• Genelde ya çok beğendiğim ya da hiç beğenmediğim kitaplara inceleme yazarım. Ancak İntibah için söyleyeceğim 3-5 şey var.

    Öncelikle beğenmedim diyemem ancak bayıldığım da söylenemez. Sanırım kitabı tam anlamıyla benimseyememin tek sebebi 'dili' ile ilgili. Namık Kemal'i eleştirmek tabiki haddim değil ancak edebi anlamda beni doyurmayan tam aksine sıkan bir kitap oldu. Cümleler bana çok uzun ve karmaşık geldi. Ki ben klasik sevdalısı bir insan olarak bu durumdan bir hayli rahatsız oldum. Cümlelerin uzunluğunun sebebi edebiyat yapmak için değil de sanki kitabı uzatmak için özellikle yapılmış gibi hissettim...

    Belki de kitaba çok büyük umutlarla başladığım için hayal kırıklığına uğramışımdır, bilemiyorum, ama gerçeği söylemem gerekirse ben kalemi daha sağlam bir roman bekliyordum.

    Size çok ilginç gelebilir ama kitabı okurken Reşat Nuri'yi özledim. Galiba tam anlamıyla tatmin olamadığım için oldu bu. Çünkü Reşat Nuri benim için, kalemi en sağlam romancılardandır.

    Konusu için söyleyebileceğim pek bir şey yok. Gayet tahmin edilebilir bir son ve romantik bir eser. Beni şaşırtan pek bir şey olmadı.

    Yalnız kitaptan aldığım tek ders şudur: "Ah aşk, sen vezir de edersin rezil de.."

    Klasik okumaya yeni başlayacaklar için iyi bir başlangıç olacağını düşünmüyorum ancak klasik okumaya alışık olanlar rahatlıkla okuyabilir.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
    “Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

    O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

    ‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

    Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore De Balzac 'ı yazıyor , Balzac onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

    Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

    Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
    “Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

    Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
    “Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

    Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
    “Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

    Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafak bile kabul edilebilir.

    En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

    Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
    “En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
    “Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

    Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
    Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

    Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
    “Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

    Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

    Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

    Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
    “Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

    Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

    “Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

    Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

    Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
    “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

    Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
    “Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

    Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

    Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
    Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
    Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
    “Oyun henüz yazılmadı ki.”
    “Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
    Çok güldüm ben buna ya:)

    Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
    “Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

    Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
    “Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

    Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

    Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
    Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
    “Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)
  • Samipaşazade Sezai, Küçük Şeyler için yazdığı önsözde, neyin anlatıldığının değil, nasıl anlatıldığının önemli olduğunu vurgulayarak hikâyenin gücünün ayrıntıda gizli olduğunu ve güzel yazıldığı sürece basit konuların da önem kazanacağını söylüyor.
    〰️Kitap 8 farklı hikayeden oluşuyor.Aşk acısı ,hayal kırıklığı ,karamsarlık hikayelerin ana konuları.Lakin kitabın adının "Küçūk Şeyler "olduğuna bakmayın.Anlatılmak istenen şeyler o kadar büyük ki... En etkilendiğim hikayeler ;Kediler ,Düğün ,Arlezyalı ve Pandomima oldu.
    30 yıllık eşini kedilere tercih eden teyze den tutun ,kahrolasıca Behçet Beyi , aşk acısına dayanamayan Jan ve Pascal'ı sizde unutamıyacaksınız ve ayrıca Kitaplığınızda muhakkak olması ve okumanız gereken önemli bir klasik .
  • 1920 yılında hapishanede yazılan, içeriğinde totaliter toplum yapısını ütopik kurgu ile anlatarak bir bakıma eleştiren ve daha sonrasında Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya gibi eserlere ilham vermiş distopik bir eser. Kurgu anlamında çok beğendim ama diline bir türlü alışamadım. O nedenle ilk olarak kurgusunu ele almak istiyorum.

