• 64’lerin Feriköyü’ne dönelim…

    - Dönelim… Nüfus az. Herkes birbiriyle dost, arkadaş. Daha çok azınlıkların yaşadığı bir muhit. Mahalle kültürü hakim. Irk, din, dil ayrımı yok. 12 yaşındayım. Cumbalı bir evde yaşıyoruz. Babam, Nestle Fabrika’sında çalışıyor, annem ev hanımı, bir kardeşim var. Annemle babamın en yakın arkadaşları Rum ve Ermeni. Hep birlikte, güle oynaya yaşıyoruz. Ve Kostas… Ah Kostas…

    Kostas kim?

    - Benim ilk aşkım… Sonsuz aşkım… Benden dört yaş büyük. O kadar yakışıklı ki, ona bakarken yüzüm kızarıyor. 16 yaşında, çok iyi bir futbolcu, bütün mahalle onu seviyor, motoru var, hep bizim evin önünden geçiyor, ben camdan ona bakıyorum. Sevdiğini camdan seyrettiğin, masum ve güzel yıllar... Ve tabii aşkıyla kavruluyorum.

    Sizin varlığınızdan haberi var mı?

    - Olmaz mı? Bu kadar güçlü duygular ancak karşılıklı yaşanır. Bir gün top sahasında, avucumu açıyor, içine bir kağıt bırakıyor. Heyecanla açıp bakıyorum. Bir kalp çizmiş, “Benim olur musun?” yazıyor. Çok uzun süre o minik notu hiç yanımdan ayırmıyorum, kim bilir kaç kere bakıp, sonra tekrar katlamışımdır.

    Platonik aşk…

    - Dibine kadar. Ama daha güzel değil midir platonik aşklar? Arkadaş doğum günleri oluyor, orada bir-iki dans ediyoruz, heyecandan ikimiz de titriyoruz. “Bakkala ekmek almaya gidiyorum” diyorum, Kostas köşede bekliyor beni. Bir-iki dakika onu görüyorum. Onun için yaratılmış olduğumu ruhumun taa en derinlerinde hissediyorum. Ben Kostas’nın Gülçin’iyim, o da benim Kostas’ım, biz birbirimize aidiz. Geri kalan herkes, her şey bu evrende teferruat. Üç yıl bu böyle devam ediyor…

    Kostas’nın ailesi…

    - Onlar da seviyor beni, bizi, mahallemizi. Babasının Beyoğlu’nda 'Şık Excelsior' diye bir kumaş dükkanı var, evlendirme dairesinin karşı köşesindeki güzel binanın altında. Ama işte gel zaman, git zaman, ülkenin siyasi iklimi değişiyor. “Ermenidir, Rumdur” gibi ayrımlar başlıyor. Tedirginlik, korku, üzerimize bir kara bulut gibi çöküyor. Yavaş yavaş, alttan altta bir düşmanlık yayılıyor, Kostas’nın ailesi bir süre direniyor ve sonunda, “Burada artık bize ekmek yok” diye tüm aile göç ediyor. Bir gece, aniden toplanıyor, gidiyorlar…

    BANA ÖLDÜĞÜNÜ SÖYLEDİLER

    Sonra?

    - Sonrası benim için kabus. 15 yaşındayım, bir sabah uyanıyorum ki 'varlık sebebim' gitmiş, Kostas’ım artık yok! O kadar büyük bir acı yaşıyorum ki, yemeden, içmeden kesiliyorum. Ailem hayata devam edebileyim diye, “Duyduk ki Kostas Yunanistan’da trafik kazası geçirmiş ve vefat etmiş” diyor. O daha da büyük darbe oluyor. Mahvoluyorum. Bir çiçek gibi küsüyorum dünyaya. Ve bir daha Kostas’tan hiç haber alamıyorum. Tam 20 yıl! Karşılıklı izimizi kaybediyoruz. Ama kalbimin bir yerinde o tertemiz gülüşlü genç adam duruyor! Benim ebedi aşkım olarak…

    Ve siz kızlarınızın babasıyla tanışıyorsunuz…

    - Evet. İyi bir insan, efendi bir insan. Tanışır tanışmaz, “Benim niyetim ciddi” diyor. O yıllarda önemli olan bu, iyi bir izdivaç yapmak. Kızların 20’sine gelmeden evlenmesi uygun bulunuyor. Ailem de onaylıyor, altı yıl nişanlı kalıyoruz ve evleniyoruz.

