• Bir'liğin, tek'liğin ve belki de yalnızlığın yegane simgesi olan lale'nin serüveni... Osmanlının en şaşalı ve en çalkantılı döneminde geçen bir aşk öyküsü.. Lale mi kahraman, aşk mı kahraman bilemedim. Ama İ. Pala'nın divan edebiyatı ve osmanlı tarihi bilgilerinin enginliği içinde yüzüp gidebilmek zevkliydi. Tarihi ve tarihin katmanlarına yayılmış halk menkıbelerini romanın içinde yerli yerinde kullanmış olması okumayı zevkli kılıyor.
    Bir roman olarak beğenmesem de - ki bunda daha önce okuduğum Siyah Lale romanın etkisi büyük- tarihimize dair yeni ayrıntıları okumuş olmanın artısını es geçemem.

    Bizde aşk hep 'kara sevda', kavuşamama, mantığı ile ifade edildiği için romanlarımıza da bu sirayet etmiş maalesef. Filimlerimiz, dizilerimiz ve romanlarımız hep kötü sonla biten bir aşk hikayesi. Neden mutlu olma çok görülüyor bize.
    Biz de aşk ilahi aşka dönüşmeyince suçtur. Biz de dengini sevmemek kabahattir. Sırtımızda, tepemizde önyargıların ve dogmaların sopası durur. Hep iteklenir ve güdülürüz. Duygularımız prangalı olmalı. İsteklerimiz duvarların içinde kalmalı. Sanki ölçüyü kaçırma kaderimiz. Başka ihtimallere kapalı kapılarımız. Matem kaderimiz, matem bir katre de olsa yine de bizi bulur. Lale bile matem içinde doğar biz de. Belki de ondandır ki başka ülkelerde daha çok mutlu olmuştur lale. Tıpkı bizim burda mutlu olamadığımız gibi. Ama lale gidebilmiştir bu karamsar topraklardan. Kavganın, ihtilalin, ayrımcılığın başkentinden gitmiştir. Geri de gidemeyenler olarak yine de aşığız işte. Kavuşamamayınca aşk oluyor ya! Saadete, huzura kavuşamayan bizler... Aşk içinde aşk yaşamaya devam edeceğiz.. Bir katre-i matem olarak.
    Keyifli okumalar
  • SPOILER İÇERİR.
    Kitap, birbirine âşık fakat başka bireylerle evli ve çocuklu iki insanın hikâyesini konu almaktadır. Öncelikle kitabın biraz basit bir üslupla ele alındığını düşünüyorum. Doğan Bey'in kızı Şirin'in "Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır! Doğanın aldatmacasıdır! Aşk havuzunda kazlar yüzer. Yaşasın seks!" şeklinde betimlediği düşüncesini babasının mektuplarını okuduktan "hemen" sonra her şeyi çok çabuk tükettiğini kabullenişi bana inandırıcı gelmediği gibi roman okurken yok olan dış dünyayı bana tekrar anımsattı. Yani romanın gerçekliğinin dışına çıkardı.
    Bunun dışında yapılan incelemelerde kitapta aşka dair çok nahif düşünceler var olduğuna dair beğeniler alan, aşkın saf halini bulamadığını, kitapta geçen iki âşığın yaşadıklarının hiç de masum olmadığı yönünde eleştiriler gördüm.
    Öyleyse bir göz atalım: Doğan Bey evliliğinde hiç mutlu olmamış. Karısının bir heykel kadar güzel olduğunu görüp vurulmuş ona fakat babasının işi nedeniyle kadının gitmekte olacağını duyunca hiç düşünmeden evlilik teklifi etmiş ve kadın da kabul etmiş. Doğan Bey çok mutlu olacaklarını sanarken karısının güzelliği gibi ruhunun da heykel soğukluğunda olduğu benzetmesini yapıyor. Karısı soğuk, sadece gösterişe önem veren ve tanıştıkları zaman Doğan Bey'in kitabının patlaması ve başarıyı yakalamasından dolayı onunla olmak isteyen daha sonrasında kocasını aldığı kararlardan dolayı sürekli suçlayan ve destek olmayan bir kadın. Kısacası mutsuz ve huzursuz bir evlilik.
    Gelelim Arzu'ya. Arizu'ya, Albertino'ya, Azize'ye...
    Arzu bir asker çocuğu. Üniversiteyi okuduktan sonra babası ve annesinin aşırı ısrarı-zorlamasıyla- Bay Ğ ile evlenir. Kocası bir kadına aşık olmayı zayıflık olarak gören ve aşka inanmayan muhtemelen toplumun psikolojik baskısı nedeniyle evlenmek için evlenmiş aynı zamanda Arzu'yu defalarca aldatmış biri. Tüm bu ilişkiler apaçık ortadayken ve ortada birbirini gerçekten seven Doğan Bey ile Arzu varken masum ve samimi bulmamamız gereken şeyin bu ikilinin aşkı olduğunu düşünmüyorum.