    Eser 26. yüzyılda, Tek Devlet altında, özgürlük ve mutluluğun aynı anda olmasının mümkün olmadığı düşüncesinden yola çıkarak ele alınmış. Bu nedenle özgür olmaktansa Tek Devlet altında konulan kesin ve tek kurallarla ben değil BİZ olarak yaşanılan ütopik bir toplum anlatılıyor. Bu kurallar o kadar güzel işlenmiş ki, uyanmaktan işe gitmeye yemek yemekten cinselliğe kadar her şeyin uyulması zorunlu belirli bir zamanı ve kuralı var. İnsanlar cam evlerde herkesin herşeyi görebileceği bir dünyada, aynı tip üniformaları giyerek, isimler değil numaralarla ve sadece tek bireye ait hücrelerde insan gibi değil de kurulmuş bir makine gibi yaşamaktadır. Ayrıca aşk, kıskançlık gibi duygular yasak olup, kimsenin annesi, babası ya da çocuğu yoktur. Herkes doğrudan Tek devlete bağlıdır. Ama tüm bu düzen içerisinde ortaya devletin hastalık olarak tanımladığı 'hayalgücü' ortaya çıkar. Hayal gücünü açığa vuran ve bununla yaşamak isteyen insanlar devlete karşı bir isyan hazırlığı içerisinde olurlar. Bunların başını da I-330 adlı kadın alır ve baş kahraman D-503 ile aşk yaşar. Bunun ardından D-503 inandığı ve itaat ettiği tek devletin kurallarını bozacak bir çok şey yapar ve BİZ olmaktan çıkarak ben olur. Neyse ki bu hastalığı fark eden devlet 'hayalgücü ameliyatı' ile tüm halkı tekrar kendine bağlar. Ve bu ameliyatı olan D-503 eskiden aşık olduğu, arzuladığı, uğruna birçok kuralı ezdiği I-330'un gözleri önünde ölüşünü kalbi titremeden izler. Yani Tek Devlet ve totaliter sistem duygulara ve hayalgücüne karşı kazanmış oluyor.

    Anlatılmak istenen ütopik dünyanın çok güzel kurgulandığını düşünüyorum. Ama buna rağmen bence yazarın dili çok yorucu. Kelimeler sürekli kesiliyor, anlatım kafa karıştırıyor ve devrik cümleler kullanılıyor.Ayrıca kurgunun aktarımı da çok karışık. Yazar anlattığı dünyayı zaten biz içindeymişiz tüm bu Tek Devlet kurallarını biliyormuşuz gibi anlatıyor. Kitabı okurken 1 saniye bile dikkati kaybetmemek ve anlamak için çaba sarf etmek gerekiyor. Belki bu yazarın kendine has üslubudur ama ben çok beğenmedim doğrusu. O nedenle kitabı, özetini içeren incelemeleri okuduktan sonra okumakta fayda var. Yani özetle güzel kurguya rağmen çok da zevkle okuduğum söylenemez.

    İçeriği gelince de yazarın devlete, yönetime karşı bir eleştiri ve özgürlüğün önüne geçebilen devlet kurallarını eleştirme güdüsü içinde olduğu görülüyor. Zaten bu nedenle de uzun bir süre boyunca kitabın basımı yasaklanmış. Ayrıca bana mı öyle geldi bilmiyorum ama Tek Devlet, uyulması gereken kurallar uyulmazsa verilecek olan cezalar ile Tek Tanrı inancı ve inanmanın gereği olan kurallar arasında bir bağdaştırma olabileceği dürtüsü uyandı bende. Tabi bilemiyorum belki yazar bunu hiç düşünmemiştir, bu tamamen benim ütopyamda canlanmıştır.

    Sonuç olarak çok da zevk alamadan, anlamakta güçlük çekerek okuduğum bir distopyaydı. Daha öncede dediğim gibi incelemelerine bir göz gezdirdikten sonra okumakta yarar var. Herkese iyi okumalar...
  • https://www.youtube.com/watch?v=sOgoH3jkjDs

    Ruknettin'in aynalarda ağladığı kadar var.

    Bir mevsimin kıyısından tutarsan Ruknettin
    Kurak ovalara yağmurlar yağar,
    Ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
    Kalbin şiir olup vadilerini sular.

    Senin de vadilerin vardır Ruknettin!
    Kehanetler kurarsın,yağmalarsın kendini
    Kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
    Niyedir,aynalarda azalır sesin.

    Doktorum
    Ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
    Kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
    Üşürsem helak olacağımdan korkarım.

    Doktorum
    Gayya kuyusuna inmek istemem
    Bana bir ip uzat,yağmurlar istemem
    Aynaları kırarım,suretimi istemem
    Mevsimler dönedursun,bu dünyayı istemem
    Ben Allah'ı isterim.

    Ben hep aynalardan geçerim doktor
    Aynalar benden geçer.
    Araf'tan bir sepet sarkıtırım aşağı,
    Doluşur içine narin böcekler
    Yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler
    Üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı
    Ben hep aynalardan geçerim doktor!

    Günahları için ağlayan kim varsa
    Kanatlarıyla okşar onu melekler

    Hep böyle midir
    Kalbin hep böyle yavaş mıdır Ruknettin?
    Aynalar sana bir savaş mıdır Ruknettin?
    Yarin dudaklarından trenler geçer de
    Kalbiyin istasyonunda durmaz mı
    Sen hiç satrançta yenilmez misin
    Atına binip hep gider misin
    Bilmez misin,atından ayrı düşen bir vezir
    Zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı
    Ve nihayet şahlar da aynalardan geçer
    Bir sen mi kalırsın bu rüyada Ruknettin
    Herhalde hep böyledir
    Bu dünya sevenlere bir tuzaktır Ruknettin!

    Buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik
    Konuşmayı unuttuyduk,hal diliyle söylediydik.
    Dua okuduyduk,yağmur dilediydik
    Kalbinizi kuşatmaya geldiydik.

    Hoşgeldiniz.Buyrun.İşte kalbim.
    Adımı unuttuğum zamanlarda RUKNETTİN'im
    Gövdesi ihlal edilmiş bir yetimim.
    Şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.

    Benim kalbim bir ıslahevidir doktor.
    Yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
    Benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir kuştur
    Uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
    Kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
    Tıkanır,ölür metropollerde.

    Bir çiçeği uyandırmak için mi
    Söner bu ateşgahlar
    Kaldırmak için mi yeraltını
    O derin uykusundan
    Kurur bu göl
    Ne var ve ne oluyor
    Neden türkü söylüyor fesleğenler
    Uzakta biri mi göründü
    Biri İncil okurken düşüp bayıldı mı
    Bir rüya mı gördü yalnız keşişler
    Ne oldu?

    Adım Ruknettin,tanışıyor olmalıyız
    Bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
    Sunmuş olmalıyım kalbimi size
    Bakın!demiş olmalıyım henüz avladım O'nu
    İgvanın zehrini boşalttığı kuyularda.
    Yalnız günah parlar zifiri karanlıkta
    Ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur
    Bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda
    Ay gibi ışıdığında bir aşk
    Bir mevsim yönünü şaşırdığında.

    Hayret etmiş olmalısınız,kalbim
    Hezarfen misali havalanınca.

    Korkarım sevgili doktor,bu mektuba kendimi üzerek başlayacağım
    Çabuk büyüyen bir çocuk gibi,
    Ceplerimin nerede olduğunu unutacağım önce
    Ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.
    Sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı unutacağım.
    Unutacağım,hangi şehirde durursam yar beni karşılar.
    Nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar
    Gülümseyen bir arap olacak yüzümün size bakan tarafı,
    Terkedip gitmelerin ağırlaştığı bir güz olacak öte yarısı.

    Alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak
    Ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet
    ''gönüllü mağlupları olacak hayatın'' doktor.
    Yarından korkan adam,Ruknettin böyle söyler.

    Siz doktor,yazabilir misiniz bir gülü yeniden
    Alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa
    Kabaran yağmuru yeraltına
    Ve bir aşkı ayrılığa
    Yakıştırabilir misiniz doktor
    Kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan
    Kuşlarla konuşabilir
    Ve trampetimi geri verebilir misiniz bana?

    Ah kalbin moğolları ! size verecek ne kaldı
    Bir kitap olup yandı da o
    Külünden zehir kaldı
    Bir hayal olup uçtu da
    Gökte melekler bağırdı
    ''eve dön,eve dön!''

    Döndüm ki;şehrin ağrıları üstüme kaldı
    Bulvara uzanmış diskotek kızları/o melul orospular/
    Süpermarketler,bankalar
    /yani toplu insan mezarları/
    Üstüme kaldı.

    Size ne denir ey kalbin istilacıları
    Barbar denir,'bir hayal yıkan'denir.
    Alın O'nu da götürün,bir kalbim kaldı.

    Bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı
    Cenevizden geliyordum,elimde mektuplarım vardı.
    Elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı
    Bir mevsimin ortasında kalakaldıydım

    Bakkaldan manavdan değil,
    Cenevizden geliyordum doktor
    O kızın saçlarından geliyordum
    Yitirilmiş bir mahkemeden
    Galiba kalbimden geliyordum.

    Bir güle boyun eğdiren nedir
    O aşk değilse
    Nedir kalbe çıkartılan
    Tutuklama emri,
    Aşk değilse.
    Ah,o sığınaklardan
    Yitikleri toplayan
    Ve düşlere vuran gemi
    Nedir aşk değilse

    Size kendimden bahsediyorum doktor
    Biraz yağmur kimseyi incitmez.

    İyi ruhların arasında dolaşan
    Bir gölgeden sözediyorum.
    Acıdan çatlamış kalbi
    Soğuğa dayanıklı kılan bir bilgiden
    Terkedilmiş şizofrenleri
    Kendine çeken vadiden
    Keşişlerin hüznünden
    Ve bir aşk yüzünden
    Ayları karıştıran kişinin
    Tababet-i ruhiyyesinden

    Size kendimden bahsediyorum doktor
    Ben kar yağarken ıslanmam.

    Benim öbür adım rüzgar
    Uğradığım orman
    Değdiğim kalp uğuldar.

    Deki bulunur elbet
    İyi bir hal üzre kaybolan kişi
  • Bundan önce okuduğum yirmi birinci yüzyıl havası ile yazılmış eserden kendimi alamayıp, tesirinden kurtulamadan yüz yıl öncesine taşındım aniden.