    Üzülmüyor musunuz?

    - Üzülmez olur muyum? Ama Kostas yoksa, kiminle evlenmişim ne önemi var? Eşime ilk günden anlatıyorum, “Bak başkasından duyma, böyle böyle biri vardı hayatımda” diyorum.

    Eşinizi seviyor musunuz?

    - Elbette. Ama iyi bir arkadaş gibi. Gerçek aşk, başka bir şey. Dünya güzeli iki kızım oldu eşimden, çocuklarımın üzerinde de çok emeği var ama ona aşk hissettiğimi söyleyemem.

    Ne işi yapıyor çocuklarınızın babası?

    - Türk Hava Yolları’nda çalışıyor. Ben liseyi bitiriyorum, bana hosteslik formları getiriyor. “Sen de çalışırsan, aile bütçesine katkın olur, bir an evvel evlenebiliriz” diyor, nişanlıyız o yıllarda. Gerçekten de sınavlara giriyorum ve kazanıyorum…

    Kaç sene hosteslik yapıyorsunuz?

    - Uçmaya başlamam 71. Evlenince, yer hizmetlerine geçiyorum. O zamanlar öyle, evlileri uçurmuyorlar. Dokuz yıl dış hatlarda, yerde çalışıyorum. Bir süre sonra eski hostesleri tekrar geri çağırıyorlar, yine imtihan, tekrar uçmaya başlıyorum. Evliliğimizin 13'üncü yılında ayrılıyoruz çünkü anlaşamıyoruz. Annemin evine taşınıyorum…

    Arada Kostas düşmüyor mu aklınıza?
    Düşmez olur mu? Sanırım herkes için geçerlidir: İlk aşk unutulmuyor. O ilk heyecanlar, korkular, kalp çarpıntıları… Tarifi olmayan bir masumiyet ilk aşk. Belki de masumiyetimizi, çocukluğumuzu özlüyoruz…

    BİR TEPSİ BAKLAVA

    Sonra?

    - Sonra… İşimi yapmaya devam ettim. Otomatiğe bağladım. Hayat şartları, iş, güç, maddi zorluklar, hep bir mücadele. Aşk, çooook geride kalan güzel bir masal oldu. O zamanlar nereden bilebilirdim ki, bir gün bir şey olacak ve benim ikinci hayatım başlayacak…

    O şey neydi?

    - Bir kutu baklava! Atina’ya uçuşum vardı. Havaalanında birlikte çalıştığım insanlardan biri dedi ki, “Atina’daki bir arkadaşıma baklava göndermek istiyorum. Götürür müsün?” “Tabii” dedim. O kadar sıradan, olağan bir talep ki. İnince, “Sizi dışarıda biri bekliyor” dediler. Aval aval oraya doğru yürüdüm. O beyefendinin karşısına geldiğimde, dizlerimin bağı çözüldü! Düşecek gibi oldum. Bu bir mucize! O adam, karşımda duran adam, Kostas, benim Kostas’ım! Yıllar önce öldüğünü söyledikleri Kostas’ım! O kadar büyük bir şok yaşadık ki karşılıklı! “Gülçin sen misin?” dedi. “Evet” dedim. “Gerçekten sen misin?” Ağlamaya başladık. Aradan 20 yıl geçmişti ama Kostas fazla değişmemişti. Aynı güzel yüz, gözler, o sıcak gülümseme. Korka korka birbirimize sarıldık.

    bir şey demediniz ki?

    - O bana sordu: “Evli misin?” “Ayrıldım” dedim, iki kızım olduğunu söyledim. O da demesin mi, “Ben de ayrıldım. Benim de iki oğlum var!”

