Umre, bir alıntı ekledi.
12 May 09:47

işin aslı rüyaların gücünde gizli
günlerden bir gün, hadi gel bir sonbahar günü diyelim, gökyüzüne baksan sen de anlayacaksın gerçeği. gözlerini kısacaksın. hava kapalı bile olsa. önce ışık gelecek, renkler öyle oluşacak zihninde. sonra bir ses duyacaksın, henüz yazılmamış bir öykünün kalbindeki, cümleyle yerleşecek içine. ekşi bir tat bırakacak dilinde şehir, tarifi unutulmuş bir çocukluk yemeğinin özlemiyle. insanlıktan arda kalan çürümüş beden parçalarını koklayacaksın, ölmeden gömülmüş sokak çocuklarının anlattığı masallarda. bir an baksan gökyüzüne, sadece bir an.

Kediler Güzel Uyanır, Yekta Kopan (Can)Kediler Güzel Uyanır, Yekta Kopan (Can)
Bilge Güneş, bir alıntı ekledi.
08 May 19:50 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

"Hiç kimse vaktinden önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arda kalan zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey kaybetmiş olmuyorsunuz."

Denemeler, Michel De MontaigneDenemeler, Michel De Montaigne

Deformasyon
Gecenin bir vakti Tahir’in telefonu çaldı. Gözleri kapalı, yatağında bir türlü rahat edemiyordu, ya dizkapaklarını gövdesine değin çekiyor ardından süratle fırlatıyordu ya da kımıl kımıl hiç durmadan yatağın öte yanından bu yanına yuvarlanıp duruyordu. Senagül’ü düşlüyor olması bedenine huzursuzluk veriyordu. Zihninde kurduğu Tahir-Senagül evreninin imkansızlığını bedeni dahi kabul etmiyor, huysuzlanıyordu. Kurduğu düşlerle muhtemel olmayan geleceği, muhtemel yapmaya, kendini kandırmış olduğu gerçeğini göz ardı ederek devam ediyordu. Ne kadar zaman yatağında bu vaziyette dönüp durduğunu tahmin etmesi zordu, bunu düşünmedi bile. Yorgun hissediyordu, bu sıralar hep yorgundu zaten.

Gözlerini açmaya tenezzül etmeden kolunu komedinin üzerinde gezdirdi. Telefonu, zor bela buldu hatta az kalsın düşürüyordu da refleksi sayesinde durumu kotardı. İki gözünü açamayacak kadar üşengeç olduğunu ifade etmek gerek. Tek gözüyle ilkin arayanın kim, ardında da saatin kaç olduğuna baktı. Saat yarımı çoktan geçmişti, hala uyuyamamış olmasına artık şaşmıyordu. Çünkü her günün gecesi birbirinin aynısıydı. Arayan Mete’ydi. “Alo efendim hoca hayırdır bu saatte?” diye telefonu açtı. “Hoca uyuyor muydun yoksa, Cumartesi bu saatte uyunur mu yahu, haydi hazırlan seni almaya geliyorum. Aslında senden rica ediyorum. Eski Beyrut’a gitmem gerekiyor, biliyorsun oraya gidince alkol almadan olmaz. Yani işte… anladın sen hoca, dönüşte bana araba kullanacak adam lazım. Hem senin içinde farklılık olur fena mı? Ne dersin, geliyor musun?”

