• +İstediğim, istediğin olacak gibi mi?
    -İstemek, asolan; olacak, arda kalan...
  • İsrail askeri sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, saldırıda aralarında askeri yöneticilerin de bulunduğu 74 komutan ve askerin öldüğü, bunlardan 27’sinin cesetlerinin kayıp olduğu belirtildi. İsrail gazeteleri de saldırıdan birkaç gün sonra yaptıkları haberde olayın bilançosunun 10’u kayıp 141 ölü olduğunu kaydetti.
    İşgalci İsrail ordusu, güney halkına uyguladığı saldırılar ve günlük baskıların küllerinin altından İslami Direniş közünün hızla alev almaya başladığının farkında değildi. Lübnan'da ve Arap - İslam coğrafyasında direniş ve karşı koyma refleksinin neredeyse çöküşte olduğu bu dönemde, göstergeler bölge için teslim olma ve boyun eğme örtüsüne bürünen çirkin bir gelecek öngörüyordu. Bu senaryoya göre, Beyrut'un merkezini istila ederek ilk defa bir Arap başkentine girmiş olan İsrail'in tanklarının ağırlığı altında tüm tüfekler kırılacaktı.

    Çemberin Kırılması ve Tellerin Kopması :
    Hem Araplar hem de batılılar kendi bloklarında, Güney Lübnan için gelecek aşama hakkında tablolar çizmeye başlamıştı. Öyle ki, Lübnan'ın şehirlerini ve köylerini dolaşarak Beyrut'a varan Ariel Şaron, burada özellikle de halka devletleri olarak bilinen bölge ülkelerinde yaygınlaştırılacak bir model oluşturmak için yeni yönetim gurubu ile bir araya geldi. Şaron, İsrail orkestrasının bile Lübnan'ı işgal edebileceği naraları atarken, İsrail orkestrası da Filistin'in işgalinden sonra ikinci zafer şarkısını çalmak için hazırlıklar yapıyordu. Bu stratejik şarkı, İsrail ve arkasındaki Birleşmiş Milletlerin, tüm Arap ve İslami sistemleri egale etmesini garantileyen projenin başlangıcı olarak değerlendiriliyordu.
    Silahların gömülmesi ve bayrağın indirilmesi görüntülerine rağmen, İsrail'in yolculuğu kolay değildi. Yıkım ve savaş melodisini çalan müzik aletlerinin telleri, farklı bölgelerde kesiliyor ve koparılıyordu. Güneyden başlayarak Sayda ve Halde bölgelerinde devam eden ve Beyrut caddelerine ulaşan işgalci İsrail, o zaman savaş ateşini yakabileceğini biliyordu. Ancak bu ateşi söndürmeye ve yangının uzayan kollarını kontrol altına almaya gücü yetmedi.

    Sur'da İsrail Sonbaharı :
    1982 yılı Kasım ayında, tıpkı güneydeki diğer köyler gibi Sur kenti de İsrail'in askeri uygulamalarının ağırlığı altında eziliyordu. Düşman ordusu sokaklara dökülmüş ve halka karşı baskın ve tutuklama operasyonları yürütüyordu. Bu kuşkulu sessizlik ortamında, Direnişin sesi olabilmek için mütevazı malzemelerle donatılmış silahlı savaşçı grupları aramak için sabit ve hareketli barikatlar şehrin her köşesinde yer alıyordu. Her yanı sonbaharın renkleri ile boyanan şehrin bu hali insanların yüzlerinde gizlenmiş öfkeyi resmediyordu. 11 Kasım Perşembe sabahı saatler 7'yi gösterdiğindeyse, korkunç bir patlama sesi şehirde yankılandı. Patlamanın şiddeti tankların, savaş uçaklarının ve işgalin karmaşık gürültüsünü bastırırken, insanlar şehrin semalarını kaplayan dev bir siyah duman bulutu ile karşılaştılar. Ne olup bittiğini anlamayan Sur halkı başlangıçta düşman İsrail askerinin yeni bir hamle yaptığını düşünmüştü. Ancak bu kez sahne farklıydı. Celile denizi bölgesindeki İsrail'e ait askeri kumanda karargâhı enkaz haline gelmişti. Kısa zamanda, tutuklama ve işkencelerle insanların yaralarını ağırlaştıran bu karargâhın, 19 yaşında bir genç tarafından bombalı araçla düzenlenen intihar saldırısına uğradığı anlaşıldı. Saldırı 150'den fazla işgalci İsrail askerinin öldürülmesi ve yaralanması ile sonuçlandı.

