• 51 syf.
    ·2 günde·7/10
    Kitabın bir çok bölümünde alt metin gerçekten güzeldi. Ancak bazı bölümlerde hiçbir mesaj, bir olay örgüsü fark edemedim. Belki de benim yetersizliğim, ancak öylesine yazılmış birkaç cümleden öteye gittiğini düşünmüyorum.
    Zaten kısa bir kitap olmasından ötürü, o bir kaç bölüm diğer bölümlerde verilecek anlamlar için okunabilir.
  • 228 syf.
    ·10/10
    #ElonMusk'ın #Tesla aracının torpido gözünde #Mars'a gönderdiği, #BarışÖzcan'ın mutlaka okuyun dediği bir #kitap. #DouglasAdams'dan #OtostopçununGalaksiRehberi.. Kitabı görür görmez tasarımı beni kendine çekti, hatta nasıl bugüne kadar fark etmedim diye kendime kızdım. Arka kapak yazısını da okumamla birlikte, #kitap elimde ve okumaya başlayacağım bir yer aramaya başladım. Normalde 5 kitaptan oluştuğunu ya da çok kalın ciltli bir baskısı olduğunu; malesef kitabı aldıktan sonra öğrendim. Bendeki kitap Alfa Kitap'ın 200 küsür sayfalık bir kitabıydı. D&R indirimlerinde denk geldiğim için aldım. (10₺ye çok güzel kitaplar var.) Daha kitabın başında, yazarın önsözde "kitabın fikrinin tarlada şarhoş yatarken gelmesi.." demesi beni daha ilk sayfalardan etkilemişti. Ki, yazar önsözde beni şaşırtmaya devam ediyordu.. O şarhoşluk konusunun, önsözde yer alan en sıradan olay olduğunu farkettim. Yazarımız gençliğinde bir otostop gezisine çıkıyor. O gezide Londra'dan, İstanbul'a kadar gelirken çantasında, otostopçunun avrupa rehberi adlı bir kitap taşıyor. Yaratıclığı buradan geliyor. Avrupanın bir rehberi varsa, galaksinin de bir rehberi olmalı mantığıyla. İste muhteşem kurgu böyle başlıyor. Bir #BilimKurgukitabı-nda gelinecek son nokta. Mükemmel bir mizah, muhteşem karakterler ve olağanüstü bir olay örgüsü, hem de 70li yıllarda yazılmış. Tek solukta bitireceğiniz muhteşem hikaye akışı. Bilim Kurgu romanları arasında bir Kült. Her kitap severin okuması gereken bir kitap. Kitapta bir 42 cevabı var. Yıllarca herkes anlam yüklemeye çalışmış. Bende o anlamları epey araştırdım. Araştırırken karşıma gelen bir video sonrası öğrendim ki; yazar ölmeden önce, "bahçeme bakarken rastgele bir sayı olsun istedim ve 42 dedim" açıklamasına denk geldim. Çok güldüm. Rastgele bir cevaba o kadar anlam yüklemeye çalışmışız ki; hatta bunu başarmışızda. Çünkü o açıklamaya denk gelmeseydim 42 benim için çok anlamlı olacaktı. Japonca 4 ve 2 (ayrı ayrı) yazılıp, "ÖLÜM" anlamına çıkması, kod sisteminde 101010 (var, yok, var, yok, var, yok) diye işlenmesi yada budizmle olan ilgisinden dolayı.. Hayatta her şeye anlam yüklemeye çalışmamızın yanlış olduğunu anlattı bana yazarımız.

