• İNTİKAM ALMAK BİREYSELDİR, CEZALANDIRMAK TANRI'NIN İŞİDİR!

    Nike'ın ünlü sloganı ''JUST DO IT'' bir idam mahkumunun son sözü imiş. Sadece yap!

    Tarih : 15 Mart 1832, 186 yıl önce!

    Yer : Dijon / FRANSA

    Gelişmiş bir Fransa'da adaleti sağlayacak idam şartları:

    1-Bir adet suç
    2-Mahkeme - Jüri
    3-Bicetre Hapishanesi
    4-Temyiz sonrası edebiyatı
    5-Greve Meydanı
    6-Cellat
    7-Giyotin
    8-Alkış
    9-SON

    Asılsız bir iddianame bu! Biletler tükenmiş Greve Açık Hava Tiyatrosu'nda. Bulutların güneşi saklamadığı nitelikli bir gün. İçindeki soluğun hava ile buluşması için eşsiz bir fırsat. Günlerdir soğuk odaları resmeden bir zihne ilaç olacak cinsten. Bugün geriye kalan ömrün ilk günü. Bir yandan da geriye kalan ömrün son günü. Meydan şimdilik boş. Tek eğlenebildikleri ve yargılarını savurabildikleri alana ne erken ne de geç gelirler. Ancak muhakkak gelirler. Saatler sayılmadığında çabuk geçer. Sayılı zamanın çabuk geçtiği de az biraz efsane. Tüm düşünceler uğultular eşliğinde kalpten beyne taşınıyor. Bu taşınma olası bir sonun öncesini temsil ediyor. Temyiz sonrası bir nevi bu sona hazırlanmış tüm beden. Ah insanlar! Ölüm 3-4 km ötende seni seyrediyor ancak hala kalabalık içte düşük profil. Onlar okumamış, onlar cahil, onlar en öndeki adamın sesini taklit eden çıkarcı bir sürü. Bütün bunların ne önemi var? Biraz sonra milyonlarca bilgiyi ve düşünceyi sakladığım beynimi sol lobu ile birlikte evrende bırakacağım. Bavulumu çoktan topladım. Ruhumu da alıp gideceğim Greve Meydanı'ndan.

    Ruhumu alıp, kafamı bedenimden ayrı dünyaya bırakınca tüm dünyada görülür bir temizlenme olacak. Meydanda toplanan insanlar bundan ibret alıp bir daha suç işlememek adına kaderle anlaşacaklar. Anneler, babalar, eşler, çocuklar üzülmeyecek. Sonsuza kadar süren bir iyilik kaplayacak evreni. Yaşasın dünya, yaşasın kalabalıklar! Bir soluk eksildi paylaştığımız nefeslerden. Lütfen celladı alkışlayın... (Kitaba dair içimden geçenler)

    Victor Hugo'yu herkes Sefiller adlı kült kitabından bilir. Determinizm (belirlenimcilik) ve hümanizm akımlarının neferlerinden biri olup, işbu eserini 26-27 yaşlarında kaleme almıştır. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere her okur kahramanın öleceğini bilerek kitabı okur. Ancak kitabın içine girince apayrı duygular karşılıyor sizi. Beklentiler, inişler - çıkışlar, empati, duyarlılıklar. Ne diyebilirim ki tam anlamıyla dağıldım.

    Konumuz idam olunca akla sorular sorular sorular geliyor. Toplum nedir? İnsan nedir? Adalet nedir? Kendimizi bildik bileli bir hengamenin içindeyiz. Bir insan olarak toplum odaklı bir yaşam sürüyoruz. Kader döngüsünün de bir sonucu olarak nedenler ve sonuçlara sahibiz. Pratikte suç işlemek diğer tüm eylemlerin kafada sonuçsuz olarak kaldığı bir yerde devreye giriyor. (Çoğu zaman)

