• Mozart için şöyle derler; “Bütün büyük besteciler gökyüzüne ulaşmaya çalışanlardır, Mozart ise gökten inendir”.
    .
    Peki bunu niye derler?
    Filozof Nietzsche basit bir cevap veriyor bu soruya; “İyilik dolu esintisiyle İçimizdeki çocuğu hatırlattığı için”
    .
    Son 500 yıllık müzik tarihinin batıdaki büyük yükselişinde -müziğin 3 büyük devi olarak Bach, Mozart ve Beethoven gösterilir. Ki bunda haklılık payı vardır.
    .
    Ben, hemen hemen tüm piyano için eserlerini çaldığım ve kaydettiğim Mozart üzerine kitaplarımda da çok yazdım, şu konu özellikle;
    Mozart’ın beni en büyüleyen ve hayrete düşüren özelliği, sadece eşsiz ruhu, binyıllara bıraktığı melodileri değildir,
    en anlaşılmaz ve soyut nokta;
    35 yıllık ömründeki matematik olarak açıklaması zor üretimidir;
    620 küsür eser, 620 eser! Yüzbinlerce sayfa nota, CD olarak düşününce 200’den fazla CD eder... 35 yaşında ölmüş bir müzisyenden arda kalan. Şimdi;
    Her biri yarımşar saatlik 41 senfoni ve
    60 küsür konçerto, her biri 3 saat civarı 20 adet opera, bunlar dünya tarihinin en meşhur operalarıdır, yüzlerce sonat ve oda müziği eseri, korolu eserler... .
    Yani öyleki; bir nota yazımcı kopist, haftanın 5 günü günde 8 saat Mozart’ın yapıtlarını temize çekmeye çalışsa, bu uğraş 20 yıl sürüyor!
    Şimdi hesaplayalım; Mozart 35 yaşında öldü, 10 yaşına geldiğinde küçücük bir çocuktu ama 40 eser bestelemişti; sonraki 25 yılda 580 büyük eser daha besteledi... Düşünelim Mozart Bunları yarattı, sadece temize çekmedi, faytonda, evde, konser için gittiği yerlerde, zaman kavramındaki izafiyet mi devreye girdi, bürün bunlar nasıl oldu? Ne zaman ve nasıl? O hep besteledi.
    Mozart günümüzden 262 yıl önce doğdu, bugün tüm dünya gezegeninde, pek çok ezgisi milyarlarca insan tarafından ezbere bilinen “kesinlikte”, eşsiz estetiğiyle, sevgi dolu, şarkı ve şiir dolu müziğiyle yediden yetmişe tüm insanlığın sevdiği, insanlık adına gurur duyduğu bir müzik dehasıdır. Bin yılın dehasıdır .
    .
    Mozart, Türk Marşı, Saraydan Kız Kaçırma Operası, 5. Keman konçertosu gibi eserlerinde dönemin “ALLA TURCA” stilini geliştirerek, sevgi ve saygıyla, Türk halkına da yüzyıllar önce dostluk eli uzatmıştı.