  • ***
    Onu seviyor ve ondan nefret ediyorum.
  • Halil Cibran'ın okuduğum ilk ve bildiğim kadarıyla en bilinen kitabı. Kitabı çok sevdim ve herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Kitabın içinde aşka, dostluğa, özgürlüğe, sevinç ve kedere, dine, ölüme, kendini bilmeye ve daha birçoklarına dair nasihat sayılabilecek düzeyde kısa bölümler var. Betimlemeler, anlatım şekli çok güzel ve yerinde. Hem kısa, hem öz, hem düşündürücü. Kitaptan bir sürü alıntı aldım ve paylaştım, ki paylaştığım kadar da daha paylaşmadığım güzel cümleler çıkar bu güzel kitaptan. Daha ne diyebilirim çok güzel öğütler içeriyor, kişisel gelişim yönünden faydalı sayılabilir. Kesinlikle yeniden okunabilir ya da açıp açıp beğenilen kısımlara yeniden bakılabilir. Halil Cibran okumaya devam etmek isterim, öneriniz varsa eğer belirtirseniz sevinirim :)
  • Bir dönem çeşitli dergi ve mecmualarda neşredilmiş oyun ve öyküler, kısa bir süre sonrasında üç ayrı kitap olarak basılmış. YKY de bu üç kitabı tek bir kitap olarak basmış, iyi de olmuş. Daha evvel romanlarını okuduğum Sabahattin Ali’nin öykü ağırlıklı diğer eserlerini okumayı planlamıştım (etkinlik bunun toplu hâlde yapılma vesilesi oldu tabii: #31311069). Yazarın gelişim-değişim evrelerini gözlemleyebilmek için de eserleri neşredilme tarihlerine göre okumayı düşünüyordum, bu fikre sadık kalarak da ilerliyorum, güzel bir tecrübe oluyor. İlk eser Değirmen öykü kitabıydı. Orada genç ve istidadı olan bir yazarın, aşka ve isyana dair öyküleri vardı (Değirmen: #31310887). Orada, aşkın işlendiği ilk kısım daha havai, ayakları yere basmayan ancak aşkı kutsayan hikayelerden oluşuyordu. Sonrasında ise sessiz çığlığın, kırılgan bir isyanın olduğu öykülerden oluşan kısımlar vardı. Bu kitapta ise öykü tarzı açısından daha fazla çeşitlilik var. Başta nüktevarî kısa öykülerle başlayıp yine hüznün, çaresizliğin, isyanın, naif bir kabullenmeme, karakterli bir küsüşün olduğu hikayelerle devam ederken, yazar aynı zamanda sert/eleştirel bir tarzı ve uzun öyküyü de deniyor. İlk baştaki o nüktevarî hikâyeler zayıf kalmış. Ancak genele bakarsak dikkat çeken bariz bir durum var. Hikayeler daha fazla gerçeğe dokunuyor ve bir dönemi adeta resmediyor. Öne çıkan o fukaralığa, cehalete ve çaresizliğe yakinen tanık oluyorsunuz. Değirmen’de nispeten daha lirik cümleler, fikir fırtınaları ve süslü, uzun betimlemeler varken, Kağnı ve Ses’ de daha çok anlattığı şeye odaklanmış, bize olaydan çok durum hikâyesi anlatan bir Sabahattin Ali var. Bundan dolayı öykülerin bir kısmında hikâyenin sonunu pek önemsemiyor yazar. Düşman ve Bir Skandal öykülerindeyse sertleşen bir üslup, hoyrat bir dil kullanımı söz konusu.
    “Güliver’in cüceler memleketine düştüğü zamankinden daha çok hayret içindeydim. Ve bana tiksinti veren bu ruh cüceleri beni de her tarafımdan sımsıkı bağlamışlardı. Kıpırdamaya imkân yoktu.”
    Memleketin münevverleri ile ilgili sert ve yerinde eleştiriler ile kadınlara da ayrıca saydırdığı bölümler var, onları da okuyacak olanlara bırakalım artık.
    Leylim Ley şarkısını şimdiye kadar sayısız insan seslendirdi. Ancak benim aklıma hep İbrahim Tatlıses’in okuduğu kayıt gelir. “Ses” öyküsü de içinde etkileyici sesiyle Leylim Ley’ i okuyan bir amelenin, sazıyla geçer not alma mücadelesini anlatıyor. Hikâye boyu aklıma İbrahim Tatlıses ve hikâyesi geldi. Betimlenen o acı ve etkileyici ses ve iki hikayedeki benzerlikler belki de bu çağrışımı geçerli kıldı, enteresandı.
    https://www.youtube.com/watch?v=lDHzxu3ME5w