    İsrail'de Yas Günü :
    Karargâh yerle bir oldu, büyük bir yangın çıktı ve gökyüzüne dev bir duman bulutu yükseldi. Patlamada sağ kalan düşman askerleri de panikle birbirlerine rastgele açtıkları ateşte yaralandılar. Yaralıların bağırışları her tarafta yankılanıyordu. İşgal askerlerinin cesetlerinin parçaları binanın avlusuna yayılmıştı. Askeri kordon ve sıkı bir güvenlik ortamında hemen olay yerine gelen düşman ordunun üst düzey liderleri ve komutanları olay yerinde toplandı. Bu liderlerin başında Kuzey bölge komutanı General “Amir Drori” yer alıyordu.
    İsrail askeri sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, saldırıda aralarında askeri yöneticilerin de bulunduğu 74 komutan ve askerin öldüğü, bunlardan 27'sinin cesetlerinin kayıp olduğu belirtildi. İsrail gazeteleri de saldırıdan birkaç gün sonra yaptıkları haberde olayın bilançosunun 10'u kayıp 141 ölü olduğunu kaydetti. Başta İsrail ordusu Genelkurmay başkanı Rafael Eitan olmak üzere düşman ordusu yetkilileri başlangıçta olay hakkında zayıf bir hikâye uydurmayı denediler. Bu bağlamda binanın yapısındaki bir kusurdan dolayı çöktüğünü defalarca iddia ettiler. Daha sonra patlamanın binanın temellerine yerleştirilen bombalı saldırı sonucu olduğunu söylediler. Ne var ki son olarak bombalı araç saldırısı sonucu binanın yıkıldığını kabul ettiler. 15.11.1982 tarihinde, düşman rejimi işgal topraklarında yas ilan etti. Siyonist varlığın dört bir yanında yas sirenleri çalındı. Televizyon kanalları yayın akışını durdurarak hüzünlü şarkılara yer verdiler.

    İslami Direnişin Şehidler Döneminin Fatihi Ahmed Cafer Kassir :

    İslami direniş kaynaklarına göre, operasyonun tarihi başlangıçta 10 Kasım 1982 olarak belirlenmişti. Ancak son dakika planda yapılan değişiklikler sonucu operasyon ertesi güne ertelendi. Ve 11 Kasım sabahı, yağmurlu bir havada intihar saldırısı düzenlendi. Açık havalarda civar kamplara dağılan düşman askerleri, o gün hava şartlarından dolayı karargâh binasına sığınmak zorunda kalmıştı. Yağmurlu hava, üst düzey bir istihbarat yetkilisinin de aralarına katıldığı askerlerin sayısını arttırmıştı. Diğer yandan, o gün çok sayıda Lübnanlı tutuklu da başka bir binaya nakledilmişti. Kaynaklar şöyle söylüyor, “Bina sekiz kattan oluşuyordu. İsrail istihbaratına doğrudan bağlı olan ofislerin yer aldığı binanın bir katı, bölgedeki İsrail komutanlığına bağlı yardım biriminin merkezine tahsis edilmişti. Dördüncü kat ise, istihbarat, lojistik ve irtibat gibi belirli görevler için atanmış subaylar ve görevlilere aitti.”
    Direnişe bağlı kaynaklar devam ediyor, “Plan, aynı anda daha büyük bir etki yaratmak için eşzamanlı iki operasyonu içeriyordu. İkinci nokta, Sayda şehrindeki İsrail komuta merkezi olarak seçildi. Ancak son anda gelişen saha koşulları ikinci operasyona engel oldu ve Ahmed Kassir'in operasyonu ile yetinildi. Sur'daki binaya bombalı aracı ile yaklaşan Ahmed Kassir'i iki arkadaşı merkeze yakın bir konumda bekliyordu.”