    https://youtu.be/yPiRZRmZWQ4
  • Balığın karnındaki Yunus, kuyunun dibindeki Yusuf gibiydiler.
    Çâresiz(!)diler...
    İnce bir ses, zarif bir sedâdan yoksun...
    Her yer sessiz, herkes sessiz...
    Sanki tüm kapılar bağlanıyor,
    Pencereler siyah örtüsüne bürünüyordu.
    Gündüzler gecelere,
    Geceler zıfiri karanlığa boyanıyordu...
    Derken....
    Bir umut rüzgârı esmeye başlıyordu gayb memleketi cânibinden.
    Estikçe esiyor, estikçe esiyordu...
    Tıkır tıkır tıkırdatıyordu siyah örtülü pencereleri,
    Zincir vurulmuş kapıları...
    Dokundukça uyandırıyordu uykusundan, yeis ve kasvet içinde boğulan kalbleri...
    Ufak bir tebessüm beliriyordu her dokunuşta yüreklerde,
    Kıyam ediyordu tüm hissiyâtları âdetâ, Mahzûnluğun derûnuna yuvarlanmış sîmâlarında.
    Açılan pencerelerden etrafa boylanıyordu kalbler...
    Hazin dolu bir rüzgâr esiyordu her tarafta...
    Ve estikçe serinletiyordu yanıp tutuşan ruhları, ferahlatıyordu üzülen kalbleri
    Âdetâ su serpiyordu,
    Umutsuzluk girdâbının enkâzından sonra arda kalan toz gubarının üstüne.
    Yaz yağmurundan sonra gelen gök kuşağını anımsatıyordu
    Yedi renkli elbise içinden tebessüm ediyordu âdetâ,
    "Bana bak, mahzûn olma, umudunu kaybetme ve de "korkma!.. Allah bizimledir!..," der gibi fısıl fısıl fısıldıyordu;
    İnce bir ses, zarif bir sedaya hasret kalan kulaklara...
    Seyrettikçe acıları diniyor,
     Dinledikçe huzura gark oluyordu insanlar o rüzgârı
    Sanki kükrek bir arslan gibi nidâ ediyordu...
    Yusuf'u kuyudan,
    Yunus'u ise balığın karnından çekip alan biri var diyordu...
    İşte beni bu memlekette estiren de O diyordu
    Ve müjde ediyordu onu hayretle temâşâ edenlere,
    Dikkat kesilip de, göz kırpmadan dinleyenlere...
    "Allah, sabredenlerle beraberdir!.." diyordu ve durmadan havada tayerân ederek raks ediyordu...
  • 222 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Canım Sabahattin Ali.
    Sanki içimizden biri gibi benim için. Ona olan sevgim ve hayranlığım yıllardır devam ediyor. Kuşkusuz Türk edebiyatının en naif isimlerinden biri.
    Kuyucaklı Yusuf’u ilk lise yıllarında okumuştum. Şimdi seneler sonra tekrar okumak istedim.
    Sabahattin Ali duyguları o kadar güzel anlatıyor ki, o kadar duru, o kadar gösterişsiz. Satırları tekrar tekrar okumaktan kendimi alamıyorum.
    Sabahattin Ali öykü yazarı olarak tanınırken Kuyucaklı Yusuf ile ilk romanına imza atmış.
    Kuyucaklı Yusuf bu kez bende bambaşka tatlar bıraktı. (Zaten bir kitabı yeniden okumak, yeni bir kitap okumak gibidir. Çünkü bambaşka tatlar alabilirsiniz aradan geçen yıllarla birlikte.)
    Kitap Yusuf’un ailesinin başına gelen trajik bir olayla başlıyor. Nazilli kazasının kaymakamı Salahattin Bey yetim ve öksüz kalan Yusuf’a yeni bir hayat armağan ediyor. Biz de kitapta Yusuf’un ve içinde yaşadığı çevrenin hikayesini okuyoruz.
    Sabahattin Ali kişilik betimlemelerini, insan ilişkilerinin iç yüzünü birkaç satırda fakat çok yerinde cümlelerle yazmış. İlk baş kitaptaki karakter art arda geliyor ve aklınızda kalmayacakmış gibi geliyor fakat sonra tüm karakterler yerli yerine oturuyor.
    Sabahattin Ali’den sımsıcak, Ege kokulu bir kitap. Mutlaka okuyun. Hatta tekrar tekrar okuyun.
  • İnmiş perde,
    Kimseler bilmez...
    Akıl ermez,kelam yetmez;
    Gölgeler ki,
    Dirhem sır vermez...
    Sen anlamadın,ben anlatamadım;
    Sevdadır bu,
    Ebed'de bitmez;
    Dinle...


    Seni ,dedim...
    Hep uzaktan seyrettim,
    Hep ara'lıktan..!
    Palan'dan,
    Bu koca dağdan...
    De heyy !
    Vazgeçtim bu yazdan;
    Umudum, dedim
    Yalnızca kara kış'tan...

