İnsanlığın en köklü yanılgısı, bir evladın ebeveynlerinin eksikliklerini tamamlamak üzere dünyaya geldiği sanrısıdır. Bu sanrı; annenin kendi yaralarını evladının ruhuyla sarma çabası, babanın bu döngüsel meşguliyetten devşirdiği sessiz iktidar ve çocuğun bu iki güç arasında kurban edilişiyle sarsılmaz bir mekanizmaya dönüşür.
Bu sistemde kadın, kendi yaşayamadığı hayatın, bastırılmış arzularının ve toplumsal eksikliklerinin yükünü evladına miras bırakarak döngüyü sürdürür. Evlat, bir birey değil, annenin geçmişini onaracak bir "onarım projesi" haline getirildiğinde, aslında onun geleceği annesinin geçmişine feda edilir. Erkek ise, kadının bu döngüye hapsolmasından ve tüm varlığını çocuk üzerinden tanımlamasından gizli bir güç alır. Bu durum, erkeğe kendi sorumluluklarından kaçabileceği ve sorgulanmadan hüküm sürebileceği konforlu bir alan sağlar.
Bu sessiz mutabakatın mutlak kurbanı ise çocuktur. Kendi potansiyelini keşfetmesi gereken yaşta, ebeveynlerinin içsel boşluklarını doldurmakla görevlendirilen çocuk, kendi hayatının öznesi değil, başkalarının dramının bir figüranıdır. Onun ruhu, henüz inşa edilmeden başkalarının hayalleriyle işgal edilmiştir.
Evrensel bir özgürleşme, ancak bu varoluşsal istilanın sona ermesiyle mümkündür. Bir anne, kendi eksikliğini evladının gücüyle kapatmaya çalışmayı bıraktığında; bir baba, bu yıkıcı dengeden güç devşirmekten vazgeçtiğinde, çocuk ancak o zaman kendi zindanından çıkabilir. İnsanlık, evladını kendi suretinde değil, onun kendi hakikatinde yetiştirmeyi kabul ettiği an bu zindandan kurtulacaktır.