• "Halbuki daha geçen hafta kendimi öldürmekle, kendimi yeniden ve hatta delicesine sevmek arasında kararsızdım.Belki ara bir yol bulabilirim diye düşünmemiştim çünkü kendimi bildiğim ya da bildiğimi sandığım günden bu yana, ara yolun ortasında çırılçıplak, yalın ayak bekliyordum zaten. Sonunda intihar etmeye karar vermiştim. Fakat asırlardır iç içe uyuklayan mirasyedi umutlarım nihayet halime acımış olacaklar ki, kaderimi büsbütün olmasa bile değiştirmek için işbirliği yaptılar."
  • Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
    ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
    asırlardır köhne barınaklarda
    küflenen, çürüyen çığlıklarımı
  • Konuşmak karşında seni dinleyecek birini bulduğunda anlamlı oluyor kâri. Dinleyecek birini bulmamış olmaksa büyük bir buhran bence. Hatta bazen şöyle hayal kuruyorum; belki de dinleyecek kimsesi olmayan adamlar bulmuşlardır yazmayı. Çoğu zaman ben de belki de bunun için yazmayı tercih ettiğime inanırım. Muhakkak biri dinler, yani okur diye inanırım hep. Belki şimdi ya da belki yıllar, on yıllar sonra ama biri okur.

    Tabii bir de susmak var, konuşmaktan çok daha anlamlı. Zira bazı şeylerin, hislerin, düşüncelerin ve belki de daha fazlasının kalemle çizilir ya da bir şekle sokulabilir olduğuna inanmıyorum. Susmak da bir konuşma şeklidir bence ve henüz insan sükûtu anlatacak bir şeyler bulamadı ve kanaatimce bulamayacak da. Onun için güzeldir belki de.

    Sana da oluyor mu? Bazen kendimi birileriyle konuşurken buluyorum. Konuşuyorum ama aklımda dilimden dökülenler yok. Duyuyorum ama dinleyemiyorum ne dediklerini. Yabancı ve başka bir yerdeymiş gibi, sanki hiç orada olmamış gibi oluyorum. Ve olduğum ama aslında olmadığım bir yerde buluveriyorum kendimi. Doğru, evet; bazı vakitler utanıyorum da bu halimden. Ama elimden gelen bir şey yok. İstemeden yapıyorum sanırım.



    Büyük sorular soruyorum kendi kendime. Çok büyük ve cevap vermeye gücümün yetmediği sorular. “Kimim” diyorum, “kim olmalıyım, nereye gidiyorum ne yapıyorum ve ne faydası var?” Elbette bir cevap bulamıyorum. Zira benden evvel de sordular. Ama sorular hep cevaplarla sınırlı.

    Bugün daha doğrusu bu gece tam da bu yazıyı yazarken şöyle bir soru var mesela zihnimde ve yankılanıp duruyor. Tekrar tekrar aynı cümle ve ses değil bir düşünce bu. Tam da şöyle; “Bizden ne istiyorlar?”

    Hayır, kişisel düşünmüyorum bunu. Birkaç kişiden falan da bahsetmiyorum. Hepimizden, her birimizden, bütün bir milletten, bütün bir ümmetten, ama sahici bir ümmet ve sahici adamlardan, sahiden ne istiyorlar bizden? Bütün bu karşımızda olan düşmanlar, batı, o, bu, neyse işte hepsi gerçekten bu düşmanlıklarının sebebi ne ve neyi almak istiyorlar bizden? “İşin edebiyatını mı yapıyoruz yoksa?” diye geçiriyorum içimden. Yani aslında kendi kendimizi kandırıyor, bir kuruntuya inanıyor ve onu gerçek mi sanıyoruz? Aklımda bir soru onlarca soruya sebep oluyor. Bütün dünya bizim karşımızda durup da bizden bir şey istiyor ve o her neyse onu bizden almak için uğraşıyor diye inandığımızın ne olduğunu düşünüp duruyorum. Elbette cevaplar buluyorum. Ama yetmiyor. Sonra “şükür ki hâlâ düşmanlık ediyorlar” diyorum “demek almak istediklerini alamamışlar ki halen dahi düşmanlar bize” diye geçiriyorum içimden.

    Mesela ülkeyi evimiz diye düşünsek. Gerçek anlamda söylüyorum bir ev gibi hayal etsek ve asırlardır her yerde karşımıza çıkan, her taşın altında parmak izlerini bulduğumuz, her adım attığımızda yolumuzu kesen bu düşman da hırsız olsa ve hayal ya işte bir gece vakti gaflet anında korumasız bıraktığımızda giriverse evimize neyi alır ve götürür?