    Zirveni, dedim...
    Hep o baş eğmeyişini seyrettim,
    Dağ eteğinde
    O nazlı duruşunu...
    Bir elimde Güneş varken,
    Pîr elimi
    B/aşk'a alemlere tutsak ettim;
    Düşler mahallinde
    Halimi burkarken,
    Her siret'ime e'yer ettim...

    Ben, dedim...
    Hep mihnet'imi seyrettim;
    Sağımda,ah ki amansız felek !
    Barışı kuşanmadan;
    Sükût'u ikrar verip,
    Sözsüz sûret'ime bir yer ettim...
    Solumda,sancıyan iki yürek !
    O mekansız mabedi
    Terk-i diyâr ettim...

    Kul, dedim...
    Hep kaybettiğini arayan;
    Ölü vakitleri hani,
    Kendimden arda kalan
    O kul'u seyrettim...
    Ah ki ben;
    Sığ sularda bulduklarımı,
    Amansız deryada ziyan ettim...
    Batıp gidenlerde aradım da;
    Hicret'i,
    Kendime zarur-i farz ettim...

    Dua ,dedim...
    Hep sönen ışığa sığınan;
    Nazargâh'ımda el açan,
    O yakarışı seyrettim...
    Bir lahzâ bela arayıp,
    Hak'tan gelene secde ettim...
    Ben zamanın gerisinde,
    Gönlüm fukarâ
    Gözlerim âmâ;
    Hem ki,düş'te alem-î talan ettim...

    Aşk ,dedim...
    Hep çıkmaz sokakları bilmeyen;
    Düz yol sevdalarında
    Ayak sürüyen,
    Yürek şaklabanlarını seyrettim...
    Sessizliğin lehçesinde,
    Hem, Aşk ilminde;
    Sabr-ı mihenk taşı ettim...
    Dünyalık nefsine uydum da,
    Vahh ki yazık !
    Ben,diri'me veda ettim...

    Hak ,dedim...
    Hep aynı son'un telaşında;
    Hiç'likle mayaladım toprağımı...
    Şah'lık ki,
    Dün'den arda kalan Araf'a;
    Aşıklık hep benden tarafa !
    Hakkınca aradım da,
    Hep Hâk'a biât ettim...
    Ne umutlar ne ah'lar,
    Susuzdum ben;
    Gözlerinde Kevser'i seyrettim...

    Kan /sızı'm, dedim...
    Hep bir tas suya verdim de,
    Bulduklarımı;
    Hiç tereddüt etmedim...
    Bir kefen hatrına serdim de,
    Ruhumdan soyduklarımı;
    Can ipimde yalınayak zikr'ettim...
    Durdum ,dinledim;
    Bil ki,zinhar ürkütmedim...
    Ağu'sunu
    Od'unu
    Su'yunu
    Üç yudumda içen; O er kişiyi seyrettim...

    Sarhoştum, dedim...
    Hep bir muhâl'di sana ulaşmak,
    Muhâl'di sana kavuşmak...
    Makul'dü arz-u hâl,
    Hem Kul'dum; hüsnâ-yı ahvâl...
    Vuslat'a rıza ettim;
    Her şey yerli yerince,
    Ben yol aldım kendimce...
    Er(i)mek kolay değildi,
    Bîçare'ce er'olmayı seyrettim...

    Firkat, dedim...
    Hep gözlerimi yokluyorken hissiyat,
    Ve Aşk
    Bize bu kadar yakışıyorken;
    Neden bu âcz ?
    Neden böylesine bî'çareyim..?
    Sadr'ından koptu baht-ı yâr,
    Ah ki;ruha firkat'i ezberletmeyecektim..!
    Gelmedi elden heyhât;
    Ben'den
    Ve
    Sen'den
    Sessizce aralandım da,
    Kıyam'da bizi seyrettim...