    Belki de haklıydı. Yaşayacaktık ve bitecekti, anlam yüklemek için uğraştığımızdan; yaşayamıyorduk belki.. Mutlaka okuyun, eminim ki siz farklı anlamlar çıkartacaksınız..
  • 576 syf.
    Terapi kitabıyla tanıdığım bir yazar. Sanırım diğer kitaplarını onun kalitesinde göremediğim isim haline gelmeye başladı.
    Konu genel itibariyle herkesi ilgilendiren dünya meseleleri. Sıradan. Ancak olaya heyecan katabilme adına farklı anlamlar yükleme çalışmış. Bir çok farklı karakter/isimle karşılaşacaksınız. Buna gerek var mıydı? sorusunu zaman zaman sormaktan kendinizi alamayacaksınız.
    Olay örgüsü zaman zaman sıkışma yaşadığı açık. Fitzek dier bir kaç kitabında olduğu gibi olayı yanlış bir şekilde birbiriyle bağlamamızı istiyor farkında olmadan yönleniyoruz ve birden olayı farklı yere çekiyor.
    Noah karakteri genel anlamda aşırı ilgi çekici mi hayır, yan karakterler bağlayıcılığı ne durumda, bence irdelenmeli.
    Özellikle bu Filipinler mevzusunu gereksiz buldum. Kitabın başında olaya girmek ve odaklanmak zor geldi.
    Her şeyi ile eleştirilebilir ancak kitabın sonundaki sonsöz kısmını beğendim. Evet dünyayı değiştirmek adına yazmadığını veya ders vermek amacı taşımadığını belirtiyor. Ancak bunlara kayıtsız kalamadığını da ekliyor. Evet dünyanın çivisini yerinden oynatmaya çalışan biziz. Politikaları eleştiren, eleştirdiği düşüncelerin ötesine geçemeyen de biziz. Ne yapıyoruz? Bunu hatırlatma noktasında farkındalık noktasında bir kitap olmuş.
    Başta belirttiğim gibi Terapi seviyesinde değil. Kitap daha kısa tutulabilirdi. Sebastin ne yazsa okurum diyen biriyseniz evet alıp okuyun ancak olay örgüsünü sonsöz kısmını okuyup anlayabilecek düzeydesinizidir.
    kanaat notum: 6/10
  • 214 syf.
    ·4 günde·8/10
    Beckett’ın ‘roman’ türündeki ikinci eseri. Ayrıca İngilizce olarak da yazdığı son eseri. Gestapo’dan kaçmış olduğu 1942-1945 yılları arasında kaleme aldığını biliyoruz.

    Normalde kitap arka kapakları okuyucuları içine çekmek adına kitaptaki en can alıcı alıntılarla süslenir. Burada bu genellemenin dışında okuyucuyu daha da fazla korkutacak ifadeler yer alıyor diye düşünüyorum.

    Zira zor bir yazar Beckett. Aynı şekilde ‘zor’ okumaları seven okurların ilk durağı kanımca kendisi.

    Watt. Kahramanımızın ismi bu. Gülmek ile sorunu var, gülemiyor veya az gülüyor. Yürümesi, konuşması fiziksel komikliklerinden.

    Olay örgüsü üzerinden eser okumak isteyenleri pek tatmin etmeyecektir. Zira tek olayımız Watt’ın Bay Knott adlı birinin yanına işe girip o işten ayrılması.

    Watt, her gördüğü, duyduğu ve yaşadığına kendi belleğinde bir ad verme, anlam yükleme amacında. Aynı olayı ‘farklı cümlelerle’ dile getirdiğinde farklı anlamlar çıkacağı gibi bir yaklaşımı da mevcut bazı anlar.

    Her Beckett karakteri gibi aykırı.

    Watt’ın, bir şekilde hayatına giren insanları kendince yorumlaması, anlamlandırması sürecini okuyarak geçiriyoruz aslında bizler.

    Orijinal basım dili olan İngilizce’de çok fazla kelime oyunu ve espri olduğu söyleniyor. Biz çeviriden okuyanlar bu eğlenceli kısımları kaçırabiliyoruz bazen.

    Tekrardan söyleyelim. Zor metin okuyucuları buraya.
  • 67 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "kimseye bağırmadım / kimseye saldırmadım / acıları kendim çektim her zaman"

