• İhtiyaçlarımızdan birini karşılamak için bir seçim yapar,bizi sevmesi için birini sever veya ihtiyaçlarımızdan birini giderir ya da onun sevgisi bize bazı imkânlar sağlar diye birine sevgi beslersek,yaptığımız şey gerçekte olsa olsa bir alışveriştir.Aşk ise her şeyi bir amaç uğruna elden çıkarmak ve karşılığında hiçbir şey,hiçbir ödül istememektir.
  • Aşk,akıl ve mantığın ötesinde,bir hedef için veya başkaları için bizi kendimize inkâra ve kendimize başkaldırmaya çağırabilen,gerektiğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakârlık etmeye çağırır. Bu aşamada özgür insan meydana gelir.
    Bu en yüce insan olma aşamasıdır.
  • Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Aşk Şeriatı. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lal oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikâyeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy...
    “Hamuş” derdi Mevlâna kendine. Yani Suskun. Düşündün mü hiç, bir şairin, hem de nâmı dünyayı sarmış bir şairin, yani işi gücü, varlığı, kimliği ve hatta soluduğu hava bile kelimelerden müteşekkil olan ve elli binden fazla muhteşem dizeye imza atmış bir insanın, nasıl olup da kendine SUSKUN adını verdiğini..?
    Kâinatın da tıpkı bizimki gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan’ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim. Dinlemeyi sevdim. Cümleleri, kelimeleri ve harfleri... Oysa bana bu kitabı yazdıran şey som sessizlik oldu.
    Mesnevi’yi şerhedenlerin çoğu bu ölümsüz eserin “b” harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi “Bişnev!”dir. Yani “Dinle!” Tesadüf mü dersin ismi “Suskun” olan bir şairin en kıymetli yapıtına “Dinle!” diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?
    Bu romanda her bölüm aynı sessiz harfle başlar. “Neden?” diye sorma, ne olur. Cevabını sen bul. Ve kendine sakla.
    Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.
    A. Z. Zahara
    Amsterdam, 2007
  • AŞK , NİÇİNSİZ BİR EYLEMDİR...
  • 'Aşk ferman ettiğinde, imkansız teslimiyet başını öne eğer.
  • "...Bayrakları değil insanları seviyorum." Sait Faik Abasıyanık
    Fatih'in türbedarı Amiş Efendi diyor ki "Ben namazdan ziyade namaz kılanı severim."
    Van Gogh ise " müziğe kulak verecek yerde müzisyeni seyretmeyi yeğlerim." diyor.
    Demek insana bir hasretlik var. Hasretlik. Bundan bahsetmişken fıtrattan söz etmemek olmaz. Ravisini bilmesem de kitapta yer alan şu hadis " Bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız, ancak bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız asla inanmayınız, çünkü insan hep yaratıldığı hâl üzeredir."

    Yaratıldığımız hâl nedir? İnsan yaşama bir amaçla başlar. Bu amaç bir anlam üzerinedir. Anlam yoksa amaç da yoktur.

    Dücane Cündioğlu, Ölümün Dört Rengi isimli kitabında bazı kelimelerin etimolojilerini "anlam"larıyla birlikte ele almış. Kelimelere, kelamlara önem veren herkesin okuması gereken bu kitapta "yabancılaşmayı", dış-dünyayı, "tahavvülü" anlatıyor. Daha başka dersler çıkarmak da mümkün.
    Kitap üç ana bölümden ve kendi içinde kısımlardan müteşekkil.
    Reng-i esrar; renklerin hakikatini anlatırken, iman ve inanç konularına da değiniyor. Van Gogh'un inanamamaktan yaşadığı cinneti ve dış-dünyadan bıkkınlığını, anlam arayışını anlattığı bu bölümde "her şey zıddıyla kaimdir" öğretisine bir kere daha inanıyorsunuz.
    Hızır'ın huzurunda; of of, Allah'ım Allah'ım denecek kısım, asıl vurucu nokta bu. Bu bölümde " sen kimin şeytanını taşlıyorsun?" başlıklı yazısında Ali Şeriati'nin bahsettiği "insanın kendi İsmail'ini seçmesi"ne değiniyor. Taşladığımız şeytan, küçük küçük taşlardan korkup kaçıyor. Peki, nereye? Şeytan, sadece Mina'da mı ikamet ediyor? Peki, kendi var ettiğimiz şeytanlarımız. Gerçekten taşlıyor muyuz? Yoksa muhafaza ettiğimiz, cam fanuslarda hayran hayran izlediğimiz şeytanımız var mı? Besiye koyduğumuz, bizi besileyen şeytanlar. Kurban edeceğimiz şeytanlarımız var, İsmail bellediğimiz... Küçük tanrıcıklarımız var. Politeistik, şirke varan bir yaşam idealimiz var. Para, bu çağın tanrısı. Paranın yardımcıları da var. Onlar da küçük tanrılar. Her beden uzvuna, şehevi tüm hislere, nefsin esiri tanrıcıklar! Oysa ilah, esir değildir, esir olan ilah olamaz. Kudret sahibidir O!

