• Şems-i Tebrizi (K.S.) der ki;

    Her İnsan kendine bir değer biçer, atfeder ve vehmeder. Sonra kendine biçtiği bu değere şahit arar. Bu değere şahitlik edenleri sever.
    Biçtiği bu değerden bile çok değerli olduğuna şahitlik edenlere ise aşık olur. Çektiği acıların kaynağı budur.
    Bu yazıyı okuyan okuyucu yüreğine bakarsa dikkatlice ayan beyan görecektir ki, çektiği en büyük acı, ona hak ettiği değerin başkaları tarafından verilmemesi, bu değer iddiasına şahitlik edilmemesidir.

    İnsanlar yalancı şahit arar dururlar.Bazen bulurlar, en başlarında sevgi duyarlar bazende aşk yaşadıklarını iddia ederler ve sonunda cayır cayır yanar yürekleri.Yalancı şahitlik kısa sürede biter zira.
    işinin değeri, anlamı kadardır.

    Kişinin anlamını onun manası belirler. Mana yoksa anlam olmaz.
    Kişinin manası, davası kadardır. Kişi ancak davası kadar mana taşır.

    O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir.
    Kişinin davası ancak derdidir. Derdin neyse davan odur.
    Ya derdini dahi bilmeyenler?

    Kişinin derdi en çok konuştuğu şeydir.
    Ey iddiacı sen derdin kadar değerlisin. Bırak başkalarını da GERÇEK derdine bir bak..
  • "Ne çok acı var." diye başlıyor, A.Cahit Zarifoğlu'nun Yaşamak adlı kitabı(Sahi, ne çok acı var..!). Daha ilk cümlesinde bizleri sarsan ve yaşamın kitaba dökülmüş halinin en samimi başlangıcı değil miydi..? Ve ilk tanışmada, kitaptan başımızı kaldırıp tahayyüle sevk eden ne derin bir cümle..

    Bir insanın muhatap olabileceği her şey yer bulur Yaşamak’ta. Çünkü yaşamak hayatın çetelesini tutmak değil midir? Askerliğin getirdiği günler, Avrupa’ya gidiş, Zarifoğlu’nun baba oluşu, kadınlar ve kadınların anne oluşu, parasız kalınan gençlik günleri, üstad Necip Fazıl, şiir ve kendi arasındaki ilişki, yakılan ilk şiir kitabı, acı ve aşk..

    Her daim bir arayıştadır Zarifoğlu, attığı adımlarda ve baktığı yerlerde hep bunu hissettirir. Sürekli sorgular, kendini ve bu mavi gezegeni.. Onunla birlikte siz de düşünmeye başlar ve tefekkür yolculuğuna başlamış olduğunuzu anlarsınız..

    Zarifoğlu, kitabında "Bu duyguları yapayalnız taşımak, çocuk kalbime ağır geldi" diyor ve ekliyor: "İnsanlar, yorgun insanlar, büyümeyin büyümeyin.. Belli ki Zarifoğlu'nun çocuk kalbi yorulmuş ve büyümüştür, öyleki yorulmamak mümkün müydü bu kainatta..

    Ve devam ediyor: 'Uzandığım yerde düşünüyorum. Dünya sevinçlerinin temelinde acı var..' Sonra anlıyor ve biliyoruz ki acı olgusu, tüm yaşamımızı kuşatmış..

    Her ne kadar acı olgusuyla hemhal olsa da acının şifasını da vermekten geri durmuyor zarif şairimiz:
    "Hep şunu öğütleriz: İçinize dönün..
    Çabucak, daha ilk adımlarda kaybolacağınız, tanımadığınız bir yerde ne işiniz var? O halde dönmeyin..
    Sanat yapıyorum adına içinizin kendi halinde düzenli kılcal akıntılarına, kendi öz ışığında yolları, çıkışları belli kentine, bilmediğiniz araçlarla girince perişan olacaksınız. Peki diyeceksiniz, üstün şeyler, ruhun yücelikleri, adalet ve merhamet olguları, sevgi, inanç, bunlar nerede? Onları öğerken, öğütlerken ve biz benimserken; onları bulacağımız yer neresi?
    Şöyle söyleyeyim: Hareketlerinize dönün. Onları gözlemleyin. Güzelleştirin ve göreceksiniz onlara içinizden biçeceğiniz değerler, dengeler sizin içinizle dışınızla birlikte güzelleştirecektir. (Ah diyorum güzelliğin güzelliği)... 