    “Köstence Güzellik Kraliçesi” nde öyle bir öykü vardı ki direk Masumiyet’ in Bekir’ ini dinler gibi oldum. Gravila ilgi çekici bir biçimde kırık aşk hikayesini anlatıyordu. Ancak anlatıcı bazen Gravila oluyordu, bazense “oğlum Bekir yolu yok çekeceksin, yol belli ey başını usul usul yürü şimdi” diyen Bekir.
    https://www.youtube.com/watch?v=10zCe8a-uU8 (Link argo anlatım içerir, dikkat!)

    Kitapta bir de “Esirler” adlı oyun bulunmakta. Bu oyun başlarında bana anlatımıyla basit gelmişti. Hatta peşin hükümde de bulundum; Sabahattin Ali de oyun yazarlığından tatmin olmamış ki bir daha denememiş, üstüne gitmemiş diye. Oyun, anladığım kadarıyla meşhur Kürşad ve 40 çerisinin destanından esinlenmiş, tabi içerik daha farklı. Basit, iddiasız ilerleyen oyunun niteliğini artıransa bir kısmından sonra Shakespeare diyaloglarını anımsatan diyalogların araya serpiştirilmiş olmasıydı. Özellikle oyuna dahil edilen filozof Siyaohi karakteri ve gelişen diyaloglarıyla eser sınıf atlayabilmiş. Ancak baştaki o peşin hükmümün hala arkasındayım orası ayrı.

    Farklı tatlarda öyküler sunan kitap benim için güzel bir deneyimdi.
    Öykü seven ve farklı tarzda öyküler okumak isteyenlere de (hala okumadılarsa) “bi deneyin” derim.
  • Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
    yaprakla yağmurun aşkı meselâ
    kim olsa serpilen coşturuyor bizi
    imreniyoruz başkalarının mahvına.
    Yağmur mahvoluyor çarparak
    kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
    yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
    silkiniyor vuran her damlayla.

    Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
    bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
    aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
    ilkönce damarlarımızda duyduğumuz çağıltısını
    uzak iklimlerin
    kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
    bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
    sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
    Bize ait olan ne kadar uzakta!

    Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
    başkalarının düşünceleriyle değil.
    “Üstümde yıldızlı gök” demişti Königsberg’li
    “içerimde ahlâk yasası”.
    Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
    İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
    idam mangasındasın içinde yasa varsa.
    Girmem, girmedim mangalara
    Yer etmedi adalet duygusu
    içimde benim
    çünkü ben
    ömrümce adle boyun eğdim.
    Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
    kösnüdüm ona karşı
    onu hep altımda istedim.

    Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
    ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
    düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz
    siz gidin artık
    düşman dağıldı dedikleri anda
    anlaşılıyor
    baştan beri bütün yenik düşenlerle
    aynı kışlaktaymışız
    incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
    sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
    tek başınayız.

    Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
    belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
    hepimiz, herbirimiz gizli bir isimle adaşız
    yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
    hayatımıza kendi adımızla başlardık
    bilmediğimiz bir isim, hesaptaki bu açık
    belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
    aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
    adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
  • Çaresiz olmak bir şey değil
    Çaresizliğini kabullenmek zor geliyor insana