Ölümü özledim anne... 
Yaşamak isterken delice! 
Ah.. verebilseydim keşke 
Yüreği avcunda koşan her bir anneye 
Tepeden tırnağa oğula ve kıza kesmiş 
Bir ülkeye armağan 
Düşlerimle sınırsız 
Diretmişliğimle genç 
Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma 
Usulca açıverdi yanağımda tomurcuk 
Pir sultan'ı düşün anne, şeyh bedretinn'i 
Börklüce'yi Torlak Kemal'i... 
Insanları düşün anne
Düşün ki yüreğin sallansın, 
Düşün ki o an güneşli güzel günlere inanan 
Mutlu bir yusufcuk havalansın... 

dikenprenses, Ana'yı inceledi.
16 May 17:41 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Pearl Buck'ın okuduğum ilk kitabı. Ben de bıraktığı etki ve kitabın bitiminden sonra bıraktığı buruk tadı nasıl anlatılır bilmiyorum. Kitabı okurken Çin'in pirinç tarlalarının yanı sıra aklımda Anadolu'nun buğday, Karadeniz'in çay tarlarında çalışan kadınlarımız, analarımız vardı.
Ana olmak nasıl böyle yalın böyle derin anlatılabilir başka. Okurken kadının yaptığı fedakarlıklar ile annem arasında bağlantı kurmadan edemedim. Herkesin okurken kendi annesinden bir şeyler bulacağı bir kitap.
Ana olmak ne demek?
Ana yüreği nasıl olur?
Daha anne olmadan öğretecek kadar realist bir romandı. Okunmasını herkese tavsiye ediyorum.

Bir Minik Kitap Sevdalısı, bir alıntı ekledi.
14 May 16:58 · Kitabı okuyor

- Alo...
- Nerdesin sen haa?... Nerdesin?... (Ağlamaklı bir sesle...)
- Ann...
- Sus bana anne deme... Sabahtan beri seni arıyorum... Nerdesin sen?...
- Ya anne...
- Sus cevap verme bana... Neredeyse karakola gidiyordum... Saatlerdir ulaşamayınca bomba patladı
sandım...
- Ne bombası anne?...
- Gazetede okudum... İntikam almak için bombalı paket
göndermiş biri kargoyla... Dikkatli ol, her paketi açma...
- Ya anne toplantıdaydım... Telefonu kapattım... Ne
diyorsun sen ya?.. Kaç yaşına geldim ben?
- Kaç yaşında olursan ol, benim için hala çocuksun...

Anne yüreği işte bir haber alınca hemen yerine evladını koyup tedirgin oluyor ab anneler ahh...

Meğer Annem Haklıymış, Zeki Kayahan Coşkun (Sayfa 15)Meğer Annem Haklıymış, Zeki Kayahan Coşkun (Sayfa 15)

Ah zeze.. Yüreği altın çocuk. Herkesi anlamaya çalışan ama ailesi tarafından anlaşılmayan, umursanmayan savimli kızıldereli sarışın. Portuga’nın çok sevdiği.. Seninle çocuk olup yaramazlık yapmayı, yabancı birini hayatımın merkezine almayı, bağlanmayı, sevmeyi ve en sonunda hayal kırıklığı yaşayıp acı çekmeyi öğrendim tekrar. Kendimi, geçmişimi buldum çoğu zaman. Yüreğim acıdı okurken. Kendimi tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağladığım zamanlar oldu.. Öncelikle bütün anne ve babalar olmak üzere herkesin mutlaka okuması gereken kitaplardan.. Okuyun ve çevrenize sevdiklerinize ve en başta ailenize yabancı olmayın.. Sevmeyi, anlamayı öğrenin lütfen.. “Acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.”

Anneler Günü
Hayatta muhatap olunabilecek en değerli hitabet; "anne" dir.Yüreği "anne" olabilen tüm canlıların günü kutlu olsun...