Esasen Tahir’in çok değil dört saat öncesinde yarın için bir planı vardı ta ki Senagül ’ün “Yorgunum yarınki buluşmayı başka bir sefere bırakalım olur mu.” mesajına kadar. Mesajı okumasıyla enerjisi iyice düşmüştü bu nedenle erkenden yatağa sokulmuştu. Tüm bu yorgunluğu, zihninde yarattığı aksiyonların neticesiydi. Yarın henüz olmamışken yarını zihninde yaşaması hatta beğenmediği olasılıkları silip tekrardan ince ince en baştan oluşturması, kendini kandırmanın ötesinde korkunç bir yorgunluğa yol açıyordu. Yalandan da olsa günün sonunda mutlu bir tablo çiziyordu. Çiziyordu çizmesine ama sözün özü ve işin tuhaf tarafı yarın olduğunda atölyeye dahi varamıyordu. Yorgundu evet, yorgunum demeliydi Mete’ye ama bir diğer yandan da Senagül ‘ün mesajı zihninde bir solucan gibi dolaşıyordu, kalbinin en derinlerinde giderek güçlenen bir acı hissediyordu. Bunu bastırması, başka şeylerle örtbas etmesi gerekiyordu. İşte bu sebeple Mete’nin isteğini olumlu yanıtladı.

Yeni aldığı kot pantolonunun kesimini çok beğeniyordu. Aynanın karşısında vuku bulan görüntüsüne, “Tamda bana göre kesmişler ha ne dersin?” gibi sözlerle kendi zatını telkin ediyordu. Özel günlerde, doğrusu gömleği çok olmasına rağmen hep iki gömleği arasında seçim yapıyordu. Yine risk almadı ve kırmızı çizgili gömleğini giyiverdi. Gece kulübü ile arabayı park ettikleri yer arasında epey mesafe vardı. Gerçi havanın pek soğuk olmadığını da biliyordu ama sabaha karşı dönüş yapacaklarından siyah bir mevsimlik ceket geçirdi üzerine. Ne olur ne olmazdı en nihayetinde İstanbul’un havasına güven olmayacağını çok defa tecrübe etmişti. Son olarak parfümünü sıktı ve tam bu esnada tekrardan telefonu çaldı.

Gidiş yolunda arabayı Mete kullandı, pek konuşmadılar. Kulüp havasına girmek için Mete radyoda bir süre yabancı müzik aradı. Hatta arabayı kullanırken İnstagramdan birkaç story falan da paylaştı. Tahir nezdinde gecenin her bir eylemi garipti, tuhaftı, yabancıydı. Çok trafik yoktu ama tahmin ettikleri süreden yine de geç vardılar Eski Beyrut’a. Taksimin eski hanlarından birine girdiler. Müzik sesi hafiften kendini hissettirmeye başladı hanın hemen girişinde. Kapıda onları izbandut gibi bir güvenlik görevlisi karşıladı. Top sakalı, sert bakışları ve kulağındaki kablosuz kulaklığı ile örneklerinin aynısıydı. Mete ile tanışıklıkları vardı. Selamlaştılar ardından Mete’nin ve Tahir’in bileğine, yuvarlak içine alınmış bir “EB” damgası bastı. İçeri girdiklerinde müzik ve sigara dumanı kalabalıktan arda kalan alanı doldurmuş vaziyetteydi. Keskin bir alkol kokusu Tahir’in burnuna çalındı. Bu koku kalabalıkta ilerledikçe yerini değişik parfüm kokularına bırakacaktı. Bir zaman sonra ise sigaranın kokusu tüm kokuları bastıracak ve dumanı da gözlerini acıtacaktı.

İlk olarak ikili ve üçlü gruplar göze çarpıyordu. Ortamda az zaman vakit geçirecek olunsa aslında bu ikili ve üçlü grupların daha büyük gruplara dahil oldukları, hengamede hep birlikte takılmanın imkansızlığından ayrı kaldıkları kolayca anlaşılabilirdi. Bir tarafta pipetli alkol bardaklarıyla dans edenler diğer tarafta ise alkol faslını çoktan geride bırakmış tamamen kendini müziğe kaptırmış bireyler dikkat çekiyordu. Kenarlarda kalan koltuklarda dakikalarca öpüşen çiftlerin varlığı ise azımsanmayacak ölçüde fazlaydı.

