iyi anlayarak, onlara göre hareketlerini tanzim eder. Bilmek, kıyas etmek, benzeterek hüküm vermek demektir.
Bu sebeple, kendi cemiyetimiz ile diğerleri arasında mukayese yapabilecek kadar kendimiz hakkında bilgi sahibi olmalıyız. Böyle olmayınca, bizden ileride bulunan yabancı milletler arasında ne kadar kıyaslar yapsak, ne kadar ilmi ve mantıki neticelere varacak bir iktidar da göstersek, bununla kendi cemiyetimizin noksan ve kusurlarını bularak tamir etmeye muvaffak olamayız.

Buhranlarımız ve Son Eserleri, Said Halim Paşa (Sayfa 102)Buhranlarımız ve Son Eserleri, Said Halim Paşa (Sayfa 102)

O Güne İnan..
Kavga kelimesinden hır gür değilde bir amaç anlamını çıkarmaya başladığım gün her şeyin çok değiştiğini fark ettim. Onlara her anlamı, değeri biz yükleriz. Bir isme mesela öyle anlam katarız ki. Anlam değilde canımızdan can katarız sanki. Düşün ki adına biçtiğim değer kainattan ağır. Düşün ki annen baban adın üzerine bu kadar düşünmemiş. Öyle düşün. Asıl demem o ki kelimeler aslında hiç bir şeydir. Ve "şey" ne gıcık bir kelimedir. Ama benim karşında dilim dolaştığında, sesinden kelimeler dökülürken bendeki bütün kelimelerin bir bir kendilerini içimdeki bir uçurumdan atıp gözden kaybolduklarında, (evet doğru duydun içimde bir uçurum var) ne yapacağını bilmediği için öylece şaşkın tek kalan "şey"den bahsetmiyorum. Binlerce kelime bildiği halde bir görüşü ifade ederken düşünürlerin kullandığı "şey"den bahsediyorum. Ancak bu kadar çaba sarf edilir anlaşılmamak için. Ben en çok anlamadığım zamanlarda asabiyim.

Kelimeler dilinden dökülmez aslında insanın sevgili.. İnsan her kelimeyi dilinden doğurur. Ona kendi anlamını katar. Misal herkesin aşk dediği, başka başka şeylerdir. Nasıl olur deme.. Bizim en ufak engelde vazgeçtiğimize de aşk diyoruz, bir ülkeyi karşısına alıp, değil iki aileyi, değil bir şehri, karanlık bir zihniyeti alıp karşısına, omuz omuza aç kalanlarda aşk diyorlar buna. Billahi utanıyor insan kelimelerinden.. Utandırıyorlar. Ve sonumda kavuşmalarına baksana. Şu sadeliğe ve güzelliğe ve umuda.. Erisede bendenleri, dipdiri gözlerinden gülümseyen şu umuda bak. Ben bile onlarla beraber bu kavuşmanın geleceği günü bekledim. Ve kim bilir benim gibi daha kaç kişi..

Ama kaldı, zalimin elinde serçe kadar bir kadın. Yinede biliyorsun bütün kuşlar çetin kıştan korkup göç ederde serçeler kalır. Bir serçenin gücünü duyumsa. Kendi kavuşmasını yaşayacağı günü bekleyerek kaldı. Kaldı bizimde serçemiz,zalim bir kışın elinde. Kaldı. Şimdilik kaldı.
Tam burda Garip Dostluk filmini hatırlıyorum. Doluyor gözlerim. Margueritte'i hatırlıyorum. Hayır yanlış yazmadım iki t ile. Germian'ında ona serçe deyişini. Kafasında kitaplarla dolu raflar olduğuna inanmasını. Hepsini hatırlarım bir anda. Bizim de serçemizin kafasında kitaplarla dolu raflar. Onu tutsak alanların karanlık cehaletine karşı, onun aydın güzelliğiyle parlayan doğruları. Adalet bunun neresinde anlayamıyorum. Anlamadıkça da asabileşiyorum. Ne yazık..Kaldı şimdilik bizim serçemiz. Kafasında kitaplarla dolu raflarla, karanlık cahilin elinde. Kaldı şimdilik. Şimdilik.

Ve çatallı yılan diller, ağızlarında isimlerimizi kirletir. Ağır öderiz bedelini ağır. O dillerde isimlerimizin gezmesinin bedelini ağır ödetirler. Düşün ki bu, zamanında inanıp aynı sofraya oturduğun. Çok ağır. Şimdilik meydan onların, zaman onların. Tek kelimeleyle ne hayatları zalimlerin eline verirler acımadan. Ama bir gün, inan bir gün... O güne inan.



https://youtu.be/ubjvEyHyYz0
(Bunu kaçıncı paylaşmam bilmiyorum)