    Direniş ve Güney Gururu :
    Şehadet saldırısının kahramanının kimliği hala bilinmezken Sur halkı bu cesur gence gurur dolu kahramanlık hikayeleri yazmaya başlamıştı. Direniş, 19 Mayıs 1985 tarihinde operasyonun kahramanının kimliğini açıklamıştı. Deyr Kanon en-Nehr kentinde düzenlenen şehitleri anma gecesinde operasyonu gerçekleştiren kişinin Ahmed Cafer Kassir olduğu bildirildi. O günden bu yana İslami Direniş, her yıl Ahmed Kassir'in operasyonunun yıl dönümü olan 11 Kasım gününü şehitler günü olarak kutlar.

    İşaretler ve Sonuçlar :
    Ahmed Kassir'in istişhadi saldırısı, işgalci İsrail ile girilen çatışma döneminde zamanlamasıyla, saha sonuçlarıyla ve operasyonun yürütüldüğü şartlarla köklü bir dönüm noktası oluşturdu. Bu saldırının bir sonraki aşama üzerinde büyük etkileri oldu, bunlardan en önemlileri:
    - Düşman İsrail'e tek bir hamlede ağır kayıplar verdirildi. Bu, düşmanın daha önce tanımadığı ölümcül bir silah olan “intihar saldırısı” yöntemi ile sağlandı. Güvenlik ve askeri uygulamaları etkisiz kılacak olan bu silah, ölümü korkusuzca kabul eden intihar saldırısını caydırmak konusunda çaresiz kalan savaş sisteminde, oldukça büyük bir karışıklığa yol açmıştı.
    - Güney Lübnan ve Bekaa'nın batısındaki Direniş hareketi büyütüldü. Daha sonraki dönemlerde işgalci ordu karşıtı halk çatışmalarına giren insanların korku bariyerleri kırıldı. Bu durum, Direniş ve karşı koyma ruhunun yayılmasında katkı sağladı. Düşmana güvenlik ve askeri baskının seviyesi yükselirken, işgalciler kendilerine düşman bir ortamda kaldılar. Halk kuşatması ve Direnişin hedefinin karşısında, düşmana çekilmekten başka seçenek kalmamıştı.
    - Bu operasyon düşman İsrail'in dizdiği oyun kartlarını karıştırdı. Çünkü İsrail, Beyrut'a ve güney bölgesine yayıldığını ve orada askerlerini tehdit edebilecek silahlı bir örgütün bulunmadığını zannediyordu. Ancak işgal altındaki toprakların göbeğinde düzenlenen bu saldırı ve ardından gelen operasyonlar dizisi, işgalcilerin ayaklarının altındaki yeri sarstı ve projelerini fiyaskoya uğrattı.
    - Saldırı düşmanı, Lübnan'daki güçlerini yeniden yapılandırmaya itti. Bunun askerlerini, mekanizmasını ve ajanlarını hedefleyen operasyonların hacmini azaltmaya yardımcı olabileceğini zannederek “güvenlik kemeri” olarak adlandırılan sınırlara geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bu operasyon, İslami Direnişin kazandığı ilk zafer mesabesinde idi. Ve bu sayede art arda gelen zaferlerin yolu açıldı.

    Çeviri: Merve Soydaş - http://www.medyasafak.net
  • Hangi kaçış uğultusunu dindirebilir içinizdeki mavi karlı ormanın
    hangi çınar
    dallarının kırıldığı yerden inlemez
    sonunda dağlayanı olmuşsa ömrünüzün
    o sağanaktan arda kalan
    sargılar sarabilir mi yaralarınızı
    o liman yürekte değilse eğer
    artık nerelere sığınır insan.
  • "Müzikten söz ediyorum. O bütün başka sanatlardan kopuk, tek başına durur. Müzikte dünyadaki yaratıkların ideasının taklidini, yeniden üretimini saptamayız. O, büyük, parlak bir sanattır. Müziğin insanın en derin doğası üzerindeki etkisi çok çok güçlüdür. Yetkin, evrensel bir dil olarak, insanın en derin bilincinde derinlemesine, tam olarak anlaşılır. Öyle ki onun açıklığı algılanır dünyanın kendisini bile geçer."
    -Arthur Schopenhauer

    Søren abiiiiiiii! Søren ağabey! Abi, beni sev! Müzikal Erotik adlı kitabını okuduğum için çok sevindim be abi. İçindeki duygu ile düşünceleri çok güzel dile getirmişsin. Seni anlamak, daha doğrusu anlamaya çalışmak gerçekten eşsiz denemelerdi. Zekânın inceliği ve içinin güzelliğine en içten saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum. Şimdi de kitaptaki seni, kitaptaki konuyu ve kitaptaki beni anlatmaya çalışayım.