Tahir’i içeri girişinden itibaren tedirgin bir hissiyat kaplamıştı. Herkesin ona baktığını, bunun burada ne işi var gibi düşüncede olduklarını hatta onu oradan kovacaklarını bile düşünmeye başlamıştı. Mete çoktan kalabalığa karışmıştı bile son olarak uzun sarı saçlı, kolları dövmeli, burnunda pearcing ve kulaklarında çokça küpeleri olan birine sarıldığını gördü. Şimdi tek başınaydı. Kendi kendine; “Hiç kimsenin seninle ilgilendiği yok, seni görmüyorlar bile.” diye telkinlerde bulundu. Sigara dumanı o kadar yoğunlaşmıştı ki nefes almakta dahi zorlanıyordu. Sağ arka tarafta öpüşen çiftlerden nasıl olduysa fark edilmemiş küçük bir bar masası ve sandalyesi gördü. Hızlıca ilerledi ve o yeri gece bitinceye değin bırakmamak üzere sahiplendi.

Oturduğu yerden alanı gözlemlemeye başladı. Bir grup vardı ki dikkat kesilmemek imkansızdı. Orta bölmede giyinişleriyle cezbedici iki genç kadın ve sıska adamın olduğu bir grup hatta ekip demek daha doğru olacaktır, danslarıyla tüm dikkatleri üzerlerinde toplamayı başarıyordu. Kadınlardan birinin kıvraklığı ki bu diğerine göre daha balık etli olmasına mukabil böyleydi, diğerinin ise geniş bir koreografi repertuvarı vardı. Popolarını birbirlerine dayayarak ahenkle dansları ve bunun üstüne yüzlerine kondurdukları ustaca mimiklerle dikkati kabaran erkek ahalisinin kalp atışlarını hızlandırıyorlardı. Tüm dikkatlerin bizatihi kendilerinde olduğunun ayırdımında, gururla danslarına devam ederlerken hemen yan tarafta orta yaşını aşmış, göz torbaları alenen belli, sarışın bir kadının tek başına sağdan sola, öteden beriye, beriden öteye kıvrıla kıvrıla tek başına yaptığı dans kimseyi ilgilenmiyordu. Doğrusu bir taraf diğer tarafa baksa gençliğini diğer taraf bu tarafa baksa geleceğini hatta akıbetini görebilecekti.


Tahir’in etrafı şaşkınlıkla gözlemlemesi henüz bitmişti ki masasının üstüne bir alkol bardağı konduğunu fark etti. Çok ani gerçekleştiği için korku haliyle “Kimse benimle ilgilenmiyor.” diye iç sesini dışa vurdu. Bardağı masaya koyan kadın önce kendisini tutmaya çalıştı ama başaramadı ve bardağın ardından müthiş bir kahkaha bıraktı aynı masaya. Tahir duruma bozulmuştu. Ne yapacağını da şaşırdı, eli ayağına dolandı, bardağı düşürmemek için masanın kenarından ortasına doğru ittirdi. “Şey yanlış anladınız.” diyebildi en sonunda. Genç kadın elini uzattı “Gizem” dedi. Tahir bunu hiç beklemiyordu, gayri ihtiyari o da elini uzattı “Tahir” dedi. Gizem gülümsedi ardından garsona işaret edecekti ki Tahir, kızın havadaki eline mâni oldu. “Araba kullanacağım teşekkürler.” dedi.

Tahir sohbet ilerledikçe huzursuzlanmaya başladı. Alkolün ve müziğin etkisiyle Gizem başlara nazaran daha samimi davranıyordu. Hoş müziğin sesinden ağızlarını kulaklarına dayayarak konuşmak zorunda kalıyorlardı. Tahir’in parfümü iddialıydı, Gizem’e etki etmesi uzun sürmedi. “Parfümün çok güzel.” deme gereği duydu. Tahir utanarak teşekkür etti ama ne olduysa bundan sonra oldu. Gizem’in kendini tanıtmasıyla Tahir kısa süreli bir şok geçirdi. Senagül ile aynı yaşta olmaları bir kenara boyları, giyiniş tarzları bile neredeyse birebir aynıydı kaldı ki Gizem de Senagül gibi muhasebeciydi ve onunda beş yıllık bir muhasebe geçmişi vardı. Tahir bir an zamanın ve gerçekliğin var olup olmadığını sorguladı. Rüya da olabilirdi yahut hala yatağında debelenirken kurguladığı düşlerin önünü kesemediği için buralara varmış olabilirdi. Bu sebeple zihnindeki Senagül deformasyona uğramış olup ona ilgi gösteriyor olabilirdi.