    Filibeli Ahmed Hilmi' nin 1910 yılında kaleme aldığı bu eseri gördüğüm ilk anda, alışılagelmiş çeviri roman sandım fakat okumaya başlayınca anladım ki bu roman sıradan bir roman değil ve sadece okumak yetmiyor, beraberinde tahayyül gücünün sınırlarını zorlamamazı bizden istiyor ve buna bizi zorluyor. Bu sözümden imkansız gibi gözüken ütopyalar yahut ekstrem olaylar anlaşılmasını gayet yerinde buluyorum çünkü bu sözümü destekler nitelikte bir eser. Olması mümkün olan olaylara paralel romanları okuyup, alıştıktan sonra bunların zıddındaki bu roman alışkanlıklara darbe yapıyor. Şöyle baştan aşağı silkeliyor insanı.
    Ama bu kadar etkilenmemin yanı sıra daha da etkili olabilirdi diye de düşünüyorum. Çeviri olan eserlerin öz anlatısı ya da anlatılarından yahut benliğinden uzaklaştığını da düşünüyorum. Üstelik bir de bu eser gibi sadeleşip okunulunca iyiden iyiye özünden uzaklaştığını kanaatindeyim. Sadeleşme şekli tamamen onu sadeleştirenin algı ve bilgi birikimine endeksli. Imkanın dahilinde o dili öğrenip özünden özünü okuma fırsatım olsa keşke...

    Zerdüştlük, Buda ve İslam Dini ile harmanlanmış bu eserde başrol Ahmet Râci. Kafasındaki ikilemlerin buhranından kurtulmak için ilk başlarda maddelerin kısa ve feci zevklerine kendisini râm eden Râci, sonrasında bunun faydası olduğunu anlayıp tetkik ve ilme kendine atıyor.
    Şehvet ile nefis, Nisa ile muhabbet, sevinç ve hiddet, gazap ve muhabbet, gazap ve hikmet(Râci), nefs-i emmare ile hikmet ve nihayetinde nefsi emmarenin aşkın önünde diz çökmesi. Gerçekten de adı gibi "Hayalin Derinlikleri"...

    Raci ile 50'li yaşlardaki kötü giyimli Aynalı Dede arasında sürüyor kitabın ilk bölümü.
    Aynalı Dede' nin güzide ney sesiyle dalıyor hülyalara...
    ...
    ...
    ...
    ...
    Acaba Raci' nin bu ikilemler arasındaki muhasebesi nasıl bir nihayete erecek?


    Kitap Özünde Vahdet-i Vücud-u anlatması hasebiyle dikkatimi celbeden ve beni araştırmaya telkin eden yanının oluşundan dolayı biraz araştırma yaptım.

    Tasavvuf ekolü olan bu anlayışın kurucusu Muhyiddin-i Arabî. Büyük zatlardan S. Konyevi dışında bu ekole giren yok. Temelinde tek varlığı Allah (c.c.) kabul ediyor; Allah azze ve celle dışındaki varlıkları cezbe hali ile reddetmesinden ileri gelen bu tabir özetle لا موجد الا ه (Görünenler yok, sadece O (c.c) var) diyor. Güzel benzetme yapacak olursak:
    Mikroskobik canlı ile kainatın tümünü mukayese edip, hangisinin varlığı kabul edilire gelince o anki ilahi aşk ile kainat denmiş.
    Allah (c.c.) evrenin özüdür ve görünen diğer maddeler onun yansımasıdır...

    Fakat Kur'an-ı Kerim'de birçok ayet bu konuyu izah mahiyetinde ve görüşe zıt.

    Bakara Suresi 255. ayet ve 284. ayet; Nisa Suresi 131. ayet; Yunus Suresi 155. ayet...
    هِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ.
    (Diyanet İşleri: Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye lâyık olandır.
    Lokman Suresi 26. Ayet)

    Kur'an' da, Allah azimüşşan, bunların birer gerçekler ve ayrı varlıklar olduğunu söylemiştir.
    İslam hak dinine göre Allah' ın (c.c.) hiçbir yaratılana benzemeyeceği, tek olduğu ayet ve hadislerde vuzuh bir şekilde bilinirken; tasavvufun bu esası hiçe sayarak yaratan ile yaratılmış bir görüp (Hallac-ı Mansur) bütünlüğünü öngörmesini garipsiyorum.
    O mertebeye gelemediğim için kesinkes bir şey söylemekten de çekinmiyor değilim. O yüzden sadece garipsiyorum.
    Acizane fikirlerimin sonraki hakikat yolumda, vuslatıma bir adım daha yaklaşmama vesile olmasını umuyorum...