    Sormadınız mı, “Beni bunca yıl neden aramadın? Niye gelip beni bulmadın?” diye…

    - Sormadım. Onu yeniden bulduğuma o kadar memnundum ki, mutluydum ki, sormadım, aklıma bile gelmedi. Zaten kendisi anlattı, aramış, izimi bulamamış, o da benim gibi kendine zaman içinde yeni hayat kurmuş…

    Peki nasıl izah ediyorsunuz 20 yıl sonra tekrar karşılaşmayı…

    - Edemiyorum. Allah’ın bir lütfu. Hediyesi. Şansı. Nimeti. Yarım saat sohbet edebildik ancak çünkü benim geri İstanbul’a uçmam gerekiyordu. Üç-dört gün sonra ben yine bir uçuştan dönerken, baktım Atatürk Havalimanı’nda karşımda. “Seni bir kere kaybettim. Bir daha kaybedemem. Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin?” dedi. Ve evlendik. Ben ikinci hayatımı yaşıyorum, hep beklediğim hayatı. 25 yıldır diz dize, el eleyiz sevdiğim adamla…

    Son 25 senedir Yunanistan’da mı yaşıyordunuz, Türkiye’de mi?

    - Hep gittik geldik, iki ülkede de yaşadık. Bir gün Atina’dayız, hiç unutmuyorum dedim ki, “Kostas iyi güzel ama sonunda biz yine ayrılacağız!” Gözlerimin içine baktı: “Hayrola?” dedi. “Sen Hıristiyansın, ben Müslümanım” dedim, “Benim mezarım İstanbul’da olacak, seninki Atina’da.” Durdu, durdu, “Merak etme, biz o zaman da ayrılmayacağız!” dedi. O hafta da İstanbul’da fıtık ameliyatı olacaktım. Aynı hastanede, ben fıtık ameliyatı olurken, o sünnet oldu. Birlikte yan yana yataklarda yattık. Benim için bunu bile yaptı, 39 yaşında sünnet oldu. Sonra Müftülüğe gittik, Müslüman da oldu, Koray ismini aldı. Kostas Koray.

    Zamanı geldiğinde ikimiz de artık doğduğumuz yere, Feriköy’e gömüleceğiz…
  • Kötü kadın Safinaz!

    Ayrılığımızın üzerinden aylar geçmesine karşın, özel yaşamımda iki yakam bir araya gelmedi. Pek mutlu sayılmam. Tabii Bridget Jones gibi televizyon karşısında nutella kaşıklayarak gözyaşlarına boğulmuyorum. Bilirsin, kadınlar üzgün olduklarında içgüdüsel bir hamleyle kuaföre gidip değişim geçirirler, çoğu zaman da moralleri düzelir. Bu düstura güvenip dün mahalle berberine uğradım. Maksadım yeni yıla yeni imajla girmekti ama adeta cücük kafalı Japon askerine döndüm ve moralim çok daha fazla bozuldu. Cevap versene Safinaz, erkekler niçin berberden mutlu çıkamaz? Saçı yeni kesilmiş erkek sendromuna bilim adamları neden halen çözüm bulamadı? Ve özgüvenimi deniz seviyesinin üzerine senden başka kim çıkarabilir?

    Çağımızın bilim adamları ve mucitlerinden çok rahatsızım. İnternetin icadından beri şahsımı heyecanlandıran bir yenilik getiremediler ki onu da ABD ordusu muhtemel bir nükleer savaşta haberleşebilmek için tasarlamıştı. Literatüre baktığımda yaşamımı güzelleştiren tek bir icat göremiyorum. Sakın dolgun ve sanatsal dudaklarından “akıllı telefon” lafını duymayayım! Aşkın ve göz göze geçirilen nice anın katili onlar! Ayrıca batının icatları ülkeme beş, evime on sene sonra girdiğinden modaları çoktan geçmiş oluyor. Mesela akıllı gözlük ve saate henüz nail olabilmiş değilim. Tabii proleterya adına konuşuyorum, sen üstüne alınma Safinaz. Kaldı ki müstakbel kocanın epey varlıklı olduğunu duydum. Ne şanslısınız, artık akıllı saatlerinizle cehennemin dibinden doyasıya yer bildirimi yaparsınız.

    Sen de mi Safinaz?