    Dünya nüfusunun %60'ının yaşadığı Çin, Hindistan, ABD ve Endonezya'da idam cezası yasaldır. Bu demek oluyor ki dünya nüfusunun %60'ı her an ölüm cezası ile karşı karşıya. Minicik sabilere yapılan insanlık dışı saldırılardan sonra idam da ülkemizde çokça konuşulmuştu. İdam cezasının olumlu ya da olumsuz sonuçları her zaman bir tartışma konusu olmuştur.
    Ancak bu konuda uzlaşma noktasına varmak neredeyse imkansız. Aslında yargı ile mantık aynı masaya otursa büyük bir uzlaşı ile kalkabilirler. Ancak kabullendiğimiz yargılar ile her insanda farklı tezahür eden mantık insanlığın varoluşundan beri ortak bir noktaya varamamışlar. Adaletin uygulanabilirliği, şeffaflığı da altta kalanın canı çıksın oyununa istinaden her daim kirliliğini korumuştur. Düşünün tazminattır alamazsın yaşamın devam eder, alacak davasıdır kaybedersin alamazsın yaşamın devam eder, haksız bir hapis cezası hayatın yine bir şekilde devam eder. Ancak idam cezasının ne tür bir geri dönüşü olabilir? Bu konu öyle uzaaaar gider. Semih beyin #31306783 nolu gönderisini bir okuyun derim.

    Fransız edebiyatı'na Balzac ve Emile Zola ile biraz soğuk bakar olmuştum. Sefiller'i yıllar önce okumuş etkisinden uzun süre çıkamamıştım. Yeniden ele almam gerekiyor sanırım :) Keyifli okumalar dilerim.
  • Dilek Kartal~Anneme Okunmasın Lütfen