    Tezer Özlü'yle tanışma kitabım. Aynı zamanda kendisinin de ilk romanı. Anılarını, başından geçenlerini tüm çıplaklığıyla ortaya oldukça cesur bir kalemle dökmüştü bu kitabında ve onunla tanışma kitabımı Çocukluğun Soğuk Geceleri olarak seçtiğim için mutlu oldum. Aslında yaklaşık iki sene önce üniversite sınavına hazırlanırken adını duyup, merak edip satın almıştım. Ama zamanın yoğunluğundan mıydı, stresinden miydi yoksa içimde bağdaştıramadığım düğümlerden miydi bilmiyorum kitapta ilerleyemedim. Zaten spesifik bir olay ve zaman örgüsü olmadığı, yaşamından kesitleri bize sunduğu için odaklanması biraz daha güçtü. Şimdi de güç geldi, yalan söyleyemem ama kitabın içerisinde gerçeklikle örtüşen o kadar çok şey buldum ki, ister istemez bağlanabildim. Özellikle Yeniden Akdeniz bölümünde, antik tiyatronun en üst basamağında güneşin doğuşunu seyrederken kullandığımı betimlemeler bir Akdeniz'li olarak beni hayran bıraktı. "Binlerce yılın güneşini şimdi ben bekliyorum," dediği cümle...
    Her ne kadar herkesin okunması, kalemini tanıması gereken bir yazar olduğunu düşünsem de; bir o kadar da herkesin yazarı olamayacağını düşünüyorum Tezer Özlü'nün. Tıpkı Kafka gibi. Çünkü kimileri anlattıklarını koskoca bir hayal kırıklığından başka bir şey olmayarak nitelerken kimileri de bu gerçeklikte kendini tamamlayabilirdi.
    Çıkardığım anlamlar, işaretlediğim yerler çok fazla. İncecik bir kitap olmasına rağmen anılarla yaşanmışlıklar cümlelerin yoğun anlamlar kazanmasıyla büyümüş. Elektroşok tedavisi olduğu, akıl hastanesinde kaldığı zamanları anlattığı kısımlarda çektiği acıya rağmen yaşama olan sevgisi, hevesi bende çok tuhaf bir his yarattı. Muhtemelen birkaç defa daha okunması gereken ve her seferinde bambaşka anlamlar bulduğunuz o kısa kitaplardan. Yine de, tavsiyemdir.
  • 136 syf.
    ·2 günde
    İmgelere Temel Oluşturan Kavramlar: ölüm, sevgi, tedirginlik, güven, iletişimsizlik, korku, arayış, kaçış, yalnızlık, yabancılaşma, umutsuzluk, cinayet, kaza, intihar, gizem, hesaplaşma...

    Metnin Türü: Metin! Karasu’nun kendi arzusu üzere yazdıklarını metin olarak sınıflandırmak doğru olacaktır.

    Yer: Yazı çalışmalarında Karasu’nun özel hayatında da tercih ettiği bilindiği üzere bir deniz kenarında yer alan ancak gerçek hayatta nerede olduğunu bulamayacağımız kurgusal bir mekan olarak Turunç seçilmiştir. Ne zaman ki kitabın sonuna varılıp, yazacak bir şey kalmadığı görülür, o zaman Ankara (karasal bir gerçek mekan) yolculuğu başlatılır.

    Bakış Açısı: Ben anlatıcı ( Karasu’nun bu bakış açısı ve anlatıcı türünde yazdığı tek eseri olması ilginç)

    Anlatım:
    Metin boyunca bizimle bilinçli olarak kurgulanmış oyunlar oynamak suretiyle dikkatimizi çekici yollarla anlatının kurgusal yapısını bozma girişimlerinde bulunuyor Karasu. Metin içinde Uğur’un yazmış olduğu metin önümüze konularak, yazılmış olan metnin kurmaca olduğunun altını çizilmekte ve gerçeği sorgulamamız istenmekte. İşte postmodernizm! İşte üstkurmaca!
    Ya metinlerarasılık? Metinlerarasılık illa ki yazılı metinler aracılığıyla mı sağlanır? Hayır! Metinden yeni anlamlar üretmeyi sağlamak amacıyla okuru anlamlandırma sürecine daha etkin olarak katmaya çalışan yazar metinde Verdi’nin Un ballo in maschera-Maskeli balo uvertürünü, Goya’nın El sueno de la razon (Aklın uykusu canavarlar yaratır) tablosunu ve belki biraz zorlama da olsa Huzur’un İhsan ve Mümtaz karakterlerinin çağrışımlarını kullanarak metinlerarasılık yaratmaya çalışmış denilebilir. Demek ki değişik sanat dallarını edebiyat teknesinde yoğurarak daha lezzetli bir metin yaratma çabası içinde denilebilir. Neden? Edebiyat yaşamın yansıması ise; yaşam da sanatın çeşitli dallarıyla ifade edilmeye çalışılıyorsa birbirinden ayrılmaz bir bütün değil de nedir?
    Metin içinde metin yer alarak üst kurmaca tekniği kullanılmıştır ki bu durum metnin çok katmanlı bir yapıya bürünmesine yol açmıştır.