    Cefâ ,dedim...
    Hep arşınlarken keşkeler sokağını ,
    Haddimi aştım ya;
    Ölmüyor Şeytan...
    Eman ver dedim,emân !
    Nedâmet ipini kopardım da cefâdan,
    Bir lokmalık elma'ilen
    Bin gün/ âh'a ;el ettim...
    Cennet'in bahçesinde
    Tek bir "sır" üfledi de içime,
    El'ân sustum;
    Ol'ki gururlu dilbaz'ı seyrettim...

    Vefâ ,dedim...
    Hep aynıydı cismin,
    Ve o an,sine'me düştü ismin...
    İkindi serinliğinin son beklentisi,
    Ey Sevgili'den de Sevgili !
    Duy beni...
    Şimdi yek duâ'm,
    Gecenin rahlesi'nde
    Süruruna râm olmak;
    Gel ki,
    Vaktin şahitliğini beşer'e sunmak;
    Gün ki,
    Göğermiş sadakatin dem'ine;
    Haydi, ver elini elime..!
    Yum gözlerini !
    Yum ki,
    Şâd olasın ey Yar !
    Bin lütuf bu;
    Bilesin, nasıl da ikram...
    Sunulan ki ;
    Göresin, kalb-i şükran...



    Aşk dedim, Aşk..!
    Hep gafil'iyim ömrümün;
    Söylesene Sevdiğim,
    Beni biliyor musun ?
    Aşk bana d / okundu...
    Ve söyletti ki;
    " Beni seviyor musun..? "
    Aşk-ı Dergâh'ta,
    Yalnız senin adın okundu...

    // Yusef Masadow //
  • Bu keder kaç iklim değiştirdi
    Bu tekne kaç liman
    Bu gülüş kaç bin rüzgar?
  • 244 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhabalar

    Küçükken kız arkadaşımdan çok erkek arkadaşım olurdu. Bu sebeple daha çok erkek çocuklara hitap edebilecek oyunlar içerisinde bulurdum kendimi hiçte şikayetçi olmadan. Hırsız polisçilik , futbol , savaş oyunları vs vs en çok oynadığımız oyunlar arasında sayılırdı. işte bu sebeple bu kitabı zaman zaman kendimi kaptırarak tebessümle çocukluğumu hatırlayarak okudum.
    Kitaptan kısaca bahsedeyim.
    Pal sokağı; Budapeşte' de yoksul bir semt olan jozsef varos da bulunan ve uğruna çocuklar tarafından kazanmak için savaşlar açılan bir sokak. Yaşları küçük ve yoksul çocuklar ve yaşça biraz daha büyük ve durumları iyi olan kırmızı gömlekliler arasında geçmektedir. Bu çocuklar zamandan ve mekandan bağımsız yaşayan ve tek amaçları karşı grupla okuldan arda kalan zamanlarında savaşarak vatanları varsaydıkları tek oyun alanları olan odun deposunu bağımsız bir şekilde elde etmek.
    Fazlasıyla samimi ve yoksulluğa değinmesine rağmen insanın içini umutla dolduran bir kitap olmuş.Sayesinde zaman zaman çocukluğumu ve masumca bir o kadar da tutkuyla oyun oynadığımız günleri hatırladım ve mutlu oldum.Okumayanlara tavsiye eder iyi okumalar dilerim.
  • İdman odası dışındaki o drow dünyasının haşin bir örneği, bir gün onları Saygıdeğer Malice’in kişiliğinde ziyaret etti.

    Maya, Saygıdeğer Ana’nın gelişini duyurduğunda, Zak, Drizzt’i, “Ona gereken saygıyla hitap et,” diyerek uyardı. Silah ustası, Do’Urden Evi’nin başını özel olarak karşılamak için öne doğru ihtiyatlı birkaç adım attı.

    “Selamlarımı sunarım, Saygıdeğer Malice,” dedi ve eğilerek selam verdi. “Seni burada görme onurunu neye borçluyum?” Zak’ın iç yüzünü gören Malice, bu sözlere güldü. “Oğlum ve sen burada uzun zaman geçirdiniz,” dedi. “Bunun çocuğa olan faydasına tanık olmaya geldim.”

    “O iyi bir dövüşçü,” diyerek onu temin etti Zak.

