• Adaşım… Sen hiç âşık oldun mu?

    Muhtemelen her kişi hayatında aşık olmuştur ya da olduğunu sanmıştır. Lakin aşk çok ama çok başka bir şeydi. Çerçi başı diyor ki; “…sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.” Ne kadar da doğru diyor değil mi? Bu yüzyılda gıdalar kadar, besinler kadar sevgiler de hep sahte… Doğru olanı ise “Değirmen” adlı hikâyeden öğrenmek en iyisi. Artık bütün güzel aşklar ya filmlerde ya da hikâyelerde…

    Sabahattin Ali’nin Anadolu insanını betimlemelerini ve kurgularını çok beğeniyor ve seviyorum. Gerçekten içimizdekileri yazıya döken muazzam bir yazım mimarı. Toplumun kanayan yaralarını gerek mizahi gerekse iğneleyerek yüzümüze vurması da ayrı bir güzellik.

    Özellikle; başa gelen yöneticilerin, onlardan derman bekleyenlere karşı ilgisiz olmaları ve aralarındaki “muhatapsızlık” ise insanı öldürür cinsten. Şu hayatta haklı insanın kendini anlatamamasından, karşısından muhatap bulamamasından acı daha ne olabilir ki. Çoğu hikâyesinde bu konulara ara sıra dem vuruyor ve okur olarak, böyle şeyler ile karşılaştığım çoğu zaman sinirleniyor ve üzülüyorum.

    Sabahattin Ali benim gözümde mükemmel bir betimleyicidir. Yirmi dokuz harfi öyle güzel bir eda ile kombine ediyor ki; sanki okuyanına bir bir bütün sahneyi aklında canlandırmasına imkân sağlıyor. Çok şiirsel cümleleri ve edebi coşkularıyla bazen sarhoş dahi oluyorum. Benim için Sabahattin Ali okumak ayrıca bir zevk.

    Kitaba dönecek olursak, içeriğinde on altı tane birbirinden güzel hikâye barındıran muazzam bir eser. İçlerinden hangileri favorin diyecek olsanız inanın en güzellerini seçmek benim için çok ama çok zor olurdu. Lakin betimleme yönünden kesinlikle “Değirmen” hikâyesini derdim. Kurgu ve söylev yönünden ise Anadolu hikâyeleri ardından gelirdi. Viyolonsel’i de unutmamak gerek tabi. Mesaj olarak baktığımız zaman “Kırlangıç” hikâyesi en başı çekerdi. Alışa gelmişliğe başkaldırış olarak “Bir Gemici Hikâyesi” çok harika idi. Yani görüyorsunuz ki seçemiyorum bile. Hepsi birbirinden çok daha farklı ve içeriği yüklü hikâyelerdi.

    Yazar en baştaki sunuşunda takdiri okura bırakmak istediğinden bahsetmiş. Beğenmediği yani daha çocuk yaşta kaleme aldığı için utanacağı hikâyeleri olduğundan bahsetmiş. Mekânın cennet olsun adam. Keyifle okudum seni. Her çocuk senin gibi güzel şeyleri kaleme alıp senin gibi birini örnek alabilse keşke.

    Sözün özü; muazzam bir eser okunulası ve tavsiye edilesi.

    Sevgi ile kalın...
  • Buyursun, varlığını sorgulamak isteyenler :) Acaba benim varlığım da mı kurmaca bir mevcudiyetten ibaret? Kitap konu olarak içerisinde felsefe, psikoloji, aşk, evlilik gibi konuları barındırıyor. Başlarda yüceltilmiş bir aşk, saf bir sevgi görebiliyorsunuz satırlarda. Sonlara doğru aşk diye bir durum söz konusu mu acaba diye sormaya başlıyorsunuz ya da varsa bile ömrü ne kadar. Başlangıçta salt bir sevgiden ibaret olan aşk sonlara doğru açıklayamadığımız bir hal alıyor. Kimine göre bir ihtiyaç, kimine göre metafizik, kimine göre oidipus kompleksi ya da evlilik ile son bulan bir duygu karmaşası. Yaratılışımız gereği hayata somut bir gerçek bırakma çabası...Oysa asıl olan ve sonsuzluğun anahtarı yalnızca düşünceden ibaret. Sonu güzel bir sürprizle bitiyor. (En azından bana göre) Hayat dediğimiz hengame ise yalnızca bir sis.
  • Kitabı bitirdikten sonra, bu kadın artık bilinmeyen olmaktan çıkıyor. Onu tanıyorsunuz; sanki onunla yıllardır mesafeli bir ilişkiniz olmuş gibi. Artık onu tanıyoruz.

    Aşk üzerine olmasını beklemiyordum. İlk başlarda burun kıvıra kıvıra okusam da yavaş yavaş orada gördüğüm kadını takip etmeye başladım. Yine Zweig ve yine gerçekçilik. Bu kadın çok tanıdık lan! Hepimiz bir şeyler için güldük, üzüldük, göz yaşlarımızı tutmadım, sinirlendik veya korktuk. Bu kadının özel yanı ne peki? Bunların hepsini başka kitap karakterleri de yaşadı/yaşıyor. Bu kadın bize değil, kendisine bir şeyler anlatıyor.

    Sevgi insana çok şey yaptırabilir, ki bunların çoğu da mutsuz şeylerdir. Bu kadın da mutsuz. Bunu sonuna kadar hissediyorsunuz. Mektubun başından sonuna kadar biliyorsunuz neler çektiğini ama hala bir şeyler eksik. Onu diğer aşıklardan farklı kılan yanı ne? Belki de onu farklı kılan taraf, farklı bir yanının olmamasıdır. Belki de bu sadece gerçekte hissedebileceğimiz bir sevgi hikayesidir.
  • Aşk mı sevgi mi? Çoğu zaman birbirine karışır duygular. Berniéres aşk ve sevgi arasındaki farkı ortaya koyma ihtiyacını bu yüzden hissetmiş olsa gerek: “Hem aşk geçici bir deliliktir, bir yanardağ gibi patlar ama sonra yatışır. Hızını aldığı zaman şuna karar vermelisin. Acaba kökleriniz birbirine karıştı, ayrılmayacak kadar kaynaştı mı? İşte sevgi budur. Sevgi soluk soluğa kalmak, yürek çarpıntısı, ezeli tutku sözleri vermek, günün her saatinde çiftleşmeyi arzulamak demek değildir. Gece uyanık kalarak vücudunun her kıvrımını öptüğünü düşlemek değildir. Bu aşık olmaktır sadece, her budala birine tutulabilir. Sevgi, aşk ateşi sönünce geriye kalan duygudur; hem bir sanat hem de bir kaza.”
  • Onun aşk bilgisi tümüyle kuramsaldı ve o aşkı, bir çiy damlasının nazik düşüşü ya da durgun bir suyun dalgacıkları gibi alev yalayışları olarak ve yaz gecelerinin kadife karanlığı gibi serin olarak tasarlıyordu. Onun aşk görüşü daha çok sakin, uysal bir sevgi, göksel bir sakinliğin çiçek kokulu romantik ışıklı ortamında, sevgiyle yumuşakça hizmet etmekti.
  • " Gelişin güzel de,
    Üzüyor beni...
    Bahar mevsimi, güneş tepede;
    Aşk , sevgi, sevda mevsimi...
    Üzüyor beni gelişin,
    Hem de...