    Ezcümle sorum şu; bu adamlar bizden ne istiyorlar ve biz onların istediklerinin ne olduğunun farkında mıyız?

    Geç oldu ve bana ayırdıkları köşeye de anca bu kadar kelime sığıyor, cevapları Cuma günü bu köşede buluşur konuşuruz…
  • Bütün çocukları ben öldürdüm
    Bütün duvarları ben ördüm
    Bütün kuyuları ben kazdım
    Bütün çatlakları ben açtım
    Aklın karanlıklarında
    Asırlardır müebbet yattım
    Kim bilir ne zaman
    Kim bilir ne zaman
    Kim bilir ne zaman
    Kurtulacağım.
  • Gece, yıldızların parlamadığı bir gece. Beklenenin gelmediği kör bir gece. Mazinin küllerinde fırtınalar neden bu denli şiddetli? Kör bir oda, anılarla dolu bir ev, sessiz ve soğuk bir dağ başı. Rüzgâr aç kurtlar gibi uluyor. Yağmur yağıyor, yaşama hevesinin inmediği, çiçeklerin büyüyemediği bir iklim. Burada menekşeler yalnız açar ve yalnız başına kurur. Hasta bir hayvan ağzının parçaladığı menekşeler. Unutulan her menekşe kaderin kucağında. Asırlardır kaderin oyuncağıdır bu menekşeler.

    Ey beklediğim meçhul dost, meçhul sevgili, meçhul arkadaş! Uyumak istiyorum. Ama her şey kımıldıyor, kımıldayan her şey bana acı veriyor. Yaşamak istiyorum. Oysa hafif bir rüzgarın esintisi bana acı ve ağrı vermek için yeterli. Fırtına esiyor, dışarıda değil beynimde. Toprak toz gibi savruluyor, yer yarılmış, beynimi yiyen bir ur, gözlerime serpiştirilmiş bir heyula. İçim korkuyla dolu. Korkularım adım atmama izin vermiyor. Ey beklenen ne zaman söndüreceksin bu alevleri, bu çılgınlığı, bu karanlığı? Kendi kucağında kendini uyutan bir gelincik. Çürüyor, taptaze bir gelincikti. Yanı başımda, çamur içinde. Ölmek istemiyor, ama ölüyor ve ölüm aç bir kurt gibi kovalıyor. Her kımıldayan şeyin suratında ölüm. Sessiz ve soluğu buz gibi. Bakamıyor, taşa baka baka can veriyor. Taş benim, taş sensin, taş biziz. Bize kim dayanabilir? Sertliğimize kim dayanabilir dostum? Kendi kucağında kendini uyutuyor. Gençti, güzeldi, hayata şehvet ve arzuyla bağlıydı. Kaderin dürdüğü bir defter. Sayfaları kana boyanmış, nefret ve kinle dürülmüş bir defter.

    Tabiat, davetlerin en şanlısı, en görkemlisi: Tabiatta gezinti. Çiçeklerin sırtında alınan yol, hayatın ırmaklar gibi coşku ve heyecanla aktığı tabiat. Kaderin diş geçiremediği bir bahçe, cennet bahçelerinden kopup gelen bir parça. Çağlayanlar gibi akan güller, menekşeler, laleler, sümbüller, karanfiller... Bülbülün bostanı, gülistanı olan tabiat. Tabiatın renk cümbüşünde bir daha uyanmamak üzere uyumak istiyorum. Ama bütün bunlar acı, çile dolu bir rüya oluyor. Rüyalarım uçuyor sonra balyoz gibi başıma düşüyor. Irmaklar duman oluyor, çayırlar kuruyor, güneş kararıyor, anıları da.. Her şeyi öldüren habis bir ruh dağılıyor etrafa, gülistanım tarumar. Kör bir karanlık, yıldızsız ve aysız bir karanlık. Gölge, vecih, keder.. Tabiatım, canavarlarla dolu bir yuva. Dünya bir gözyaşı vadisi, bir kahır bir hayıflanış.. Sonra? Sonrası beklemek.. Cehennem de olsa beklemek.