    “Anneler günü ritüelinden:Hiç değilse,
    Kahvaltısız koşmalı, erkenden dört çarpı yüz koşmalı
    Bayraksız koşmalı marşız çingene kızına koşmalı
    Sar be ya demeli böyle janjanlı şöyle bir şekilli
    Bir de fiyonk, ille de roman, ille de kırmızı, ille de afili.”
    Dünyanın neresinde iyi bilmem ama burasında,
    Berbat bir şeydir maaşla çalışmak
    Maaşını ayın on beşinde almak berbat bir şeydir
    Mayıs aylarının ikinci pazarları,
    İkinci pazarlara sokuşturulan anneleri günleri berbat bir şeydir
    Allah anneme uzun ömür versin ama;
    Mayısın ikinci pazarında maaşını almamış olmak, berbat bir şeydir
    Oysa biz babamla biliriz
    “Bi siz bilirsiniz zaten” diyip sinirlenir annem
    Kardeşlerim bilmez, oğlum bilmez
    Annem bazen unutur, bazen bilir işine gelmez
    Ama biz biliriz babamla,
    Bu ülkede anneler gününü kutlamak; açık açık sövmektir anamıza
    “Ananı da al git”ten farklı; daha zarif, daha kibar
    Cicili bicili ama rezilce sövmektir üstelik Amerika’nca
    Bu ülkede anneler gününü kutlamak
    Bazen babamla gideriz, çok uzağa değil şuralara
    Babamın gençliğine gideriz, benim gençliğime
    Birer sigara yakar, vay anasını deriz.
    Babamın sol yumruğu vardır oralarda,
    Benim solaklığım, kalemi sol elimde tutmam
    Ellerine bakarım babamın, sol yumruğuna,
    Eğilip öperim sağ sol fark etmez,
    Babamın elidir sonuçta.
    Babam, devrime inanırdı eskiden, ben Allaha daima
    Babam eskide polisten korkardı; ben Allahtan daima
    Kitapları vardı babamın döşemelerin altına saklanan
    Boşaltılmış rezervuarlara saklanan kitapları; devletçe yasaklanan.
    Annem unutur bazen hatırlamaz
    Gözaltı morlukları, göz üstü morlukları
    Morarmış sırtları, tazyikli sokakları
    Coplanmış bildirileri, darbeleri, pankartları vardı
    Beyazıt Meydanı, Atatürk ve Cemal Gürsel
    “Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.”
    Diyen resimleri vardı, komşulardan saklanan.
    Benim sadece sol elim var, sol yumruğum değil
    Sadece Sol yanım, sol yanımda ‘Allah bir’im var
    Bilir babam, bilir ve korkar
    Babam polisten de korkardı zaten
    Ben bir Allahtan korkarım, bir de Allahtan korkmayanlardan.
    Kitaplarım legal yasa içi yayınlar
    Zaten bu Korsan kitap muhabbeti de sonradan çıktı
    Saklamam kitaplarımı, kitapların arkasına saklanmam
    Eğer suçsa kabul,
    Yalnızca söverim; kitabının kapağını açmamış olanlara
    İçimden dışımdan
    Fraksiyon ayrımı değiliz, yollarımız ayrı, babam korkar
    Aman yavrum der böyle gözleri titreyerek,
    Aman yavrum, uzak dur başına bir iş gelir
    Kader var be baba derim, ecel var, Allah var;
    Gelecek olan varsa kaçsam da gelir.
    Yine de yürürüz yan yana, baba kız,
    Birer sigara yakar, vay anasını deriz
    Babam daha çok der, ben daha az
    Babam hayret eder
    Ben esfeli safiline iman ederim.
    Ama beraber söveriz işçini terini sırtında kurutana
    Boya sandığına sarılan çocuğun babasına beraber söveriz
    Televizyondaki kravatlı adamların ahkâmlarına
    Spor programlarında servis edilen kadın dekoltesine
    Keskin olmayan her şeye, ılımlı, uysal, pörsümüş,
    Sulandırılmış her şeye; Vakko eşarba ve Gucci gözlüğe
    Bilmem kaç yıldızlı otellerdeki sünnet düğünlerine
    İhalelere, hortumlara, balyozlara,
    Gazete köşelerindeki bitirim ihtiyarlara,
    Bütün kapalı kapıların ardına beraber söveriz
    Annem bazen unutuyor işte, bazen biliyor, işine gelmiyor
    Kardeşlerim bilmiyor, bilmiyor oğlum
    Bas bas yazıyor gazeteler, televizyonlar bas bas
    Mayısın ikinci pazarı anneler günü,
    Kutlu olsun diyip sövüyorlar anamıza
    Eğilip derin bir reveransla teşekkür ediyor annem, annesi, anneler
    Biz,vay anasını diyoruz babamla…
    Anlatmaya çalışıyorum anneme
    Uzak tarih, yakın tarih, ta dibimizde bir tarih
    Cumartesi anneleri mesela, mesela şehit anneleri
    Emine Akçay
    Mesele anneleri Âdem’le Hamit’in,
    “Bi siz bilirsiniz zaten” diyor, sinirleniyor annem
    Annem bu, annesi, anneler gitgide birbirine benziyor.
    Hep bu diziler ırzına geçiyor anne diğerkamlığının
    Bu diziler, bu bizim mahallelerde çekilmeyen diziler,
    Bu bizim olmayan evler, bu eşyalar,
    Bu bizim olmayan konuşmalar,
    Bu kudurmuş şehvet, bu doymayan göz,
    Bu dizilerdeki; annelerimize benzemeyen anneler
    Hadım ediyor şükürlerini onların, tevekküllerini parçalıyor
    Surat asıyorlar artık boş ellere,
    Hediyesiz, “en azından bi buket”siz ellere surat asıyorlar
    İç çekiyor, perdeyi düzeltiyor, mutfağa geçiyorlar sonra
    Dilsiz bir sitem demliyorlar elde yok, yok avuçta avuçlara
    Oysa annemin günü değil, anneyim ben benim günüm değil
    Değil annenin günü de, Allah’ın günü işte, annelerin günü değil
    Şimdi her kafadan tek ses kutlu olsun dedi diye,
    Buradan çıkıp bu hızla
    Bu Mayısın 13’üde maaşını alamamış ben, bu hırsla
    Çıkıp şimdi buradan nereye gideyim?
    Hangi avlunun bahçesine gömeyim ellerimi, ellerim boş
    Yüzümü hangi kıbleye, hangi secdeye alnımı
    Ne yapayım Allah’ım, söyle!
    Ben de mi soyunup, düzenin koynuna gireyim…
  • ANNELER GÜNÜ