Hemşire Terliği..
Madem analar günü adı altında anılar paylaşılmaya başlandı çok komik olmasa da ben de iliştireyim kendimce bir şeyler :)

Henüz ilkokul üçüncü sınıftayım kardeşim benden 4 yaş küçük, annem o zamanlar kardeşime ve bana hemşire terliği almış ayağımıza giyelim diye. Biz ne yaptık onları bir savaş aleti edası ile birbirimize karşılıklı atmaya başladık. Ama ne eğlence kardeşim bana atıyor ben kardeşime... Annem yapmayın etmeyin dese de bizim bir kulağımızdan girip diğer kulağımızdan çıkıyor :) annem nasıl bağırıyor bize, babanıza söyleyeceğim diye ama biz biliyoruz annemiz bize kıyamaz ki, söylemez yani çok sinirlense en fazla anne terliği girer devreye iki terlik şaplağı yeriz biter :)
Derken annemin babama bir şey demesine gerek kalmadan babamın kapıyı açması ile terliğin önüne düşmesi bir oldu.
Babam da tam kızgın gününde heh geldi mi ceza... Cezalardan ceza beğenin bakalım...

Neyse düşünüldü taşınıldı kardeşim 30 dklik banyo cezasına, ben de 30 dk tuvalet cezasına çarptırıldım =D

Ben geçtim bir güzel tuvaletin ordaki lavabonun önüne cezamı çekiyorum, oturmuşum bir yandan kış ayları soğuk üşüyorum, bir yandan kendimize sövüyorum falan 5 10 dk geçti. Babamlar kıyamamış tabi önce kardeşime gitmişler bir de ne görsünler o.O Benim akıllı kerdeşim banyo havlularını al, bir güzel yere yay, üstüne otur bir tane de bacaklarına örtmüş annemler güle güle yanıma geldiler ben ne oldu anlamıyorum tabi. Sonra 15 dk lavabo paspasında oturduğuma mı yanayım, bir daha o terlikleri giymeyişime mi yanayım, yoksa babam benle saf kızım az kardeşin gibi uyanık ol diye dalga geçmesine mi yanayım, annemin her kızışında babanız yine gelsin de görün tehtide mi yanayım bilemedim =)

2 3 sene sonra gariban anam hemşire terliklerinde hevesimiz kaldı diye bir daha aldı. Hiç unutmam mahallede bir çocuk vardı yazık anası şikayetlerle baş edemediği için çocuğu dışarı salmazdı, çocuk dışarı çıkamadıkça içerde daha çok yaramazlığa bilenirdi... Derken bir gün kadıncağız dersini bilememiş çocuğun, bizden yardım istedi göstermek için evine gittik, ödevi 10 15 dakikada anlattık falan ben evden çıkacağım bir de ne göreyim biz büyük çocuğun ödevi yaparken küçük çocuk da benim 2 günlük terliklerimi kesmesin mi??? İnandıramadık annesini çocuğun yaptığına senin terliklerin öyledir deyip durdu kadın, intikam almak için onu aklımın bir yerine yazmıştım bak o da şimdi aklıma geldi ya neyse artık =) ana yüreği o da biliyordu oğlanların yaramazlığını ama bir şey de diyemiyordu bizim yanımızda, biz çıktıktan sonra paparayı yediler ama =) bu da böyle değişik bir anı olsun daha da hemşire terliği giymemişimdir o günden sonra =D

Kaç zamandır yüzüm traşlı 
Gözlerim şafak bekledim 
Uzarken ellerim kulağım kirişte 
Ölümü özledim anne... 
Yaşamak isterken delice! 
Ah.. verebilseydim keşke 
Yüreği avcunda koşan her bir anneye 
Tepeden tırnağa oğula ve kıza kesmiş 
Bir ülkeye armağan 
Düşlerimle sınırsız 
Diretmişliğimle genç 
Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma 
Usulca açıverdi yanağımda tomurcuk 
Pir sultan'ı düşün anne, şeyh bedretinn'i 
Börklüce'yi Torlak Kemal'i... 
Insanları düşün anne
Düşün ki yüreğin sallansın, 
Düşün ki o an güneşli güzel günlere inanan 
Mutlu bir yusufcuk havalansın... 