Çevredeki aksiyon yavaşladı ardından bir baş dönmesi ve kalp çarpıntısı başladı. Panik atağı birden ortaya çıkmıştı. Bir taraftan da alnından ve sırtından sicim gibi terler boşanmaya başladı. O esnada aklına tek bir şey söylemek geldi.

“Benim kız arkadaşım var.”

Özlem, bir alıntı ekledi.
06 May 18:36 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Tek aptallıklardır arda kalan. Her insanın kendi aptallıkları, durmadan gülebilmesi için yeterli bir kaynaktır. Şu halde niçin acı çekmeli? Tante Rosa hiçbir zaman acı çekmedi denebilir. Ama yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu Tante Rosa demektir.

Tante Rosa, Sevgi SoysalTante Rosa, Sevgi Soysal

“Boş Zaman Fobisi” – Çağımızın Modern Korkusu
“Okiofobi” sözcüğü İspanyol bir psikolog olan Rafael Santandreu tarafından yaratıldı. Serbest bir çeviriyle “boş zaman korkusu” diyebiliriz. Bu, biz farkına bile varmadan yer kazanmaya başlayan çağdaş problemlerden biri. İnsanlar psikiyatri konsültasyonlarını, serbest zamanın tadını çıkarmayı bilmeme sorunuyla doldurmaya başladığında, gerçek bir endişe görmeye başladık. İşler ve kariyerlerini takıntı hâline getirmişlerdi ya da yüz yüze gelmek istemedikleri sorunları önlemek için bu etkinlikleri kullandılar.

Görünüşe göre, günümüzde, dünya çapında, serbest zamanla karşı karşıya kaldıklarında panik duygusu hissetmeye başlayan birçok insan var. Ya da zamanlanmış bir etkinlik veya etkinlik olmayan zamanla. Ya da yapmaları gereken her şeyi tamamlamışlardır ve “boş zaman korkusundan” muzdarip olanlara göre, arda kalan o uzun zaman onları herhangi bir yere götürmemektedir.
Boş zaman korkusundan korkmaya başlamamız nasıl mümkün oldu? Ebeveynlerimiz ve büyükbabalarımız boş zamanı bir hediye, ayrıcalık olarak gördüler. Boş zaman boş zaman ya da dinlenme zamanıydı. Her halükarda, hiç bir zaman kaçınma yaratmadı. Tam tersine, boş zaman çok değer verilen ve özlenen bir şeydi. Peki ne oldu?

Boş zaman korkusu ve can sıkıntısı
Bu, can sıkıntısının modern zamanlarımızda bir büyük günah statüsünü kazandığını gösteriyor gibi görünüyor. Leisurephobia hastası olanlar da sıkılma ihtimaline karşı panik hissediyorlar. Bu his onlara karşı dayanılmaz görünüyor ve gerçek panik yaratıyor.
Bu şekilde hisseden insanlar hiçbir şey yapmadıkları zaman çaresiz kalıyorlar. Boş zamanı güçlü bir tehdit olarak görüyorlar. Ne hissettiklerini çizebilseydik, önlerinde büyük bir kara delik varmış gibi göründüğünü söylerdik. Onları uçuruma çekmekle tehdit eden kara bir delik..

