“Ne yapalım karıcığım!” dedi. “Halini görüyorsun. Kendinde değil. Aynı zamanda hocamdır. Değil ya. Öyle sayılır. Sonra. Nasıl söyleyeyim.” Sesini daha alçaltarak ilave etti: “Benim huyumu bilirsin. Kendisine on oniki lira borcum var. Nasıl tersleyim?”
Macide bu sözleri duyunca ürperir gibi oldu. Şu anda karşısında bütün hüviyetiyle Ömer vardı: Aylardan beri tanıdığı, sevdiği, beğenmediği ve artık kendinden uzak, çok uzak bulduğu Ömer. Onu gayet iyi anlıyordu. Karısının yanında başka bir kızı kucağına yatıran, sonra birdenbire, beş on kuruş borcunu düşünerek, söz söylemekten utanan. Karısını yollarda unutan, fakat aynı kadını, canını verecek kadar çok seven. Şu anda ismini duyduğu zaman nefret ve tiksinmeden bayılacak hale geldigi bir adamla ertesi gün, sırf yüzü tutmadığı için kol kola gezen. Hislerini belli etmemek için, şakaya, ciddi olmayan hücumlara kaçarken hakiki hislerini unutuveren Ömer, çırılçıplak önündeydi. Onu hiç bu kadar yakından görmemişti.