    yeşildir artık yüreğinde kara bulut
    bugün anneler günü annem beni unut

    evde acılar koynuna yangelip yatmış
    inadına giyin sen de mayısa batmış
    yürü sokakta çocukların düşü aksın
    yürü ki saksıda çiçekler sana baksın

    diline genç anılardan bir türkü seç
    beş yıl büyüdüğüm okulun önünden geç
    ıslanırsa anıların güneşte kurut
    senin günün bugün unutma beni unut
    gök mavi deniz mavi tam kıyısında dur
    durma eteğinden beni bir daha savur

    annem yıldız kayıyor içinden dilek tut
    koşuyor sana kısa pantolonlu çocuk
    gözünde gözümde gözlerinde bin umut

    Mayıs 1984-Ocak 1985
    Nevzat Çelik
    Sayfa 56 - Alan Yayınları
  • "Teknoloji toplumlarında yemek kitapları, eti erkeğin yediği önkabulünü yansıtır. Rastgele yemek kitaplarının incelendiği bir araştırma, çoğu yemek kitabının mangala ayrılan kısmının erkeğe hitap eden bir dille yazıldığını ve et ürünlerine yer verdiğini ortaya çıkarmıştır. "Anneler Günü Çayı" için önerilen yemekler et içermezken babalar gününde akşam yemeğinde Londra usulü ızgara olması tavsiye edilir; çünkü "biftekli bir akşam yemeği babaların gözünden hiçbir zaman düşmez."
    "Kadın Misafirperverliği" adlı bir bölümde ise sebze, salata ve çorba servis etmeye yönlendiriliriz. Yeni McCall'un yemek tarifi kitabı, erkeğin favori akşam yemeğinin Londra usulü ızgara olduğunu söyler. "Hanımlar Daveti" ise peynirli yemekler ve sebzelerden oluşur ama et yoktur. Bir yemek kitabının "Yalnızca Erkekler İçin" adlı bir bölümü, etin erkeklerin hayatının her yerinde bulunması gerektiği görüşünü pekiştirir. Yalnızca erkekler için olan nedir? Londra usulü ızgara, kuşbaşı biftek ve dana etli akşam yemekleri."
  • Yazar: Mehmet Kılıç
    Hikaye Adı : Putlaşmış Kadın
    Link: #32180697
    Ressam : Van Wieck

    Tablo 9: Wieck 2011 Q Train

    http://hizliresim.com/Q2pOAy

    (Cem 4 yıllık İktisat Fakültesini bitirip yeni mezun olmuştur. Mezun oluşundan 2 ay sonra iş bulup çalışmaya başlamış, fakat çalıştığı yer evine bir hayli uzaktır. Bu yüzden her gün geç kalmaktadır. Ayrıca muhasebeciliğinin yanı sıra gönüllü olarak bir resim atölyesine resimler çizip sergilenmesi için yardımcı olmaktadır. Yine bir iş günü sabahında geç kalmıştır.)

    Oya: Cem, uyan oğlum. Hadi bak yine geç kaldın.
    Cem: Anne 5 dakika daha uyuyayım.
    Oya: Oğlum hadi saat 8.00 olmuş.

    (Cem aniden şimşek gibi zıplar yatağından.)

    Cem: 8.00 mi?
    Oya: Evet bu gidişle kovulacaksın işten.

    (Mırıldanarak.)

    Cem: Keşke...
    Oya: Anlamadım?
    Cem: Yok yok kovulmam.

    (Üstünü giyinirken seslenir.)

