Asırlık bir çınarın gölgesinde oturup, tarihin tozlu sayfalarından süzülüp gelen o berrak, o vakur ve o hiç yaşlanmayan "bilgelik pınarı"ndan kana kana su içmektir. Muazzez Hanım, bu kitapta sadece bir ömrün dökümünü yapmıyor; o, Cumhuriyet’in o aydınlık yüzünü, Sümerlerin binlerce yıllık çivi yazılarını ve bir kadının tek başına dünyayı nasıl güzelleştirebileceğinin o sönmez meşalesini ruhumuza tutuyor. Okurken hissettiğim; bir insanın sadece nefes alması değil, her anını bir "inşa" sürecine dönüştürmesinin o muazzam zarafetidir.
Edebi bir düz yazı ile bu asırlık dersi dile getirmem gerekirse; bu kitap, "boşuna geçmemiş" bir hayatın manifestosudur. Muazzez Hanım, o kendine has neşesiyle, o hiç eksilmeyen çalışma azmiyle ve o "son nefese kadar öğrenme" tutkusuyla; modern insanın o sığ, o çabuk yorulan ve o mızmızlanan ruhuna en sert, en şefkatli tokadı atıyor. "Çalışmak, sevmek ve dürüst olmak" kadar basit görünen ama bir ömre sığdırılması en zor olan o üç kutsal kaideyi, bize Sümer tabletlerinin o kadim sabrıyla anlatıyor.
Okurken şunu iliklerimde duydum: Muazzez Hanım’ın dili, tıpkı karakteri gibi berrak, süssüz ve alabildiğine hakikatli. O, "yaşadım" diyebilmek için sadece büyük başarıların değil; bir çiçeği sevmenin, bir çocuğun başını okşamanın ve en çok da vatanına, kültürüne sarsılmaz bir vefa ile bağlı kalmanın önemini fısıldıyor. Onun 100 yılı aşan o devasa tecrübesi, bana şunu öğretti: Zaman, sadece harcanan bir şey değil; o, doğru ellerde bir sanat eserine, bir "medeniyet mirası"na dönüşen en kıymetli hazinedir.
Nihayetinde bu kitap, benim için bir "diriliş" rehberidir. Muazzez İlmiye Çığ ile beraber anladım ki: Yaşadım demek için; heyecanını asla kaybetmemeli, geçmişin köklerine tutunup geleceğin dallarına uzanmalı ve her sabah dünyaya yeni bir keşif