Cafer Keklikçi'yi okumadan önce savunduğu poetikayı bilmenizde fayda var.Daha önce birçok edebiyat dergisinin sayfaları arasında,taşrada taşralı şiirleri okurken ya da üniversite kantininde solmuş bir gazete parçasını çevirirken çok karşılaştım Keklikçiyle.
Şiirle haşır neşir ve önceleri sadece şiir kitaplarıyla değil dergilerle de bağ kurmuş bir okur olarak diyebilirim ki;Keklikçi üstad edebiyatın bir nevi mozartıdır fakat sandıkta unutulmuş bir yakut gibi onu güneşe çıkarmadan zamanının yayınevleri ,edebi çevresi ,okur kitlesi bir nevî üstünü örtmüş ,açmayı da unutmuştur.
Nasıl ki günümüz pop müziğine aşina bir kulak cazzdan yahut senfoniden anlamazsa Cafer Keklikçi'yi de anlamak ve eleştirmek için önce şiire aşina olmak gerekir.
Şiirleri mısra mısra toplanan bir bütünden ziyade her dizesi ayrı bir yaşanmışlık,ayrı bir hikaye,ayrı birer anlam oluşturur.Bunun yanında dilde muazzam bir dokuya da sahiptir. Eski halk ozanlarının modern şiire evrilişini gerçekleşmiştir . Olaya mizahi aöıdan yaklaşırken birden düşünsel dünyanıza kapı açabilir,benliğinizi sorgularken eşyanın dilini öğrenebilir,duygu salınımının mimarı olduğunuzu farkedebilirsiniz.
"Vestiyerde şapkam üzülüyor alnımdan" derken orada gizli bir terkedişi,kalkışmayı ,kabullenişi anlatmaktadır mesela. Kendiyle dertleşen bir aynadır şapkası ve süregelen arayışlarından yorgundur. Bunu devamındaki "saatleri aramam saatlerin akrebinde" dizesinden kestirebilirsiniz. Kendinize baktığınızda artık görmek istediğiniz yükler omuzlarınızı çökertmiş,başınızı eğmişse ;üzerinizdeki esvaplar devralmıştır konuşmayı. Zamanın sıradanlığı arayışlayın içinde kaybolup yeni anlamsızlıklar zinciri oluşturnaktadır artık.
Örneğin ; "tutup ölçüyorum günde kaç insan yaşadığımı" derken sosyolojik bir benimseme yapışmıştır diline.