    Cem: Anne çizimlerim nerde nereye bıraktın?
    Oya: Aman oğlum bırak şu çizimleri işinle ilgilen. Çizimlerin yüzünden geç saate kadar uyumuyorsun, sonra da uyanamıyorsun.
    Cem: Olmaz anne! Çocuklara söz verdim atölyeye sergi için ben de katkıda bulunacağım.
    Oya: Aman iyi iyi! Çekmeceye koydum, alırsın.
    Cem: Ben çıkıyorum, akşam görüşürüz.

    (Koşarak merdivenleri iner birer ikişer. Metroya varabilmek için bugün daha bir acelecidir.)

    Semih: Hadi be oğlum! Nerde kaldın, yarım saattir seni bekliyorum. Senin yüzünden ben de geç kalıyorum. Beni de işsiz bırakacaksın kendinle birlikte.
    Cem: Tamam uzatma geldik işte.

    ( Bu sırada metro gelir ve binerler. Günlük iş konuşmalarının geçtiği sırada Cem karşısında duran düşünceli kadını farkeder. Hoşuna gitmiştir güzelliği fakat sıradan bir yolculuk aşkı olduğunu düşünür ve tadını çıkarmaya çalışır. Kaçamak bakışlarla kızı izlemeye koyulur, fakat kız sanki çevresinde bulunan hiçbir şeyin farkında değilmişçesine başını öne eğip düşünmekten bir an olsun kendini alıkoymaz. Hem de bunca gürültüye rağmen. Bu durum Cem için daha bir ilgi çekici hal alır. Bunları düşünürken aniden dürtülür.)

    Semih: Sana diyorum, duymuyor musun?
    Cem: Ha! Ne oldu?
    Semih: Neye daldın sen?
    Cem: Yok bir şey ne diyordun?
    Semih: Çizimler ne alemde yetişecek mi?
    Cem: Az kaldı. Sergiye yetişir.
    Semih: Hadi bakalım. Bekliyorum sabırsızlıkla.

    (Ve metro bu sırada inecekleri yani son durağa varmıştır. Metrodaki kalabalık bir heyelan gibi dökülür kapının ağzından. Bir tek kadın inmez olduğu yerde durur. Kalıp durumu öğrenmek ister. Ama yetişmesi gereken bir iş olduğunu hatırlar.)

    Semih: Hadi gidelim. Neyi bekliyorsun?
    Cem: Tamam geliyorum.

    (Yorgun argın geçen bir iş gününün ardından eve döner.)

    Cem: Anne ben geldim.
    Oya: Yemek dolapta yiyeceksen.
    Cem: Ulan bu televizyon programları yüzünden kadın hal hatır dahi sormuyor artık. Ölsek aklına gelmez. Gerçi bunun için bile gider program izler ya da katılır.

    (Mutfağa geçer, dolaptan sarma dolu tabağı alır ve sandalyaye yerleşir. Yemek yerken metrodaki kadını düşünür, ki zaten bütün gün hiç çıkmamıştır aklından. Bir insan nasıl olurda etrafındaki bunca şeye kayıtsız kalabilir? Hiç hareket etmeden bu kadar düşünecek ne bulabilir? Bu düşünceler arasında yemeği bitirip çalışma odasına geçer. Resimleri çizirken hemen her saniye kadını düşünmeden edemiyor. Nihayet ağır müzik eşliğinde yaptığı çalışma yormuş ve uykuya dalmadan yatağına geçti. Sabah vakti yine aynı ses annesi alarmın yerini almaya başlamıştı bile.
    Ertesi gün yine aynı kadını görür metroda ve kadın hiç duruşunu dahi bozmadan başını öne eğmiş düşünmeye devam ediyordu. Bu durum iyice gizemli olmaya ve çekici olmaya başlamıştı onun için. Cem ve Kadın yaklaşık 1 hafta boyunca böyle karşılıklı durur, fakat hiçbir göz teması olmadan yolculuk ettiler. Cem bir gece karar alır ve yarın konuşacaktır. Sabah uyanır uyanmaz aceleyle metro durağına doğru ilerler. Kadın yine her zamanki gibi aynı yerde ve aynı eylemi gerçekleştirmektedir. Metroya biner fakat bu kez tam yanında oturur kadının. Konuşmak için bir şeyler arar, bir konu bir çıkış yolu bir türlü gelmez aklına. Oysa dün gece saatlerce bunun provasını yapmıştı. Sonunda tek bir kelimeyle yetinir.)