    “Öyle olmak zorunda,” diye mırıldandı Malice. “Sadece bir yıl içerisinde Akademi’ye gidecek.”

    Malice’in şüpheci sözleri üzerine gözlerini kısan Zak, “Akademi daha iyi bir kılıç ustası görmedi,” diye gürledi.

    Saygıdeğer Malice Zak’ın yanından ayrılarak Drizzt’e doğru ilerledi. “Kılıçtaki olağan dışı yeteneğinden hiç şüphem yok,” dedi Drizzt’e. Yine de, konuşurken Zak’a doğru kurnazca bir bakış atmayı ihmal etmemişti. “Bu kanında var. Bir drow savaşçısını oluşturan başka özellikler de vardır-yüreğinde bulunan özellikler. Bir savaşçının tavrı!”

    Drizzt ona nasıl karşılık vereceğini bilemiyordu. Son üç yıl içinde onu sadece birkaç kez görmüştü ve bu karşılaşmalarının hiç birinde konuşmamışlardı.

    Zak, Drizzt’in yüzündeki şaşkın ifadeyi gördü ve dilinin sürçeceğinden korktu. Bu tam olarak Malice’in istediği şeydi. Sonra, Malice bir bahane bulup Drizzt’i, Zak’ın himayesinden alarak hem Zak’ın onurunu zedeler, hem de Drizzt’i, Dinin’e ya da onun gibi bir başka ruhsuz katile teslim ederdi. Zak kılıçtaki en iyi eğitmen olabilirdi, ancak şimdi Drizzt silahları kullanmayı öğrendiğine göre,Malice onun duygusal açıdan katılaşmasını istiyordu.

    Zak bunu riske atamazdı. Değerli zamanının çoğunu genç Drizzt’e vermişti. Kılıçlarını mücevherle işlenmiş kınlarından çekerek tam Saygıdeğer Malice’in yanında bağırdı, “Göster ona, genç savaşçı!”

    Vahşi eğitmeninin yaklaşımı üzerine, Drizzt’in gözleri alev alev yandı. Palaları öylesine çabuk eline yerleşti ki, sanki belirivermeleri için bir büyü yapmıştı.

    Hızlı davranması da çok iyi olmuştu, çünkü Zak, Drizzt’in üzerine, genç drowun hiç tanık olmadığı bir hiddetle saldırmıştı. Hatta Drizzt’e çapraz savuşturmanın değerini gösterdiği zamandan bile daha vahşiydi. Kılıçlar palalarla çarpıştığında kıvılcımlar havada uçuştu ve Drizzt kendini geri savrulmuş buldu. Her iki kolu da şiddetli darbenin kuvvetinden ağrımıştı.

    “Sen ne..” diye bir soru sormaya çabaladı Drizzt.

    “Göster ona,” diyerek gürledi Zak ard arda darbeler indirirken.

    Drizzt kendisini kesinlikle öldürebilecek olan bir darbeden güçlükle kurtulmuştu. Yine de, içinde bulunduğu şaşkınlık, hareketlerini tamamıyla savunma düzeninde tutmasına sebep oluyordu.

    Zak, Drizzt’in palalarından önce birine, sonra diğerine vurarak iki yana açtı ve umulmadık bir silah kullandı. Ayağını dümdüz yukarı savurarak topuğunu Drizzt’in burnuna yapıştırdı.

    Drizzt kıkırdağının çatırdadığını duydu ve kendi kanının ılık ılık suratından aktığını hissetti. Duyularını yeniden düzenleyene dek, çılgına dönmüş rakibiyle güvenli bir mesafeyi koruyabilmek amacıyla geriye doğru yuvarlandı.

    Dizlerinin üzerinden Zak’ın yaklaşmakta olduğunu gördü. “Göster ona!” diye öfkeyle gürledi Zak, kararlı adımlarla Drizzt’e doğru gelirken.

