Önünde annem. Dizlerini kırınca eteği yukarı sıyrılır, bacağındaki doğum lekesi iyiden iyiye görünürdü. Sol dizinin üstünde, urgan kılıklı leke. Annem onu hiç sevmez. Oysa ben kimselerde görmediğim, Tanrısal bir işaret, bir kutsanmışlık nişanesi sandığım bu urganı pek sever, dokunmak isterdim fakat annem böyle anlarda, "Biliyorum, üzülmeyeyim diye dokunmak istiyorsun, bana acıyorsun," derdi. Bana. El kadar çocuğa. Ona acıdığım için sevmediğim bir şeyi seviyormuş gibi yapabileceğimin önünü açarak beni, kalbin ikiyüzlülüğüne sevk ederdi ama ben hiç oralı olmazdım.
Sevmek, biri isteyince yapılacak kadar kolay mıymış? "Vallahi," derdim anneme. "Bacağındaki urganı çok seviyorum. Masallarda olur böyle garip şeyler."
Yaşayan iki annenin biricik yetim kızıydım. Biri beni daha ağzımda sütü kurumamışken evlatlık vermişti, diğeri de beni 13 yaşında ilk anneme iade etmişti. Ayrılıkların, yalancı ya da gerçeği söylemeyi reddeden akrabaların, mesafelerin kızıydım. Aslında kimin kızı olduğumu bilmiyordum.
"Ey Rabbim! Bana, anneme, babama, evime mümin olarak giren herkese ve (daha sonraki) bütün mümin kadınlara ve erkeklere bağışlayıcılığını göster ve zulüm işleyenleri her zaman helake uğrat!"
Nuh Suresi, 28
Anneme göre, eve para getirirdi; babama göre güvence verirdi; Oya' ya göre, seks ihtiyacını giderirdi, yalnızlığımı paylaşırdı. İyi de, yıllardır paramı kendin kazanmıyor muydum? Kendime güvenmiyor muydum?