    Herkese merhaba arkadaşlar! Yeni bir evlilik programıyla sizlerle birlikteyiz. Bu sezonda... Bir dakika ya! Bir dakika! Yanlış yerden girdim. Kafam karıştı. Bu erotizm, o erotizm değildi. Pardon, ayol! Müzikal Erotik bambaşka bir şeydi. Søren abimin kıyıda köşede kalmış, hayranlıkla bütünleşmiş ve Mozart tarafından oluşturulmuş arzusal ile estetik dünyasına bir yolculuk bu. Mozart'ın ünlü eseri Don Giovanni'nin sarsıntıya uğrattığı ruh ile aklın dışa yansıması bu. İçindeki zelzelerin sebep olduğu yıkım ve yıkımdan sonra ayakta kalan özsel yapıların sunuluşu bu. Şeffaf bir anlaşılma ve paylaşılma isteği, içten ve yüce bir hayranlık ile bir araya gelerek ortaya çıkan bir sonuç bu. Müziğin kusursuz ve muazzam tesirinden etkilenen öznenin, başka bir özneye dokunma çabası bu. Søren abimiz için her şeyin başlangıcı olmasa bile, onun için sanatın son zirvesiydi bu. Don Giovanni, Søren Kieerkegard'ı içine alarak kendi benliğinde kaybedişiydi bu. Ve tüm bunlar ile daha niceleri son olarak gelip beni vurdu.