    Cem: Merhaba?

    (Bir süre bekler, kadından ses çıkmaz. Cem tekrar dener şansını.)

    Cem: Şey, bir süredir yani bir haftadır sizi izliyorum. Hiç konuşmadan sürekli bir şeyler düşünorsunuz. Acaba sizi bu denli düşünmeye iten şey nedir? Merakımı mazur görün sizinle konuşmak istedim nedensiz.

    (Kadın bir heykel edasıyla hiç kıpırdamıyor ve hala sorulan soruları yanıtlamıyordu. Nihayet usanıp konuşmayı keserve metrodan iner. Bu olay bütün gün kafasını kurcalamaya devam eder. Ve bir karar alır; kadının resmini çizip ona hediye etmek. Evet belki bu sayede onunla konuşabilir hatta tanışabilirdi. Bütün gece resmi çizmeye koyulur. Kadını ve etrafındaki her ayrıntıyı kafasına işlediği için çabucak bitirir. Ve sabah yine aynı alarm. Unutmayın bütün anneler, evlatlarının tatlı alarmıdır.)

    Oya: Cem oğlum, uyan.

    (Cem bilinçaltına işleyen planı harekete geçer ve bedeni silkelenir aniden.)

    Cem: Saat kaç?
    Oya: 8.15
    Cem: Beni sakın lafa tutma bu sabah anne, çok geç kaldım.

    (Hızla giyinip resmi kaptığı gibi çıkar evden. Metro durağına zar zor yetişmiştir. Evet, kadın orda geriye sadece planı uygulamak kalmıştı. Kadına doğru ilerler ve yanına oturur.)

    Cem: Biliyorum, rahatsızlık veriyorum fakat bunu size hediye etmek isterim. Tabi kabul ederseniz çok mutlu olurum.

    ( Ah, lanet olası kadın! Hiç konuşmaz hiç bakmaz mısın sen etrafına! Bir süre daha onu izlemeye koyulur. Ve tekrardan konuşmaya başlar.)

    Cem: Yanlış anlamayın. Bu sadece küçük bir hediye inanın başka bir amaç taşımıyor.

    (Ne konuşuyor ne de hareket ediyor. Acaba ölmüş olmasın? Belki metroda unutmuşlardır. Yoksa put olmak için bu kadar hissiz kalabilmek için insan olmamak gerekir. Cem'in güveni iyice kırılmıştır. Resmi alıp hışımla iner metrodan. O an karar verir bir daha aynı metroya binmeyecektir. Bu durum 2 - 3 ay devam eder. Nihayet resim sergisi açılmış ve halka açık bir şekilde sergilenmeye konulmuştur. Semih'in ısrarları üzerine Cem kadın için çizdiği resmi de atölyedekileri vermiş ve sergilemiştir. Yaşadığı bu durumun etkisi hala sürüyor fakat kendine avutmak için bulduğu birtakım cevaplarla onu unutmaya çalışıyordu. Belki kadının konuşmaya layık gördüğü bir beyefendi değildi. Onun için yeterince ilgi çekici olamamıştı. Fakat bu olaydan onun payı çizdiği resmin beğenilmiş olmasıydı. Bütün davetliler resmi beğenmiş ve etrafına doluşmuşlardı. Bir an dönüp oraya bakmak istedi. Kalabalığın içinden bir kadın seçti gözleri, aman Allah'ım bu o! Yok yok zihni kendi oyun oynuyordu. Bunu kabullenmedi hemen dikkatini başka yöne çekiyordu. İyiden iyiye kafayı bu olayla ve bu kadınla yiyorum diye düşündü. Tekrar bakmaya cesaret edemiyordu. Ama gel gör ki; kalp yine mantığa galip gelmişti. Bu kez kalabalık dağılmış resmin yanında tek bir kişi duruyordu. Evet bu oydu, emin olmuştu bundan. Afalladı ne yapacağını düşündü, bir yol bir plan yapmalıydı. Sonunda karar verdi gidip konuşacaktı. Hem resmin sahibi olduğunu bilse konuşurdu belki, bu sayede kendini ona anlatabilir ve dikkatini çekebilirdi. Usul usul yaklaştı kadına, gülüyordu. Belli ki resmi pek beğenmişti bu kez işi kolay olacaktı.)