    Büyülü ateşin Drizzt’in tenine yansıyan mor alevleri, onu kolay bir hedef kılıyordu. Elinden gelen tek şeyi yaparak yanıt verdi ve Zak ile kendi üzerine bir karanlık küresi düşürdü. Silah ustasının bir sonraki hamlesini sezen Drizzt akıllıca bir kararla karnına doğru eğildi ve kafasını aşağıda tutarak ilerledi.

    Zak karanlığı fark eder fark etmez, hemen on ayak kadar havaya yükseldi ve yuvarlanarak kılıçlarını Drizzt’in yüz hizasında savurdu.

    Drizzt karanlık küresinin diğer ucundan çıktığında dönüp geri baktı ve sadece Zak’ın bacaklarının alt yarısını gördü. Silah ustasının öldürücü kör saldırılarını anlamak için daha fazlasını izlemeye gereksinimi yoktu. Eğer karanlıkta aşağı eğilmeseydi Zak onu ikiye ayırabilirdi.

    Öfke şaşkınlığın yerini aldı. Zak büyülü tüneğinden inip kürenin ön tarafından hızla çıktığında, Drizzt öfkesinin onu dövüşe yönlendirmesine izin verdi. Zak’a ulaşmadan hemen önce, ayaklarının ucunda döndü ve bir palası ile zarif bir kavisle havada bir çizgi oluştururken, diğer palayı o çizgiye doğru savurdu.

    Zak birinci hamleden kaçarken, ikincisini de ters bir vuruşla bloke etti.

    Drizzt bitirmemişti. Palası ile bir dizi kısa ve acımasız hamle yaparak Zak’ı büyü ile oluşturduğu karanlığa doğru adım adım geriletti. Şimdi inanılmaz şekilde keskin işitme duyularına ve içgüdülerine güvenmek zorundaydılar. Zak sonunda ayağını yeniden sağlamca basmayı başardı, ancak Drizzt derhal kendi ayağını harekete geçirdi ve savurduğu palaların dengelerinin izin verdiği her seferde tekmeler savurmaya başladı ve silah ustasının ciğerlerindeki tüm soluğu boşalttı.

    Yeniden küreden çıktıklarında, bu kez Zak da büyülü ateş gibi parlıyordu. Silah ustası, genç öğrencisinin suratına kazınmış nefreti görünce, midesinin bulandığını hissetti, ancak fark etti ki, bu kez ne kendisine ne de Drizzt’e bu konuda seçme şansı tanımamıştı. Bu dövüş çirkin ve gerçek olmak zorundaydı. Zak yavaş yavaş kolay bir ritme girdi ve çoğunlukla savunmada kalarak patlayıcı bir öfkeye bürünmüş Drizzt’in kendini tüketmesine izin verdi.

    Drizzt bıkmadan ve yorulmadan saldırdı, saldırdı. Zak olmayan açıklıklar göstererek onu kandırırken, Drizzt hemen atılıp pala hamleleri ve tekmeler ile saldırıyordu.

    Saygıdeğer Malice gösteriyi sessizce seyretti. Zak’ın oğluna vermiş olduğu eğitimin derecesini inkar edemezdi. Drizzt bir savaş için fazlasıyla hazırdı-fiziksel olarak.

    Zak biliyordu ki, Saygıdeğer Malice için, yalnızca silahları ustalıkla kullanabilmek yeterli değildi. Zak’ın Malice’i Drizzt’le konuşmaktan alıkoyması gerekliydi. Malice oğlunun tavırlarını onaylamayacaktı.

    Zak şimdi Drizzt’in yorulmaya başladığını görebiliyordu, ancak öğrencinin kollarındaki yorgunluğun bir bölümünün aldatmaca olduğunu fark etti.

    “Öyle olsun,” diye mırıldandı sessizce ve birdenbire bileğini ‘burkunca’, denge sağlamaya çalışan sağ kolu yana ve aşağı doğru açılarak savunmasında Drizzt’in karşı koyamayacağı bir boşluk yarattı.

    Beklenen hamle şimşek gibi geldi ve Zak sol elindeki kılıçla Drizzt’in silahına vurarak palayı genç drow’un elinden fırlattı. Bu hareketi bekleyen Drizzt, “Ha!” diyerek haykırdı ve ikinci hamleyi yaptı. Elinde kalan pala Zak’ın sol omzuna doğru yöneldi.