    Søren abim, bu kitapta, Mozart'ın ölümsüz eseri olan Don Giovanni adlı yapıtına ve Mozart'a duyduğu hayranlığını dile getirmiş. Dile getirmeye çalıştığı duygu ve düşünce durumlarını belli bir mahçubiyet ile sarhoş eden hayranlıkla yapmış. Ki bana göre kitabın en eşsiz yanı buydu. Çünkü yaptığı işlere ve dehasına hayran olduğum birisi, başka bir deha tarafından etkilenişini anlatıyordu. Bu konunun ve ifade ediliş şeklinin, benim üzerimdeki tesirini az çok anlayabilirsiniz. Bu tıpkı boyu kısa olduğu için buzdolabının üzerindeki çikolataya ve onun hayaline erişemeyen bir çocuğun, oraya yetişen ve çikolatayı ona veren ebeveynine duyduğu hayranlığın; içeri odaya gittiklerinde diğer ebeveynin getirdiği başka bir çikolata ile ilk ebeveyn üzerinde hayranlık uyandırmasına tanık olması gibi. İstemsizce o çikolataya ve ebeveyne duyacağı duygusal yoğunluk muazzam oluyor. Søren abi bu hayranlığını dile getirirken naçizane bir giriş kısmı yapmış. Bu kısımda müzikle olan bağlantısını -daha doğrusu uzman olmadığını yani teknik bağlantısını olmadığını-, yapacağı yorumlamaların bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini ve üzerine vazife olmasına bile her şeye rağmen kendi anladıklarını anlatmak istediğini dile getirmiş. Klâsik kelimesinin anlamına değinerek, sanat dallarına ve bu dallardan çıkan büyük eserlerin bir kaçını anlatmış. Tabii bunların hepsi Don Giovanni adlı müzikal başyapıt etrafında dönmüştür. Kendisi klâsik eserlerde bir sıralama olmayacağını, yani hangisi daha iyi ya da kötü değerlendirme olamayacağını düşünmesine rağmen, bir sıralama yapılması kaçınılmaz olacaksa eğer ilk sıraya koyacağı eserin Don Giovanni olduğunu söylemektedir. Bu durumu da kitabın içinde bulunan giriş kısmı ve üç evre diye böldüğü kısımlarda ifade etmiştir. Evre kelimesine yüklediği anlam ise art arda gelen basamaklar değil, iç içe geçmiş ve birbirinden ayrılmadıkları gibi birbiriyle bütünleşmiş olarak düşünülmesi gerektiğini söylemektedir. Don Giovanni'nin anlaşılabilirliği için evre evre düşünülmüş ve aktarılmıştır, ancak evrelerin ayrışmazlığı düşünceden önce geldiğini de belirtmiştir. Müziği ve Mozart'ı çok farklı bir yere koyan Søren abim, daha sonra dışarıdaki bu olgunun algılanması üzerine konuşmalar yapmıştır. Dolaylı ve dolaysız ruhsal -bu kısım bana göre mental- anlamalar ile özsel duyumsama olayını yine Don Giovanni üzerinden anlatmıştır. Açıkçası, bu kısımlar genelleşen nadiren kısımlardan biriydi. Yani sadece eseri anlamaya değil, genel olarak dışarıda da kullanılabilecek türden yorumlamalar içeriyordu. Bu anlayış kısımlarını kendime göre anlatayım. Duyu organlarımızın dışarıdan yansıttıkları algıları geri plana itmeye çalışarak, nesneyi veya olguyu saf bir şekilde duyumsamaya çalışmaktan bahsediyor. Örnek: Bir kuşun sesini duyumsarken, onu kelimelerden uzak tutmak. Sesi olduğu gibi kendi içinde algılamaya çalışmak. İnsansı bir kalıba sokmamak. Başka bir örnekte ise ağaca dokunduğumuz zaman dokunma duyusu ile gelecek olanları bilgiyle değil, duyumsama ile bırakabilmek. Yani yine kelimeleri içeren katı, soğuk, pürüzlü vb. gibi sıfatlarla ya da düşüncelerle değil, ağacın ağaç oluşunu duyumsamaya çalışarken, içindeki etkiyi anlamak. Duyumsama kısmını az buçuk bir şekilde kendime göre söyledim. Kitapta daha açık -belki size kapalı ve karmaşık da gelebilir- bulabilirsiniz. Düşünceleri birbiri ardına en derine getirerek anlatması odaklanınca anlamayı kolay bir hâle getirmiş. Bana göre kitap güzeldi. Sıkıntı çektiğim bir kısım vardı. Ancak bu da büyük bir sıkıntı oldu. Don Giovanni adlı eserin müzikal operasını bilmiyordum. O yüzden önce internetten biraz araştırma yapmam gerekti. İzlemedim, ancak bir kaç bilgi edindim. Sonrası da Søren abimin anlatımı ve hayal gücümle birleşerek bir şeyler oluşmaya başladı. Fakat bu cahilliğim yüzünden kitaptan çok faydalanamadım. Dediğim gibi, kitap tamamen Don Giovanni etrafında dönüyor. Tıpkı müzikalin kendisi gibi. O yüzden, bu kitabı okuyacak arkadaşlara öncelikli tavsiyem Mozart'ın Don Giovanni adlı eserini araştırması ve mümkünse eğer izlemesini ve dinlemesini tavsiye ederim. Aksi takdirde kitabı anlamak ve okumak hem zor hem de anlamsız gelebilir. Sanırım, söyleyeceklerim kısaca bunlar. Søren abim, adamdır!

    http://i.hizliresim.com/PDj2Lb.jpg
    http://i.hizliresim.com/X6Z8Aj.jpg

    Søren Kieerkegard etkinliği (#34128416) düzenleyen
    arifsahin sayesinde bu kitabı okudum. İyi ki de okumuşum. Çünkü öncesinde okuduğum kitaplardaki Søren abi tasavurrumda çok fazla boşluk doldu. Onu okumuş ve/veya okumak isteyen biriyseniz eğer, bir kaç eserinden sonra bu kitabı tavsiye edebilirim. Bu yüzden, okumama vesile olmasından dolayı arifsahin Bey'e teşekkür ederim. İncelemeyi okuyan herkese de teşekkür ederim. Saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum. Søren Kieerkegard, adamdır!
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.