    Yaşlanmanın en kötü yanı, şaşırma duygusunu kaybetmek olmalı. Çünkü yaşlandıkça, insanların Yeşilçam filmlerindeki gibi salt iyi veya kötü olmadığını; dosttan kötülüğün, düşmandan iyiliğin pekala gelebileceğini anlıyorsun. Hayatı siyah beyaz görmemeyi öğrenip ölüm dahil her felaketi kanıksıyorsun. Söz gelimi sırtından hançerlenen Sezar, “sen de mi Brütüs?” derken bile fazla şaşkın değildi. Zira her diktatörün eninde sonunda alaşağı edileceğini biliyor, yalnızca kaçınılmaz sonunu ertelemeye çalışıyordu. Hikayemiz onlarınkine çok benziyor aslında. Sen Sezar gibi baskıcı ve kıskanç olduğuma kanaat getirdin, bense ihanetinin ardından “sen de mi Safinaz?”diye iç geçirmekle yetindim. Bu benzerliğin yaşlılıkla ne ilgisi var dersen, cevap cümledeki “de” bağlacında gizlidir.

    Yeni yıla girdiğimiz bugünlerde, insanların mutsuzluktan çıldırdıklarına tanık oluyorum. Kuran’da İsa’nın mucizelerinden açıkça bahsedilmesine rağmen, doğumunu sembolize eden Noel’i kutlayanlar linç ediliyor. Noel Baba figürünü kanlar içinde resmeden afişler okul duvarlarına asılıyor. Nefret salyalarıyla ıslanmış gazetelerde, “Elhamdülillah Müslümanım diyen nice kadın, kırmızı külot almak için mağazalarda kuyruğa girdi” başlığı atılıyor. Fazlasıyla hoşgörüsüz bir toplum olduk ama umurumda değil artık. Birisine daha “sen de mi?” diyecek takatim kalmadı. Sanırım yılbaşı gecesini evde, uygulamayı beceremeyeceğim radikal kararlar alarak geçireceğim. Radikal kararlarım arasında elbette seni unutmak da var. Öte yandan Ege Denizini boğulmadan geçmenin yollarını arayacak ve batılı büyükelçilere vatandaşlık talebimi aktaran mektuplar yazacağım. Cevap gelmeyeceğini biliyorum, zira Avrupa ülkesi olsam kendimi sınırlarımdan sokmazdım.

    “Hiçbir evli kadın, yasak bir aşk ilişkisi kadar coşturamaz ama hiçbir yasak ilişki de erişilemeyen bir kadın kadar çıldırtamaz” der eski bir Çin atasözü. Meşru sevgilimken bile daima erişilmez oldun nezdimde. Ve toplumun bizi onayladığı dönemlerde dahi, Titanik’in güvertesinde Rose’u öpen Jack gibi telaşlıydım. Birlikte geçirdiğimiz yılbaşı gecelerini hatırlıyor musun? İtinayla meyve tabağı hazırlardın bana; mumları yakar, kırmızı elbisenle dans koreografileri sunar ve dışarıda katiyen bulamayacağım bir eğlence yaşatırdın. Bense içkiyi fazla kaçırıp erkenden sızardım ayyaş gibi. Muhtemelen sırf o nahoş hallerimi anımsıyorsundur; malum sadece olumsuzlukları kaydeden, vicdanını aklamak üzere programlanmış, tamamen yanlı bir hafızan var.

    Dünyaya tekrar gelirsem kesinlikle noter olmak isterim.Düşünsene, insanlar birbirlerine inanmak için sana muhtaç. Yunan tanrısı gibi tek dokunuşla taraflara itimat aşılıyorsun. Ayrıca noterlerin aşk hayatları da nispeten kolay olmalı. Mesela evlilik teklifi veya ilan-ı aşk ettiklerinde, otomatikman noter huzurunda yapmış oluyorlar. Yahut kavga ettiklerinde kuyumcu ve çiçekçilere abone olmaktan ziyade, noter onaylı bir özür mektubuyla tüm sıkıntıları çözebilirler. Enteresan değil mi? Umarım şu an latifeme gülüyorsundur. Gerçi ilişkimiz boyunca ne vakit espri yapsam, “komik mi bu şimdi?” diyerek beni bozdun. Midemdeki kelebeklere böcek ilacı sıktığın gibi, içimdeki komedyeni de hunharca öldürdün. Gülmezsen gülme Safinaz, umurumda değilsin, Allah senin belanı versin! Tamam sakinim, bela okuduğum için özür dilerim, dava açmanı gerektirecek bir durum yok.