    Ancak Drizzt daha ikinci hamleyi indirmeden, Zak dizleri üzerine çökmüştü bile. Drizzt’in silahı zararsızca yukarıdan geçerken, Zak ayağa kalktı ve sağ elindeki kılıcın sapını Drizzt’in suratının tam ortasına yapıştırdı. Donup kalan Drizzt geriye doğru uzun bir adım attı ve uzunca bir süre hiç kıpırtısız durdu. Elindeki pala yere düştü ve parlak gözlerini hiç kırpmadı.

    “Bir hilenin içindeki hile!” diye açıkladı Zak soğukkanlılıkla. Zak kendisine doğru yürürken, Saygıdeğer Malice başını sallayarak hoşnutluğunu belirtti. “Drizzt Akademi için hazır,” dedi.

    Zak’ın yüzünde alaycı bir ifade belirdi ve hiç yanıt vermedi.

    “Vierna zaten orada,” diye sürdürdü Malice. “Lloth’un Okulu’nda; Arach-Tinilith’de hoca olarak bulunuyor. Bu büyük bir onur.”

    Do’Urden Evi için büyük başarı, diye düşündü Zak, ancak düşüncelerini kendine saklayacak kadar akıllıydı.

    “Dinin de yakında gidecek,” dedi Malice.

    Zak şaşırmıştı. Her iki çocuk da aynı zamanda Akademide hoca mı olacaklardı?“Böylesi bir şey için çok çaba sarfetmiş olmalısın,” demeye cüret etti.

    Saygıdeğer Malice gülümsedi. “Borçlanılan iyiliklerin geri ödemesi.”

    “Hangi amaç için?” diye sordu Zak.” Drizzt’e himaye sağlamak için mi?”

    Malice yüksek sesle güldü. “Az önce tanık olduklarıma bakılırsa, Drizzt diğer ikisini himaye edecek gibi!”

    Zak bu yorum üzerine dudağını ısırdı. Dinin hala Drizzt’den iki kat daha iyi bir dövüşçü ve on kat daha kalpsiz bir katildi. Zak Malice’in daha başka nedenleri olduğunu biliyordu.

    “Gelecek yirmi yılda, ilk sekiz evden üçü Akademi’de dört çocuktan daha azı ile temsil edilmeyecek,” diye itiraf etti Malice.

    “Saygıdeğer Baenre’in oğlu Drizzt’le aynı sınıfta başlayacak.”

    “Yani yüksek hedeflerin var,” dedi Zak. “Öyleyse, Do’Urden Evi Saygıdeğer Malice’in önderliği altında ne kadar yükseğe tırmanacak?”

    “Alaycılık sana bir dile mal olacak,” diye uyardı saygıdeğer ana. “Rakiplerimiz hakkında daha çok şey öğrenebilmek için böyle bir fırsatı kaçırırsak budalalık etmiş oluruz!”

    “İlk sekiz ev,” dedi Zak eğlenerek. “Tedbirli ol, Saygıdeğer Malice. Aşağıdaki evlerdeki rakipleri izlemeyi unutma. Bir zamanlar bu hataya düşen DeVir isimli bir ev vardı.”

    “Aşağıdan hiçbir saldırı gelmeyecek,” dedi Malice. “Biz dokuzuncu eviz ama aşağıdakilerin tümünden daha fazla gücümüz var. Kimse bizi arkadan vurmayacak. Yukarıda daha kolay hedefler var.

    “Ve hepsi bizim yararımıza,” dedi Zak.

    “Zaten tüm amaç bu, öyle değil mi?” diye sordu Malice uğursuz gülümsemesi suratına yayılırken.

    Zak yanıt vermeye gerek görmedi. Malice onun gerçek duygularını biliyordu. Kesinlikle amaç bu değildi.
    R. A. Salvatore
    Sayfa 92 - ARKA BAHÇE YAYINCILIK