    Her ev bana bir veba gibi geliyor. İnsanı yaşlandıran, öldüren bir veba. Doğaya kaçıyorum. Suyun azizliğine, toprağın rahmetine, havanın merhametine, yağmurun yumuşaklığına koşuyorum. Doğanın sımsıcak rahmine kaçıyorum. Kelimelerin olmadığı, yanıltan anlamların olmadığı bir cevher bir varlık bir yokluk anlamının beni sarıp sarmaladığı o sımsıcak doğanın rahmine… Rüzgâr essin, toz savrulsun, kül soğusun, ruhum hepsine karışsın… Ben neden böyleyim sevgili? Hücresinde kendini uyutan mahkûmlar gibi bir yalnızlık ve unutulmuşluk. Hayatımın her adımı bir korku bir hüzün yumağı. Korkularım normal korkular değil. Vicdanımın çalınması korkusu, merhametimin çalınması korkusu… Bir şarkı kadar dinlemediler beni… Bir ayetten daha az bir yanım mı var? Ayet, tanrı sözü ise ben hem tanrı sözüyüm hem tanrı ruhuyum hem tanrının kanıtıyım… Neden beni dinlemediler…

    Dönmeliyim, ama nereye? Annemin tertemiz, sıcak rahmine, dinginlik veren rahim, sığınak olan rahim... Fırtına dindi mi? Bilmiyorum. Fırtınanın dinmesinden de korkuyorum ya... Varlığım bir pazara atılıyor... Can pazarına. Kan pazarına değil, ruh pazarına.. Pervaneyi nasıl kıskanmayayım? Ateş bir kucaklayıştır onun için, bir ermişlik, bir ümit, bir dinginlik, bir sonsuzluk... Rüya üzerine kâbus, kâbus üzerine gerçekler. Bir meçhul şeyi bekliyorum. Neyi bekliyorum bilemiyorum...

    Geceyi beklediğim için yıldızlar görünmedi. Vahşi bir akbaba gibi bekler beni geceler. Etime ve kanıma susayan geceler ve kaderin kara tırnakları. Ama geceler ne kadar çullanırsa çullansın üzerime. Geceleri daha güçlüyüm, daha cesur, daha vahşi. Korkuyorum günlerden. Geçmeyen günlerden, bir mezar sessizliğinde geçen günlerden korkuyorum. Vahşi, yaralı ve soğuk çehremi görmelerinden korkuyorum. Kimse yok etrafımda. Gereksiz bir eşyayım, kullanılmış ve atılmış bir eşya.

    Bağırmak yaşamaya isyandır, başkaldırıdır. Yani yaşamla uyumlu olmaktır, olmaya çalışmaktır. Bağıran yaşıyor, yaşayan seviyor. Susan ölüyor, çürüyor, siliniyor. Sevmek görmektir, duymaktır, hissetmektir. Yaşamak istiyorum. Oysa başımda kuşlar uçuyor. Nerden geldikleri nereye gittikleri belli olmayan vefasız kuşlar. Bağrımda yanan, aydınlatan bir güneş olmadığı için mi konmuyorlar? Rüyamda berrak bir nehrin kenarında soyunuyorum. Dupduru ak pak sulara bırakıyorum kendimi. Sonra kayboluyorum. Sonra, sonrasız... Artık manasız bir heykelim. Bulanık ve karanlık akıyor günlerim... Büyülendim.

    Ellerim sararmış buğday başaklarında geziyor, kökü ölmüş bir buğday başağı. Ölümün örtüsünü kaldırdığında bir yaşam doğuyor içeriden. Sarı bir yaprak döne döne, yavaş yavaş kuyuya iniyor. Kuyuya bakıyorum, kuyu içime geçiriyor bütün derinliğini. Kuyuda bir siluet. Vahşi bir hayvanın silueti. Ellerimde ışığına güvendiğim tek bir fener yok. Eski bir yoldaşı hatırlıyorum. Şehirler, köyler, kasabalar ve uçsuz bucaksız bozkırlar geliyor hafızama. Kafamın içinde binlerce ses yankılanıyor. İsimler, insanlar, sevgilim ve dostum. Ben neden çöldeyim? Vaha deyip beni buraya gönderen kim?
  • Eskiden sadece üç şey önemliymiş erkekler için: At, avrat, silah. Ya şimdi? Araba, icraat, saat. Gördüğüm gibi değişen hiçbir şey yokmuş asırlardır. Merkezde bel altı bölgeler dururmuş her daim. Kadınlar da aldatırmış ama aldatan kadınlar aslında babalarını beğenmeyen kadınlarmış. Zaten kadınlar yatmak için öncelikle bir sebep ararmış, erkeklerse sadece bir yer. Eğer bir adam bir kadına arabanın kapısını açıyorsa ya araba yeniymiş ya da kadın. Atlar dört ayaklıymış, arabalar dört tekerlekli. Ölenle ölünmezmiş, yedi üçe bölünmezmiş.