    Bu sana son mektubumdu. Yeni yılının mutlu ve huzurlu geçmesini dilerim. Umarım tez zamanda bolca kilo alır, yırtıklı kot pantolonlarına ve dar taytlarına giremez hale gelirsin. Bakalım müstakbel kocan seni o halinle de sevecek mi, göreceğiz.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • 1K’da incelemesi en çok yapılan eser hiç şüphesiz Kürk Mantolu Madonna..
    Benim için de ayrıcalıklı bir yeri olduğu için ilk incelememi Madonna üzerinden yapmak istedim.
    Zaten Sabahattin Ali’nin ilk kez kalemiyle tanışmam da Madonna ile oldu.Herkes gibi benim de bir takım ön yargılarım mevcuttu.Ama bu kitabın popüler olmasından dolayı değil, isminden kaynaklıydı.
    Daha sonra kitabı okumaya başladığım ilk sayfalarda bu ön yargımdan büyük bir utanç ve hicap duydum diyebilirim.
    Zira yazarımızın kullandığı dil ve uslüp o kadar sade ve duru ki, insanı büyüleyip hemen etkisi altına alıveriyor .Uzun uzadıya betimleme yapmaktan kaçınarak vermek istediği mesajı açık ve anlaşılabilir bir biçimde okuyucuya aktarıyor.En vurucu kısımlar ise;Hiç şüphesiz insan ilişkileri üzerine yaptığı analizlerdi..

    Eser de iki farklı hikaye olduğunu söylemek mümkün.Bunlardan ilki küçük bir burjuva ailesinin iç yüzünü tahlil edip, toplumun ön yargısını konu alırken;İkinci hikaye ise imkansız ama tutku dolu bir aşk hikayesine ve yabancılaşma temalarına yer veriyor..

    İlk hikayede anlatıcı Raif beyi dış görünüşüne bakarak sıradan ve vasıfsız biri olarak nitelendirip ön yargılı bir yaklaşım sergiliyor.Daha sonra onu yakından tanıma fırsatı bulunca aslında onun hiç de düşündüğü gibi alelade biri olmadığını anlıyor.Buna ek olarak Raif efendinin iş yerinde maruz kaldığı davranışlar ise;Ön yargının harekete dökülmüş hali yani dışlama durumu vardı.

    Raif efendiyi biraz, Dostoyevski’nin yer altı adamıyla bağdaştırdım desem yeridir.Her iki karakterde de dıştan sessiz bir kabulleniş gösterip, içten isyan halin de olma durumu vardı.Bundan farklı olarak yer altı adamında ki kendini küçük görme halinde ki öfkeye dönüşen saldırgan farkındalık, Raif efendi de umursamaz ve çelebice bir kabulleniş olarak karşımıza çıkıyordu.

    Zaten şöyle bir bakıldığında Sabahattin Ali ve Dosteyevski toplumu baz alarak yazan yazarlardır.Şöyle bir iddiada da bulunmak istiyorum; Şayet Dosteyevski yaşıyor olup, Madonnayı okuma fırsatı yakalasaydı şüphesiz en sevdiği eserler arasında yerini alırdı:)

    Raif beyin aile yaşantısına gelince ilişkiler çok kopuk ve sevgisizdi.Hatta öyle ki, kendi içlerinde bir yabancılaşma durumu bile vardı .Bunu bir alıntı ile açıklamak istiyorum... “İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, birtakım yabancılar beslemekti.”

    Maria puder’den sonra haksızlığa uğradığını düşündüğüm bir diğer karakter Mihriye hanım oldu..
    Onu sevmeyen bir eş, kibirli çocuklar, pasif bir kız kardeş ve egolu bir enişte Ev ortamı Nuh’un gemisini aratmıyordu her türden insan vardı..Her neyse..Konuya dönecek olursam kadıncağız evde hizmetçi konumundaydı.Herhangi bir değer görmeden sadece kullanılıyordu.Nasıl bir iç dünyası vardı kimbilir...

    Ve Maria Puder..Düşünce yapısına hayran kaldığım kadın..Güçlü ve dominant bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.Hatta feminist bir eğilimin varlığından dahi söz edilebilir.Söylediği şu sözler bunu destekler nitelikte;

    “Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? sırf böyle en tabii hakları imiş gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini farketmemek için kör olmak lazım. herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçemiyorlar. bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz... ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum."