    - Kitabı Okumamışlara Uyarı(Spoiler)! -

    Karakterler:
    ( Tek kadın karakter Eminanım’dır ki o da sadece temizlik vb. ev işlerinde varlığını sezdirmektedir. Neden? İlginç...)

    Mümtaz: Karasu’nun sekiz dil bildiği ve fakültede ders veren bir hoca olduğu bilgisinden yola çıkılırsa, Mümtaz karakterinin kitapta felsefe yapması, İtalyan ve Fransızlarla sohbet edebilecek dil bilgisine sahip olması, öğrencisine ve yazı yazmaya çok değer vermesi gibi ipuçları sayesinde Karasu’nun kendisinden bir parçayı Mümtaz karakteriyle ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bu kitabın yazıldığı dönemin de Karasu’nun olgunluk dönemlerine denk geldiği düşünülürse Mümtaz ile Karasu’nun yakınlığının artacağı aşikar sayılabilir. Karasu’nun intihar konusundaki eğilimi, ölüm ve hayat arasındaki ikilemde kalışı Mümtaz’da farkedilmektedir. Mümtaz’ın gerek İhsan ile gerekse İsviçre kökenli turistler ile yaptığı konuşmalarda sarkaç gibi hareket halindeki düşüncelerini izlemek kafidir.

    Uğur: Düş ve gerçek düzleminin birbiriyle kesiştiği bir hayatın aktörüdür. Karasu’nun hayatına damgasını vuran kiracılık ve maddi zorluklarla boğuşma mücadelesini bu karakter yoluyla yansıttığı farkedilebilir. Ayrıca eşcinsel olduğunu farkettiğimiz Uğur, Karasu’nun bunu okurlarına duyurması için örtük cinsellik unsuru sayılabilir.Uğur, metindeki metni yazan yazardır. Refakatçilik yaptığı yaşlı bilgin Mümtaz Hoca sayesinde on yedi günlük bir sürede usta çırak ilişkisi içinde kendisini yenileyen bir süreç yaşamıştır. Bilinçaltına işlemiş olan suçluluk ile mücadele içinde olan Uğur, düşler ve gerçekler arasında gelgitler yaşarken bunu metinleştirir ve okurlar olarak bizi de bu gelgitlere dahil eder. Hesaplaşma hususunda hem kendisiyle hem ölümünden kendisini sorumlu tuttuğu Bülent ile hem de hayatla hesaplaşır. Bu noktada Bülent’in ağabeyi olduğunu öğrendiğimiz Yılmaz; kurguladığı plan sayesinde bu hesaplaşmaya zemin hazırlamıştır. Bu süreçte muhtemelen Uğur’un eski sevgilisi olan ve onun ahını aldığı için ölümü hak ettiğine inanan Bülent ile ağabeyin de bir ruhsal hesaplaşması söz konusu. İlginç olan şu ki İhsan ile Uğur’un arkdaşlıktan öte yakınlaşmasının farkına varan Yılmaz, bir daha kendisini fiziksel olarak onlarla iletişime sokmuyor. Neden? Kardeşinin hatırasına saygısızlık mı saymakta bu durumu yoksa kendi çatısı altında böyle bir yakınlaşmayı kabullenememekte mi? Belirsizlik...

    İhsan: Gölge kişilik özelliklerini metin ilerledikçe farkettiren, gizemli, Uğur’un gölgesi misali, düşünsel açıdan sağlam bir yönü olan, sorgulamalarıyla Mümtaz Bey’i düşüncelere salan, Yılmaz Bey’in özel şoförü. Öyle anlarda Uğur’un yanı başında beliriyor ki sanki Yılmaz, Uğur’a zarar verecekmiş de onu korumaya çalışıyormuş gibi. Neden? Yılmaz, ölen kardeşinin intikamını Uğur’dan almak için bir cinayet planı mı hazırlamıştı? İhsan bunu farkedip Uğur ile tesadüfen arkadaşlık mı kurmuş gibi görünmüştü onu korumak için? Bir sürü bilinmezlik... Ne zaman ki Yılmaz’ın Uğur’u kardeşinin bir hatırası olarak yakınında tutmak istediğini öğreniyor o zaman kıskançlık damarlarında akarak ölüme birlikte gitmek pahasına arabayla bir nevi intihar teşebbüsünde bulunuyor. Elbette, bu benim okumamdan çıkarılabilecek bir çıkarım sayılabilir. Olmayabilir de...