    Peki, kudret nedir? Yapmak kadar yapmamak da kudrettir. Hz. Ali (r.a)
    "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben O'nu." bu bir sitem değil, isyan değil. Teslimiyet bir kulda ve elbette her şeyin sahibi olan; Allah'taki kudret.
    Her duamızı en hayırlısıyla işleyen O, kimi zaman reddederek hayrı karşımıza çıkarır. Red, kuvvettir, kudrettir.

    Cehennem... İyi ki var, dediğim. İyi ki var dedirtenin eseri. İyi ki cehennem var da ondan korkuyoruz. O'ndan değil, cehennemden korkmak ne büyük nimet. Sonsuz rahman ve rahim sahibi olana korku değil saygı, bağlılık duymak. Bende-niz, kulun burdayım Allah'ım. İşte, burada. Bağlılığımla, memluk oluşumla, bendim sana bağlı. Kudret sendedir. Cündioğlu şöyle diyor; "Kudret, arzu ettiğini avucunun içine alabilmek kadar, onu elinin tersiyle itebilmektir de. Kadir olmayan, Tanrı da olamaz!"

    Harika, Cündioğlu olayı özetlemiş, Cündioğlu'ndan okuduğum bu ilk kitap beni kelimelerine hayran bırakmıştır.

    Kitapta yine aynı başlık altından bir başka alıntı paylaşmak istiyorum:
    Bayezid-i Bistami, "Yolun başındayken dört şeyi yanlış biliyordum, sonunda doğrusunu öğrendim" der:

    1- Yolun başında ben Hakk'a talibim zannederdim, sonunda anladım ki Hak bana talipmiş.
    2- Yolun başında ben Hakk'ı zikrediyorum zannederdim, sonunda anladım ki Hak beni zikrediyormuş.
    3- Yolun başında benim için iyi olanı seçen yine benim zannederdim, sonunda anladım ki ben hep kötü olanı seçmişim, her defasında benim için iyi olanı seçen O'ymuş.
    4- Yolun başında Hakk'a vasıl olmayı isterdimc sonunda anladım ki daha yolun başındayken ben Hakk'a vasıl imişim.


    İşte, kudret. Her şeyin O'ndan olduğunu fehmetmek de onun yolunda olmaya dahil mi? Allah'ım bir hoca demiş ya " Yürüyoruz ya işte. " diye. Yürümek de dahil değil mi? Teşekkürler Allâh'ım, elhamdülillah.


    L'amité est avant tout certitude, c'est ce qui la distingue de l'amour.

    Tam çevirisi nasıl olur diye düşünüyorum. Sevmek inanmaktır, aşktan ayıran da budur. Seviyorum. Dünyalık şeylere de aşk duyuyorum, çünkü güvenimi yitireli epey oldu.

    " Efendimiz (s.a.v) " Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi..." diye buyurur. Dikkat etmeli: dünyadan değil, dünyanızdan..
    Sizin dünyanızdan... Veya: onların... Başkalarının... İnsanların dünyasından... Bir başka dünyadan... Yabancısı olduğum, aramda hep mesafeler bulduğum bir dünyadan... Bana yabancı bir dünyadan... Dış dünyadan değil, dış-dünyadan... Yani dünyanızdan..."

    Efendimiz (a.s) bir beşer olarak gelmiştir bizim gibi, beşer yani et, deri. Bizim gibi bir "insan" olarak değil. Bizim gibi bir "beşer" "dış-dünyada".

    Münker-Nekir'e sorular; Bu bölümde daha çok arayan olmaktan, arananın kıymetinin arayanla zuhur edişinden söz ediyor. Güzel, onu güzel bulanla güzel...
    Cündioğlu'nun değindiği, hatta yok yok, didik didik ettiği bir mesele var: " Ben güzele güzel demem, güzel benim olmadıkça"
    Burada namahremine, onun güzelliğini dile getirmeyen bir edebden söz ediyor. Güzel bulmayışından değil, diye hepimizi ikaz ediyor.
    Hocam, böyleleri kaldı mı?

    Ama siz iyi ki varsınız. Hayatımın kitabı diyeceğim nadir kitaplardan. İlk sıra değişmez. Ama bu da illaki bir yer bulur. Ölümün dört rengi, bütün alacalığıyla...
  • İnsan, kendi fıtratının derinliğinde daima "mutlak", "sonsuz", "ebedilik", "ezelilik", "aydınlık", "daimi ve sonsuz olma", "zamansızlık", "mekansızlık", "sınırsızlık", "renksizlik", "mutlak mücerretlik", "kutsallık", "hürriyet ve mutlak serbestlik", "başlangıcın ilki", "sonun en sonu", "gayret-i mutlak", "mutlak mükemmel", "gerçek saadet", "mutlak hakikat", "kesin anlayış" "aşk", "güzellik", "mutlak hayır", "güzelliğin en güzeli", "temizlerin en temizi"... arzusunda olmuştur.
    Kendisinin o gerçek "ben"i-ni, bu maverai anlamlara yakın görmüştür. Onlara şiddetli ihtiyaç duymuştur.
    Bu dünya ise nisbi, sınırlı, arızi, ortalama, kötü, eziyet verici, bulaşık, soğuk, bilgisiz, mekan ve zamanın aşağılık bir kölesi, noksanlığın ve ölümün esiridir..!