Şafak Türküsü

Yapısöküm: J.Derrida'ya selam olsun.
Sağ olsun yazarı izin verdi ve #29450282 öyküsünü anlatımı etkin kılma açısından yapısöküme uğrattım.(Bir eleştirel yaklaşım olarak yapısöküm, her açıdan mümkündür.)

Bu medeni cesaretinden dolayı kendisine çok teşekkür ediyorum. Ben kendisini öğrenci olduğu için özellikle seçtim.

Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Birkaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken şuan kalbinde kelebekler uçuşuyordu. (Şu an yakışmamış, o an daha uyardı. Çünkü, şu an kelebekler uçuşuyor, ama o an kelebekler uçuşuyordu.)

İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler.

<<<<< Kendinin evi, yani kızın, ama kulak tırmalayabilir, tamamen çıkarmak lazım. (Çıkarmak mı, çıkartmak mı? Bunu kaçırmamak lazım. Burada siz yapacağınız için, çıkarmak.) Devamında anlıyoruz kızın evi olduğunu zaten.>>>>>

Almadığı birkaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti.

<<<<<Neden “2. Kat”ı vurgulamak istediniz? Bir sebep olmadığını öykü bitince anlıyoruz. Kaldırılsa belki de daha iyi olurdu. Komşu demek daha sıcak, zira, “2. Kat” demek bir Çehov tüfeği beklentisi yaratıyor. Öyle bir şey yok ama. Eğer 2. Kat’ı kullanırsanız, Çehov tüfengini patlatmanız gerekirdi. Mesela, Annem sağken hep o ikinci kat balkonunda oturur çay içerlerdi, gibi. Öykünün ismi Çatı Katı, olmasaydı elbette bu detayın üstünde durmazdım.>>>>>

Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.

<<<<<İki cümle var burada. “Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü. Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.” Tek cümle olacaksa, “Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüş, Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu,” gibi birleşik bir cümle daha güzel olabilirdi. Gerçi, belki de noktayı unuttunuz. Tüm bu lakırdılarım boşuna. İşgüzarlık yaptığım belki de )))>>>>>

Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. (Birlikte fazladan bir kelime. Bu kelime kalkınca ifadenizi yeni bir biçime sokmanız gerekebilir ama. Ya da dokunmadan da kalabilir.) Burada Gülce’nin ailesinden kalma birkaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a.

<<<<< Duvarda asılı fotoğraflar, aksi belirtilmedikçe, bir çerçeve içinde olarak anlaşılır. Çerçeveyi belirtmenize gerek yoktu. Ama, illa da önemliyse o çerçeve, işte onu belirtebilirsiniz. (Aşağıda işledim.)

Hakan’a neden duvardaki fotoğrafı gösterdi? Burada bir Çehov tüfeği oluşturdunuz. Devamında anlıyoruz bunu. Muhtemeldir ki, o fotoğrafta kaybettiği anne ve babası vardı. Ama okurun bunu kaçırma olasılığı yüksek. Belki tek bir kelimeyle değinebilirdiniz buna. Üstelik bunu yaparken çerçeveyi de kurtarabiliriz. Mesela, “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki aile fotoğrafını gösterdi Hakan’a,” gibi. Çerçeve yine sırıttı. Madem çerçeveyi kullanacaksınız, şimdi çerçeveye de bir şey yükleyebiliriz. Bir niteleme sıfatıyla öykünüzün hüznünü daha da artırabiliriz. Çünkü öykü hüzünlü. Bunun dozunu arttırmak öyküyü daha da sıcak yapar. Mesela “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran solmuş çerçevedeki sepya fotoğrafı gösterdi Hakan’a.” gibi. Ya da ne bileyim, “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran eskimiş çerçevedeki solgun fotoğrafı gösterdi Hakan’a.” gibi>>>>>

Sonra gözü semavere ilişti.
-Hafta sonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti, henüz 13 yaşındayken. (Evet, şimdi anladık o fotoğrafın ne olduğunu) Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.

Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz amca vardı. Mümtaz amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş, Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.

Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”

Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur, diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti, ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine.