    Başlık: Kılavuz
    NEDEN? Kılavuz, metinde yer aldığı üzere bir lastiğe takılarak kumaşın içinden geçirilmesini sağlayan bir araç. Ya kılavuz olmazsa, lastik ne durumda olur? Sönük, işlevsiz, kısalmış... Ya kumaş? İşe yaramaz. Bu metaforlara baktığımızda kılavuzun akıl olduğunu düşünüyorum. Lastik de bireyler olarak metinde karakterler, hayatta ise bizleriz. Aklımızı uyuttuğumuzda canavarlaşan bir dünyaya yol alıyoruz. Kumaş da dünyamız denilebilir. Hepsi birbiriyle o kadar bağlı ki düşünsel olarak gelişim, felsefe ve birey ilişkisi müthiş işlenmiş. Başlık çok şey anlatmıyor mu?

    İçerik ve Metindeki Olay Örgüsü:
    Üç temel bölümden bahsedilebilir.
    1. Gazete ilanı ile işe giren Uğur’un İhsan ile tanışması, cinayetler ile dolu düşler ve gerçek ilişkisinde bocalaması, eski arkadaşı (muhtemelen sevgilisi) Bülent ile yeni işvereni Yılmaz arasındaki benzerliği farketmesi ve işi bırakmak istemesi ancak bir şekilde işe devam etmesi
    2. Mümtaz, Uğur ve İhsan’ın sevgi, dostluk, ölüm, yazı vb. konularda derin sohbetleri ve Yılmaz’ın dönüşü ile işin sona ermesi
    3. Belirsizlikler cümbüşü...
    *“Akılın uykuya dalması canavarlar üretir” sözünün basılı olduğu Goya resminin Yılmaz tarafından Uğur’a hediye edilmesinin sebebi nedir? Kardeşinin ölümü üzerine aklını uykuya daldıran Yılmaz, Uğur’a mesaj mı vermekte?
    * Yılmaz, Bülent’in ağabeyi olduğunu neden Uğur’dan gizledi? İyi niyetli mi kötü niyetli mi?
    * Mümtaz, Uğur ve İhsan neden Yılmaz’ı geride bırakarak Ankara’ya dönmeye karara verdiler aniden? Tehlike mi seziliyor? Turistleri de öldüren Yılmaz mıydı? Yılmaz’ın hocası ve amcası sayılan Mümtaz, olay mahalinden Uğur ve İhsan’ı uzaklaştırarak onları mı Yılmaz’ı mı koruyor? Yoksa her iki tarafı da mı?
    * Yılmaz’ın hiçibiriyle fiziksel temas kurmadan vedalaşmasında ve her birine mektupların yanı sıra taş ve kaset bırakmasının sebebi neydi? “Pathos” yani “acı” yazan taşın İhsan’a hediye edilmesinin sebebi ne? İhsan neden bu taşı bulmak için kazı yapmış? Bunu bilen Yılmaz neden taşı ona hediye etmiş? Acı taşa kazındığı gibi kalbinde de böyle işlenmiş ve taşıması çok ağır bir kaya mı demek istemekte? Ya kaset? Taşın altında ezilen kaset- düşlerin deposu- taşın acısıyla mı yok edilebililr ancak? Tesadüf mü?
    * Neden Ankara’ya varmak üzereyken ortaya çıkan gerçekle yüzleşme sonucu trafik kazası yaşanmakta? Ankara’ya varılsaydı her şeyin üstü mü kapatılacaktı? İhsan, Uğur’u kaybetmekten mi korktu? Beraber yaşayacakları mutlu anın öncesinde bu mutluluğun hayalinin gerçekte bozulmasından mı kaygılandı İhsan?
    Sorularla bizi baş başa bırakan, metin üzerine düşündürüp kazı çalışması yapan bir metin arkeoloğu gibi hissettirerek insanı heyecanlandıran, keyifli bir Bilge Karasu eseri...