Sanki kemikleşmiş bir alışkanlık haline gelmiş olan anlama istenci, kimi zaman çok daha değerli ve hatta daha zevkli bir şeyden ayrı düşmemize, uzaklaşmamıza sebep oluyormuş gibi. Sanki önceden elimize yanlış harita, yanlış talimatlar verilmiş ve sonradan bir de bakmışız ki birbirimize borçlu olmak yerine hep beraber bambaşka şeyler yapabilirmişiz gibi. Bunu böyle ifade etmek de elbette kavrayamama arzusunun en azından bazı örnekler dahilinde, Lacan'ın "cehalet tutkusu" olarak adlandırdığı ve Freud'un da -daha gösterişsiz bir şekilde- bize acı veren şeyleri bilmeme tercihi diye tanımladığı şeye benzer olabileceğini hatırlatır (bilmemek acımızı azaltacakmış gibi, ki bu da bilmeye ne kadar önem atfettiğimizi başlı başına gözler önüne serer).
Bir başka deyişle,anlamamak ve anlaşılmamak insanı mükemmelliğin zorbalığından kurtarır.Bütün zorbalıklar başka birinin ihtiyaçlarını tamı tamına anlama iddiası taşır.
Temel özelliklerimizi dosdoğru tanıyacak olsaydık kaygıyla başa çıkmamız mümkün olmazdı. Arzularımızı gerçekte oldukları şekliyle görebilseydik aciz duruma düşerdik. Esasında kendini tanıma araçlarından yoksun varlıklarız. Psikanalistler kavramak istemediğimiz için kavramadığımızı söylerken bunu kastederler. Var olan tek fobi kendini bilme fobisidir.
...Her şey İngiliz psikanalist Wilfred Bion'un Second Thoughts adlı kitabında dile getirdiği üzere,"hüsrandan sakınmaya mı yoksa onu dönüştürmeye mı karar vereceğimize bağlıdır".
Hüsran tahammül edilmez bir kendinden şüphe etme biçimiymiş,ne istediğimizi ve istediğimiz şeyin mümkün olup olmadığını bilmemeyi kaldıramadığımız ve bu boşluğu doldurmak için kesin hükümler icat ettiğimiz(boşlukları sağlam kanılarla doldururuz)bir durummuş gibi.