    Yaşamak, yazılmamış olsa eksik kalacak bir hayatın kitabı  olarak dururken; okunmadığı zaman da bir takım hayatları  eksik bırakacak bir kitaptır..
  • Duyduğu ve mektubunda aşk adını vermekte acele ettiği sevgi işte böyle doğmuştu. Aşkı normal şekilde beklemeden, içinde büyüyen bu duygunun her yeni basamağını çıkmakta acele etmişti. Gerçek aşk bekleyişi onda, duyduğu her şeyin abartılmasıyla birleşiyordu. Ruhu hemen hemen önüne geçemediği bir telaşa kapılmıştı.
    Bununla birlikte erkeğe karşı duyduğu çekicilik içten ve güçlüydü. Kaderin şimdiye kadar yolunun üstüne çıkardığı kişilerden onu ayıran şeyi seviyordu. Olayları görüşündeki dürüstlüğü safça bir kişinin değil de güvensiz yaşayamayan bir kimsenin eğilimi olan insanca güveni seviyordu.
    Konstantin Simonov
    Sayfa 53 - E yayınları
  • Bu sevgide asıl olan, sevginin sadece hayalde yaşanması, gerçek biriyle somut bir ilişki olmamasıdır. Bu tür sevginin en yaygın biçimi, aşk filmleri, dergilerdeki aşk öyküleri ve aşk şarkıları tüketen birinin yaşadığı, yedek tatmindir. Sevgi, birleşme ve insan yakınlığı gibi giderilemeyen özlemler bu ürünlerin tüketimi ile tatmin edilir. Eşleriyle ilişkilerinde ayırıcı duvarı yıkamamış bir kadın ve erkek, beyaz perdede gördükleri çiftin mutlu ya da mutsuz öykülerine gözyaşı dökerler. Birçok çift için perdedeki bu gösteriler sevgiyi yaşamanın tek yoludur -bu sevgi karşılıklı yaşanmaz, başkalarının “sevgi”sinin ortak izleyicisidirler. Sevgi uyanıkken görülen bir düş olduğu sürece onu paylaşabilirler; gerçek olduğu an ve iki gerçek insan arasındaki ilişki durumuna girer girmez buz kesilirler.

    Romantik sevginin başka bir yönü de sevginin o anki durumunun değerlendirilmemesidir. Bazen bir çift, geçip gitmiş olan sevgilerinin anılarıyla çok derinden duygulanır, oysa o sıralar, o günler henüz mazi değilken, birbirileri için sevgi duymamış ya da gelecekteki sevgileriyle ilgili mutluluk düşleri kurmuşlardır. Birçok nişanlı ya da yeni evli gelecekteki mutluluğun düşünü kurarken, içinde bulundukları o anda birbirlerinden bıkmaya başlamışlardır bile. Bu eğilim, çağdaş insanın belirgin özelliği olan genel tutuma çok uygundur. Günümüz insanı ya geçmişte ya da gelecekte yaşar, ama gününü yaşayamaz. Hüzne kapılıp çocukluğunu, annesini anımsar ya da gelecekle ilgili mutluluk planları yapar. Sevgi, ister başkalarının kurgulanmış maceralarını paylaşarak ikinci elden olsun, ister o an değerlendirilmeyip geçmişe döndürülerek ya da geleceğe ertelenerek yaşansın, bu soyutlaştırılmış, aslından uzaklaştırılmış sevgi biçimi, gerçekliğin acılarını, bireyin yalnızlık ve kopmuşluk duygularını hafifleten bir uyuşturucu madde yerine geçer.