Boş zamanla karşı karşıya kalındığında belirsiz bazı fanteziler de devreye giriyor. Sanki bu bireyler kendilerine korkunç bir şeylerin olacağı hissine sahipmiş gibi. Boş zamanın unsuru, yüzleşmek zorunda kalmayı tercih etmeyecekleri bilinmeyen ve ürkütücü bir şeymiş gibi.
Yazının devamı için: https://aklinizikesfedin.com/...izin-modern-korkusu/

Ömer Göle, İncil'i inceledi.
 27 Nis 15:10 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Öncelikle şunu belirteyim ki, İncil'in Çağdaş Türkçe çevirisini okumam, yapmak zorunda hissettiğim bazı araştırmalar gayesiyle oldu. Araştırmamın konusu başta Hz. İbrahim olmak üzere İncil'de yansıtılan diğer peygamberler, Eski Ahit'in [Tevratın] Hristiyanlıktaki yeri ve İsa'nın bu tahrife uğramış İncil'de arda kalan müphem sözleri ve şeri emirleriydi. Bu araştırmayı yaparken şehrimde [Bolu'da] bir şekilde bağlantı kurduğum Amerikan bir misyonerle de okuduğum bazı kısımlar hakkında birkaç kere yüz yüze sohbetler ettik. Bu misyonerin rehberliğinde bu yarı-kutsal kitabı okurken İncil'in kendi orijinalliğinin ondan çok önce indirilmiş Tevrat ve sonra gelen Zebur'daki İsa'nın müjdeleniş kısımlarıyla savunulduğunu öğrendim. Hz. İbrahim için ise, O neredeyse Kuran'da aktarılan şekliyle yer alıyor fakat farklılıklar ise kurban edilmeye götürülen oğlunun İsmail yerine İshak olarak geçmesi, ve başlangıçta Hz. İbrahim'in oğlu olursa adak adayacağı kıssası da yok. Ve son araştırma noktam ise İsa'nın emirleri... Bu kısmı ilginç bir şekilde Kuran'dan daha sert buldum ve ironik bir şekilde Hristiyanlarca hiç dikkate alınmadığı da aşikardır :) Matta 5'de göz zinası durumunda gözün çıkarılmasının cehenneme gitmekten daha yeğ olduğu ve boşanmış bir kadınla evlenenin zina etmiş olduğunu, ve eşin ancak fuhuş nedeniyle boşanabileceği gibi bazı emirler yer almaktadır. Bu inceleme araştırmadaki esas noktaları döktüğüne göre üstüne konuşulacak diğer hususlar muhtemel okuyuculara kalsa daha iyi olur. Güzel okumalar dilerim.

Lord Among Wolves, bir alıntı ekledi.
24 Nis 13:13 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Aslında insan da biraz trene benziyor. Aynı şekilde o da, kimbilir kendisine kimden kalan karanlık ve korkunç vagonları çekmeye mahkûm edilmiş. Rastlantısal olarak art arda dizilen umut, düşünce ve korkuların anlamsız gürültüsünü de hayatı olarak görüyor. Bu kaderden kaçmasının hiçbir yolu yok.”