    Cem: Merhaba, sanırım resmi çok beğendiğiniz böyle gülümsediğinize göre.

    (Bu kez kararını kıldı. Bu kadın bir puttu ve onun gizemine istemeden de olsa tapıyordu. Putlar konuşamazdı. Peki ama bir put konuşamıyor ama nasıl yürüyor ve gülüyordu. Çıldırmaya başlamış kendi kendine konuşuyordu. Tam bu sırada kadın arkasını dönüp gitmek üzere hareketlendi. İyice kızdı bu duruma bir şeyler yapmalıydı. Ona gününü göstermeli, konuşmasa dahi ona içindekileri kusmalıydı. Kalabalığı yarıp kadına yaklaşmayı başardı. Tutup kolundan kendine doğru çekti. Ve istediği put onu görmüş duasını kabul etmişti. Kadın ise durum karşısında iyice afallamış ve garip bir bakış fırlıyordu gözlerinden. Cem ise bu bakışlar denizinde çoktan boğulmaya başlamıştı. Ama kendisini toparlaması gerektiğini farketti ve hemen yumuşayan mimiklerine hükmedip sinir kaslarını harekete geçirdi.)

    Cem: Hanımefendi kaç haftadır sizi görüyor ve konuşmaya çalışıyorum.

    ( Kadın eliyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor ve bir şeyler işaret etmek isterken. Cem her defasında bölüp daha gür ve sinirli bir sesle konuşmaya devam ediyordu.)

    Cem: Evet belki sizin kaideye alacağınız bir beyefendinin özelliklerini taşımıyor olabilirim. Ama en azından nezaketen bir cevap vermenizi beklerdim. Oysa siz benim size olan bu ilgime resmen putlaşıyor ve hiç cevap vermiyorsunuz.

    (Kadın bir şeyler anlatmak için çırpınıyordu. Mimikleri ve el hareketleri durmaksızın bir şeyi ifade ediyor fakat karşısındaki hiç anlamıyordu.)

    Cem: Hayır. Bu kez ne varsa söyleyeceğim ve susmak gibi bir niyetimde yok. Zira bu kez konuşmanızı değil dinlemenizi istiyorum.

    (Kadın dayanamayıp eliyle ağzını örtmek suretiyle susturmayı başardı. Cem bu hareket karşısında aciz bir şekilde susmayı kabullendi. Karşısında gördüğü manzara onu şaşırtmıştı. Kadın elleriyle onu duymadığını, sağır olduğunu anlatıyordu. Ya da Cem en azından bu kadarını anlamıştı. Cem buna hem üzülmüş hem de kendine kayıtsız oluşunun nedenini bir bakıma anladığı için rahatlamıştı.
    Ve aklına bu durum karşısında verebileceği tek bir cevap geldi.)

    Cem: Ama biz yine anlaşamıyoruz. Ben işaret dilini de bilmiyorum, nasıl anlatacam nasıl anlayacağım ki seni. Yine en başa döndük iyi mi...
  • bugün anneler günü annem beni unut
    Nevzat Çelik
    Sayfa 59 - Alan Yayıncılık