<<<<<Burada da bir müdahalede bulunacağım. Konuşmaları, karışmasın diye, tırnak içine aldınız. Bir de iç ses var. İçinden konuştuğu bir şey. Bir iç monolog. Ama bunun diğer diyaloglarla karışma ihtimali var değil mi? Bir iç ses ya bu, bunu da belirtmeniz lazım. Ne yaptınız? “Diye düşündü kendi kendine.” Diye belirttiniz. Oysa bu ifade çok eskide kaldı. Bunu nasıl aştı modern dönem yazarları? Bilinç akışı ya da iç monologla. Siz neden kullanmayasınız ki? Şöyle olabilirdi mesela.

(Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer. Keşke yanımda olsalardı şimdi. Bizle olsaydınız keşke. Canlarım benim. Sizi o kadar çok özlüyorum ki. Hakan bu anne. Benim sevgilim o.)

Hiçbir konuşma tırnağına ihtiyaç kalmadı. Okuru kahramanın hislerine ortak ettiniz. Üstelik, Anadolu geleneğindeki anneyle paylaşma, babaya daha resmi olma halini de vurgulamış oldunuz. >>>>>

Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık,” dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini.

<<<<< Buraya da bir bilinç akışı neden olmasın. Sizin seçiminiz tamamen.

(Artık ben değil biz varız. Senelerce yalnızdım. yapayalnız geçirdim hayatımı. Hiçbir önemli anımda yoktunuz. Olamadınız. Ailem, anam babam. Yoktunuz. Olamadınız. Yemin törenine gitmek istememiştim. mezuniyet törenine de. bu yüzdendi işte. Sizsiz. Kaçmak istemiştim. Herkesin ailesi vardı. Ben yalnızdım. buruk bir mutluluktu yaşadığım. Derin bir nefes aldı. Artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor. Umutla, sevgiyle Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.)

Üstelik küçük, büyük harf yazma ihtiyacı da kalktı. Cesaret ederseniz noktalama işaretlerini bile kaldırabilirsiniz o bölümlerden.>>>>>

Değerli Sinem, medeni cesaretinden dolayı tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Var ol. Sağ ol.

Öykü yazarlarına bir sorum var. Bu öyküde tanrısal anlatıcı var. İç konuşmaları tırnağı kaldırıp bilinç akışıyla verdik. O kısımları bize aktaran kim? 1.TŞ anlatıcı mı, 3. TŞ anlatıcı mı?

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 23
Yazar: Sinem Demir
Hikaye Adı : Çatı Katı
Link: #29450282

Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Bir kaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken, şu an kalbinde kelebekler uçuşuyordu.

İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler. Almadığı bir kaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti. Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.
Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. Burada Gülce’nin ailesinden kalma bir kaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a. Sonra gözü semavere ilişti.
-Haftasonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti henüz 13 yaşındayken. Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.
Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz Amca vardı. Mümtaz Amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş,Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.
Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”
Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine. Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık.” Dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini. Artık ben değil biz vardı. Senelerce yapayalnız geçirmişti hayatını, önemli anlarının hiç birinde ailesi yanında olamamıştı. Yemin törenlerine, mezuniyet törenlerine gitmeyi pek istemezdi bu yüzden. Herkesin ailesiyle olan birlikteliğini görüp buruk bir mutluluk yaşardı. Fakat artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. “Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor” dedi kendi kendine. Umutla Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.

ÇATI KATI
Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Birkaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken şuan kalbinde kelebekler uçuşuyordu.

İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler. Almadığı bir kaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti. Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.
Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. Burada Gülce’nin ailesinden kalma bir kaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a. Sonra gözü semavere ilişti.
-Haftasonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti henüz 13 yaşındayken. Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.
Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz Amca vardı. Mümtaz Amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş,Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.
Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”
Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine. Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık.” Dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini. Artık ben değil biz vardı. Senelerce yapayalnız geçirmişti hayatını, önemli anlarının hiç birinde ailesi yanında olamamıştı. Yemin törenlerine, mezuniyet törenlerine gitmeyi pek istemezdi bu yüzden. Herkesin ailesiyle olan birlikteliğini görüp buruk bir mutluluk yaşardı. Fakat artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. “Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor” dedi kendi kendine. Umutla Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.