Buda'nın Serçe Parmağı, Viktor PelevinBuda'nın Serçe Parmağı, Viktor Pelevin
F.A., Olasılıksız'ı inceledi.
22 Nis 23:11 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Simyacı kitabında olduğu gibi, bu kitabı da, kitabın kasıp kavurduğu dönemlerinde okumayı hiç istememiştim. Yıllar sonra başlayıp tatilden arda kalan zamanlarda okudum. Kitap bilim-kurgu tarzında yazılmış. Yabancı olduğum(uz) bir çok terim ve kavram var. Anlamakta güçlük çekilebilir. Kitabı okurken bir taraftan da elimde telefon araştırma yapıp durdum. Hele o olasılık hesaplamalarında kafam allak bullak oldu. Zaten olasılıktan oldum olası ne anlarım ne de olasılığı severim. Tüm bunlara rağmen konu güzel ve sürükleyiciydi. Bilim-Kurgu, Polisiye, Aksiyon ve Macera tarzı kitapları severim zaten. Kitap ve yazarı Adam Fawer bir çok ödül almış. Hakedilmiş ödüller bunlar. Adam Fawer istatistik ve ekonomi mezunuymuş. İstatistik hakkındaki bilgisini çok iyi aktarmış bu kitaba. Bana göre, bir nevi bitirme tezi diyebiliriz bu kitaba. Diğer kitaplarını da okuyacağım en kısa zamanda. Umarım zirvedeyken sert inişler yaşamamıştır. Olasılıksız bunca zamandır filme çekilmiş olabileceğini düşünüp internetten araştırma yaptığımda henüz filmleştirilmediğini öğrendim. Buna çok şaşırdım. Hollywood böyle senaryoları asla atlamazdı. Eğer beyazperdeye taşınırsa prim yapacağını düşünüyorum. Keza görsel efektler ve aksiyon dolu sahneler eksik olmaz bu filmde. *** David Caine poker masasında tüm olasılıkları hesaplayarak kumarhaneden borç aldığı paranın tamamını ortaya koyar. Ancak çok düşük bir olasılıkla bile eli kaybeder. O sırada epilepsi nöbeti geçirir ve gözünü hastanede açar. Çok riskli bir ilaç tedavisini kabul eder ancak bu ilaç Caine'de ilginç bir yan etki yapar. Caine dejavu diye düşündüğü bir takım hisler yaşar. Aslında dejavu değildir hissettiği. geleceği görür. Görmekle kalmaz müdahele bile edebildiğini fark eder. Bu özelliği CIA, FBI gibi kurumların dikkatini çeker. Artık girdabın içindedir.

F.A., Aklından Bir Sayı Tut'u inceledi.
22 Nis 18:33 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Koridor Yayıncılık'a hayatımıza Amerikalı Yazar John Verdon'u kazandırdığı için teşekkür etmeliyiz bence. Çünkü bu ilk kitabıyla birlikte Dave Gurney isimli zeki, kahraman, Amerikalı'lara göre emekli polis bize göre polis amca -ki bunu söylerken Dedektif Gurney'in bizden biri gibi olduğunu belirtmek istedim. Yazarımız Dave Gurney 'i adeta yaşıyor ve yaşatıyor. Sanki önceki hayatında Dedektif Gurney 'di de hatıralarında kalan olayları anlatıyor gibi geliyor. Çünkü o kadar güzel bir dil kullanmış ki bu kendisinden başkası olamaz diyorsunuz. ***Konu şöyle Dave Gurney istirahate ayrılmış emekli bir polis memurudur. Bir gün eski bir arkadaşından bir haber alır. Arkadaşının dediğine göre bir tehdit mektubu almış. Mektup'ta, aklından bir sayı tut ve bu sayıyı bilirsem hesabıma bir miktar para yatır denilmiştir. Ve şantajcı sayıyı bilir. Bu olayı Araştırması için David Gurney'in konuyla ilgilenmesi istenmiş. Dave'in karısının hoşnutluğuna rağmen olayı araştırmak için kasabaya gider. Olayı araştırmaya başlarken ard arda 2 cinayet daha gerçekleşir ve her ikisi de aynı şekilde viski şişesiyle kafasına vurularak ve kırılan viski şişesiyle bit çok kesiklerle gerçekleşir. Maktullerin ortak özelliği ise geçmişte jet ikisinin de alkolik olmasıdır. Böylece konu iyice heyecanlı bir hal alır ve siz kitabı elinizden hiç ama hiç bırakmak istemezsiniz.

Resimdeki Gözyaşları

Bir gün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime...
Gör akan o yaşları...

Benden sana son kalan
Bir küçük resim şimdi
Cevap veremez ama
Ağlar yalnızlığına...

Ve işte arda kalan
Bir avuç anı şimdi
Koyup da bir başıma
Bırakıp gittin beni...

Sen yalnız değilsin
Biliyorum neredesin
Bu üzerdi beni
Yaşasaydın ve görseydin...

Birgün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli arasın
Bak o zaman resmime
Gör akan o yaşları

https://www.youtube.com/watch?v=KQnb5Apsxv4