    Maria puder, bir bakıma Raif efendi’nin istediği ama bir türlü olmak için cesaret gösteremediği bir kişiliğin tanımı gibiydi.Aradığı özgürlüğü kitaplardan sonra puder’de bulmuştu.
    Belki de Türkiye’ye dönmek yerine onun yanında kalmayı seçseydi, (çünkü her durumda ikinci bir seçenek vardır.)yabancılaşma ve silik bir karakter olma durumundan kurtularak iradeli bir karakter olabilirdi..
    Ama o gitmeyi seçerek kendine çizilmiş sınırlarda yaşamaya mahkûm oldu.Ve Maria Puder’in mektupları kesilmesi durumunda onun kendinden vazgeçtiğini ve başka birini bulduğuna dair peşin hüküm verme gafletine düşerek pişmanlık duygusunu da hayatına dahil etti.
    “Beni çağır, nereye istersen gelirim Raif.” Diyerek güvence veren bir kadın böyle bir şey yapmaz.Bu noktada soruyorum;
    Yere göğe sığdıramadığı Madonnasın’dan nasıl, bu kadar çabuk vazgeçebiliyordu?
    Neden, sebebini sorgulayıp araştırmadı?
    İhtimaller üzerine düşünmek yerine kolay olan peşin hüküm vermeyi seçti.
    Bu karakterine tezat bir davranıştı.Tıpkı kendisine kurduğu küçük dünyada hapsolmayı özgürlük olarak gördüğü parodaksta olduğu gibi.


    Hayatımızda ki bazı olgular elimizde olmadan gerçekleşse de çoğu zaman yön vermek bizim elimizde oluyor.Buna ön yargılarımızdan kurtularak başlayabiliriz.
    Son olarak bu eserden çıkardığım en iyi sonuç;
    “İnsanlar arasında ki ana engel din, dil ve ırk değil;Önyargı..
  • Sürgün bir prenses, bir bombacıya aşık olursa ne olur? Tabii ki Tom Robbins gibi uçarı kafalı birine kitap konusu olur ;)
    Sürgün dedik de, sürgün kelimesinin çağrıştırdığı, öyle aman aman kötü bir hayatı yok prensesimizin. Hüküm sürdükleri topraklardan sürülmüşler ve Sam Amcanın şefkatli kollarına alınmışlar sadece, buna ister himaye etmek deyin ister kontrol etmek, zaten kitapta cevabı bulacaksınız (God Bless Amariga). Ülkelerindeki kadar olmasa da nispeten konforlu fakat böğürtlene boğulmuş, bahçeli bir evde, kumar ve bahis bağımlısı devrik kral Max, dili dişi anlaşılmayan, lügat çorbası gibi cümleler kuran ve en net cümle kalıbı "ay ay spagetti ay" olan eski kraliçe Tilli ve kurbağa meraklısı, yılların emektarı Gulietta (adı Juliette'i andırıyor değil mi? Belki kurbağa da Romeo'dur) ile birlikte yaşayan prensesimiz Leigh-Cheri, saltanat elden gidince kendine çevreciliği ve seksi meşgale edinir. Seksi meşgale edinmesi hususunda, kitabı okuyan başka okuyucularla fikir ayrılığına düşebiliriz, kimisi aşkı aradığını da savunabilir ama bence prensesimiz tam bir nemfomanik. "Ateşi başına vurmuş" derler bazı yörelerde bu durum için, işte bu kızıl afetin de "ateşi saçına vurmuş" :D (Tamam, kötü espriydi...) Neyse, çevrecilerin konferansına gitmek için yola çıkan Leigh-Cheri, bombacımız Ağaçkakan ile karşılaşır ve bum!.. Patlamalar karşılıklı tabii. Arada dinamit lokumları da patlıyor şimdi, bütün payı aşka bırakmaya lüzum yok. Bu arada, ne tesadüf, bombacımız da kızıl saçlı. Deli deliyi dakkada, kızıl kızılı Hawaii'de bulurmuş... Ya da onun gibi bir şey işte.
    Elbette ki bu iki çılgın aşık, bir araya geldiklerinin ertesinde vıcık vıcık bir romantizmle birbirlerine kur yapıp, sabah akşam sevişip (gerçi bunu bir süreliğine de olsa yapıyorlar) sonrasında da mutlu mesut bir yuvaya kavuşsalar, kitap Tom Robbins kitabı olmaktan çıkardı. Onun için ortaya biraz farklı tatlar karışıyor bu raddede. Camel paketi, piramitler, dünya dışı varlıklar, aşkın tekil ve çoğul hali... Devamı için konuşmaya lüzum yok, buraya kadar verdiğim anahtar kelimeler ilginizi çektiyse zaten kitabı okuyup, geri kalanı öğreneceksiniz demektir. Biliyorsunuz, genel itibariyle spoiler'a karşıyım ;)
    Tom Robbins'in üslubuna aşinayım aslında. Uzun zaman geçse de üzerinden, o meşhur "Parfümün Dansı" kitabını okudum ben de. Ama bu kitap onunla kıyaslanamaz bence, Parfümün Dansı çok daha güzel bir kitaptı (gerçi ikisine de aynı puanı vermişim ama ondaki mitolojik öğeler, o kitabı averaj farkıyla da olsa öne geçirir ;) ). Bunun yanında kitapta cinsellik unsuru epey ön planda. Uçarı karakterler ise kitabı ilginç kılan başlıca unsurlardan. Yazarın, kitabı yazarken kullandığı daktiloya dair ekledikleri de kitaba güzel bir hava katmış. Benzetmeler güzel, kurgu kıvamında, final ise yerinde idi.
    Eee peki, her şey tamam da, aşka dair ne aldık bu kitaptan diye soracak olursanız, kitap size net bir cevap vermiyor. Vermesini de beklemeyin zaten, kişisel gelişim zırvası mı bu? Hem net bir cevap verse ne olacak ki sanki? Kişisel gelişim zırvaları, yazıldıkları konular hakkında ne kadar işe yarıyorsa bu da aşk konusunda o kadar işe yarayacaktı. Sonuçta herkes, her mesajdan, kendisine düşen payı alacaktır. Benden size bir tavsiye: Aklının çıkmaz sokağına sığınmış olsa dahi, orada birini barındıran birine kendinizi kaptırmayın.
  • 1- İstemediğin biriyle evlendiysen ona ihanet edebilir, başkasıyla aşk yaşayabilirsin.