    Sevme Sanatı / Erich Fromm
  • Çok ender olmayan ve çoğu zaman “büyük aşk” diye yaşanan (daha çok dokunaklı filmlerde ve romanlarda işlenen) sözde sevgi türlerinden biri de taparcasını sevmektir. Eğer kişi kendi güçlerinin yaratıcı bir biçimde gelişmesi sonucu doğan bir kimlik ve benlik duygusuna sahip olacak düzeye ulaşmamışsa, sevdiği insanı “putlaştırma” eğiliminde olur. Bu insan kendi güçlerine yabancılaşmıştır ve bu güçleri sevdiği insana aktarır, sevdiği insana tüm sevgilerin, ışığın, mutluluğun doruğu summun bonum olarak tapar. Bu süreçte kendi gücüyle ilgili duygularından kendisini yoksun bırakır, sevdiğinde kendini bulacağına, onda kendini kaybeder. Zaman içinde hiç kimse, kendisine tapan kişinin beklentilerini karşılayamayacağından, düş kırıklığı kaçınılmaz bir şey olur ve avuntu için yeni bir idol aranır, bu zaman zaman bitmek bilmeyen kısır döngü olarak sürüp gider. Bu sevginin en belirgin özelliği yoğun olması ve aniden doğmasıdır. Taparcasına sevgi genelde gerçek büyük aşk diye tanımlanır. Bu tanım yoğun ve derin bir sevgiyi anlatırken, gerçekte taparcasına seven kişinin açlığını ve umutsuzluğunu belirtir.

    Sevme Sanatı / Erich Fromm
  • ...
    Günümüzde sık sık rastlanılan bu hasta sevgi türünde söz konusu olan, duygusal gelişimi sırasında anneye çocukça bir bağlılıkla takılıp kalan erkeklerdir. Bu erkekler sanki daha anne memesinden kesilmemiş bebeklerdir. Kendilerini hâlâ bir çocuk gibi hissederler; annenin koruyuculuğuna, anne: sevgisine, sıcaklığına, bakımına ve hayranlığına ihtiyaçları vardır; bir annenin koşulsuz sevgisini, sadece annelerinin çocuğu oldukları için, çaresiz oldukları için gösterilen sevgiyi ararlar. Bu tür erkekler bir kadının kendilerini sevmesini istediklerinde oldukça şefkatli ve sevimli olabilirler, amaçlarına ulaştıktan sonra da bu tutumlarını sürdürebilirler. Ama o kadınla olan ilişkileri (aslında bütün diğer insanlarla da olduğu gibi) yüzeyseldir ve sorumluluk duygusu içermez. Amaçları sevilmektir, sevmek değil. Bu tür erkekler genelde kendini beğenmiştir ve kafaları az ya da çok gizli, muhteşem düşüncelerle doludur. Doğru kadına rastladıklarında, kendilerim güvende ve herkesten üstün hissederler. O zaman sevgi dolu ve cazip olabilirler; onlara sık sık kanılmasının nedeni de budur. Ama bir süre sonra kadın onların olağanüstü beklentilerini karşılayamaz duruma gelince, çatışmalar ve keyifsizlikler başlar.Eğer kadın bu tür erkeğe hayranlığını göstermez, kendi doğrultusunda yaşamak sevilmek  ve korunmak isterse ve sıra dışı durumlarda erkeğin diğer kadınlarla yaşadığı aşk ilişkilerini bağışlamaya yanaşmazsa, erkek çok derinden kırılır ve düş kırıklığına uğrar, bu duygusunu çoğu zaman o kadının kendisini sevmediği, bencil ve küstah olduğu biçiminde açıklar.Sevgi dolu bir annenin güzel çocuğuna gösterdiği davranışlara uymayan her şey, kadının sevgisizliği olarak yorumlanır. Bu tür erkekler çekici davranışlarını ve beğenilme isteklerini genelde gerçek sevgi ile karıştırırlar ve kendilerine bu nedenle haksız davranıldığını sanırlar. Kendilerinin olağanüstü bir sevgili olduğunu düşünüp, sevgililerinin nankörlüğünden acı acı yakınırlar.

    Sevme Sanatı / Erich Fromm
  • Aşk, ister kurmaca olsun, ister şimdiki zamanda geçsin bu soyutlaştırılmış sevgi bireyin gerçekliğinin, yalnızlığının ve ayrılığının acılarını dindiren bir ağrı kesici yerine geçer.