Karşımızda adeta "Düzyazının Dante’si" duruyor. İtalya’nın bu hırçın ve aykırı kalemi Giovanni Papini’nin eseri, benim gözümde kurgusal bir roman olmaktan çok öte bir yerde. Bu kitap; yazarın kendi zihninin derinliklerine, devasa egosuna ve derin hayal kırıklıklarına yaptığı amansız, çıplak bir otobiyografik ve felsefi yolculuk…
Eserin kurgusundaki en çok etkilendiğim unsurlardan biri, bölümlerin adeta bir senfoni gibi müzikal tempolara (Andante, Allegro vb.) göre ayrılmış olmasıydı..Bu yapı, metni sadece okunacak bir kitap olmaktan çıkarıp edebi bir başkaldırının ve entelektüel bir çöküşün manifestosu haline getiriyor…
Kitap, ironik adının aksine benim için asla teslim olmuş bir adamın hikayesi değil... Aksine, İtalya'da kendisi için "tükendi, bitti" diyen tüm o çevrelere karşı muazzam bir meydan okuma… Papini adeta, "Ben daha bugün doğuyorum, en iyisi şimdi başlıyor!" diyerek küllerinden yeniden doğmayı seçiyor…
Okurken nevrotik, deli-dahi ve son derece kibirli bir zihinle karşı karşıya kalıyorsunuz… Ancak bu kibrin yanında, yazarın kendi çelişkileri karşısında gösterdiği o acımasız dürüstlük beni en çok sarsan şey oldu…
Bu eser okuyucu olarak beni net bir sevgi ya da nefret duygusunda bırakmadı; zaten kitabın başarısı da tam olarak burada yatıyor…Papini, insan ruhunun en karanlık kibir odağı ile en nahif kırılganlık noktası arasında mekik dokurken, bizleri de o girdabın içinde adeta un ufak ediyor…Kesinlikle kolay unutulmayacak, zihni hırpalayan bir edebi deneyim…Okuyun derim…
"O kadar kendine hastı, öylesine şahsi, yeri doldurulamaz bir büyüsü vardı ki, Swann adeta sokakta görüp hayran olduğu ve bir daha görmekten umudunu kestiği birine bildik bir salonda rastlamış gibi oldu. Sonunda cümlecik rayihasını arkasında dalgalandırarak, yol göstererek, hamarat hamarat uzaklaştı ve Swann’ın çehresinde gülümseyişinin yansımalarını bıraktı. Ama Swann bu sefer meçhul dilberinin adını sorabilirdi (Vinteuil’ün Piyano ve Keman İçin Sonat’ının andante bölümü olduğunu söylediler), artık onu ele geçirmişti, canı her istediğinde evinde onunla birlikte olabilir, onun dilini ve sırrını öğrenmeye çalışabilirdi.
youtu.be/WGI2jy7Q9Jg?si=...
Ümit Yaşar Oğuzcan'ın "Aşka Dair Nesirler" (veya içerikteki adıyla Sahibini Arayan Mektuplar) adlı eseri, insanın en karanlık labirentlerinden geçerek aşkın hem ilahlaştıran hem de yerle bir eden gücünü modern bir "senfoni" tadında sunan lirik bir anlatıdır. Kitap, aşkın coşkusunu (Allegro) ve hüznünü (Andante) klasik müzik terimleriyle bölümlere ayırırken, yazarın kendine has o karamsar ama bir o kadar da tutkulu dilini mektup formunda zirveye taşır. Şair, "sahibini arayan" bu metinlerde yalnızlığı, ayrılık acısını ve insanın kendi çirkinliğiyle yüzleşmesini evrensel bir ölçekte—Hindistan'dan Nijerya'ya, İstanbul'dan Budapeşte'ye kadar uzanan geniş bir coğrafi dekor önünde—anlatır. Her satırında "sevilmediği için çirkinleşen" ve "sevdiği için tanrılaşan" bir adamın iç döküşlerini barındıran eser, okuru sadece romantik bir yolculuğa değil, aynı zamanda varoluşsal bir hesaplaşmaya davet ederek aşkın mekana ve zamana sığmayan devasa bir keder olduğunu vurgular.
Bana öyle geliyor ki, ne alın yazısı, ne yazan, ne yazılan, ne de yazılmış şey var. Olmakta olan, boyuna şekil değiştirerek akıp giden, başsız ve sonsuz bir oluş. Bu oluş içinde ferdin sevinci yahut kederi..."