    2- Kötü bir olaydan sonra içki içip etrafı dağıtmalısın.

    3- Sevdiğin kişi başkasıyla evlendiyse onların yuvasını bozmalısın.

    4- Hiçbir dizide cami, hoca, ezan sesi, minare, tesettür, dini semboller olmamalı

    5- Her dizide yeni elbiseler, ayakkabılar olmalı, alışveriş için hep lüks yerler tercih edilmelidir.

    6- Evde ilgi görmeyen adam dışarıda karısını aldatmalı ve bütün suç kadına yüklenmeli, adamın yaptığı da masum gösterilmelidir.

    7- Gençlerin mutlaka sevgilisi olmalı, lise ve orta okul seviyesinde olsa bile çıktığı biri olmalıdır.

    8- Birbirlerinin kuyusunu kazan insanlar, hep maskeler ile dolaşmalı ve suç daima bir iki kişinin üzerine yıkılmalı

    9- Kavga eden, şiddet uygulayan, hırsızlık ve gasp yapan baş rol oyuncuları güler yüzlü, yakışıklı olmalı ve hep haklı nedenlerle yapmalı.

    10- Anneler hep despot olmalı, babalar ise daima sert ve anlayışsız olmalı. Çocuklar her zaman haklı olmalı.

    11- Kaynanalar hep kötü rol oynamalı, sürekli olarak damadının kuyusunu kazmalı

    12- Paranın nereden ve nasıl geldiği belli olmamalı, harcama yaparken hep cömert olunmalı

    13- İş yerleri hep rezidans olmalı, işçi ve esnaf rolleri olmamalı.

    14- Dini konular hiç konuşulmamalı, deist bir yaklaşım sergilenmeli.

    15- Gençler hep haklı olmalı, haklı çıkmalı başına buyruk hareket etmeli ve kız meseleleri dışında başka da dertleri olmamalı.

    İşte dizilerin rolü kısaca budur.
    Bireyselleştir.
    Yalnızlığa it.
    Kimseye güvenmesin.
    Aile sıkıntıdır.

    Murat PADAK
    Şanlıurfa Diyanet Eğitim Merkezi Eğitim Görevlisi