Aklı öldürürsen,ahlak da ölür.
Akıl ve ahlak öldüğünde,millet bölünür.
Kadıyı satın aldığın gün,adalet ölür.
Adaleti öldürdüğün gün,devlet de ölür.

Fatih Sultan Mehmet ~Avnî~

İnsanlara "Namaz kılıyor musun?,oruç tutuyor musun?" Gibi Allah'ın soracağı sorular sormayın. Onlara "bir ihtiyacın var mı,sıkıntın var mı?" Diye sorun...
Avnî

Hocam…

Soğuk bir Aralık sabahı Çapa’daki odasının kapısından içeri giren,
üniversiteyi bitireli birkaç yıl olmuş genç bir biyologdu.
Kapıyı iki kere çaldıktan sonra kafasını uzattı.
─Hocam müsait misiniz? Biyoloji Bölümü’nden Avni Bey gönderdi beni…
Aramıştı sizi…
─Hatırladım, hatırladım. Melanoma (cilt kanseri) genetiği ile ilgili
çalışıyormuşsun, gel içeri gel…
Yüzünde son nefesini verirken bile eksilmeyen o tatlı gülümsemeyle
Genç adama “Kahve mi içersin çay mı?” diye sordu.
─Zahmet olmasın hocam… bir iki sorum vardı. Onları sorup sizi
çok yormadan gideyim ben…
─Zahmet filan olmaz. Ben de şimdi tomografiden çıktım. İki laflarız işte...
Genç adam duraksadı.
─Meme kanseri tedavisi görmüştüm. Geçti bitti diyorduk. Bugün
öğrendim ki karaciğerimde de küçük bir leke varmış.
“Küçük bir leke” dediği, memesinde başlayan kanserin vücuduna
yayıldığının ilk haberiydi aslında.
Genç adam durumunun farkına varınca, endişe dolu bakışlarla, nazikçe,
“Daha sonra rahatsız edeyim sizi isterseniz?" dedi.
Hoca güldü ve “Çevrende hiç kanser teşhisi konan oldu mu çocuk?” diye sordu.
“Hayır hocam." dedi.
─Bak o zaman sana ilk dersi veriyorum: Bu kanser denen mikrop tek başına hiçbir gücü olmayan zavallıcıktır. Kanser tek başına kimseyi öldürmez; ölümcül olması bir yalnızlık, bir çaresizlik, bir umutsuzluk, bir üzüntü, bir stres arar. Ona bu fırsatı vermesen, er ya da geç çeker gider. O yüzden sen şimdi hocanı bu zavallı mikropla yalnız bırakmayı çıkar aklından ve anlat bakalım,
ne yapıyorsun, ne ediyorsun?”
Böyle tanışmıştık Hocam Türkan Saylan’la.
“Tanışmıştık” diyorum ama bazen tanımak için tanışmak yetmiyor.
Bazı insanları tanımak için onları yaşamak, anlamak, attıkları
her adımdan, ağızlarından çıkan her heceden bir şey öğrenmek
gerekiyor. Hoca da öyle biriydi.
O gün kapısından çıkarken "Sakın ha literatürü açıp 'Hocanın ne kadar ömrü kaldı?" diye bakma, literatür insan hikâyesi yazmaz, rakam yazar." demişti.
Aradan geçen yıllar içerisinde Hocayı çok daha yakından tanıma fırsatım olmuştu. Ne zaman başım sıkışsa telefona sarılıyordum.
Bir gün “Ben bilim adamı olmaktan vazgeçtim Hocam!" diye aradım.
Kızacağını sanıyordum, kızmadı. Sadece bir öğüt verdi ki hâlâ kulağıma küpedir: “İnsan olmaktan vazgeçme yeter.”
Hoca haklıydı. Her karar aslında bir vazgeçiştir… O yüzden vazgeçebilirdi insan birçok şeyden ama insan kalmakta israr etmeliydi.
Böyle bir Mayıs ayında kaybettik Türkan Hoca’yı…
“Kanserden öldü."dediler.
Yalan!
Hocayı kanser öldürmedi.
Genç kızlar da okula gidebilsin diye hayatını ortaya koyan, bu ülkenin yetiştirdiği en aydınlık yüzlü kadındı Türkan Saylan.
Onu ölüm döşeğinde “terörist” ilan edenler öldürdü. Onu televizyonların canlı yayınlarında, gazete köşelerinde “muhabbet tellalı” ilan eden medya pezevenkleri öldürdü.
Bakmayın siz şimdi kurdukları sahnede oynadıkları “masum” rollerine…
Türkan Saylan’a ölüm döşeğinde ‘darbeci’ diye operasyon yapılırken sessiz kalan, cenazesine katılmaya tenezzül etmedikleri gibi bir çiçek bile göndermeye korkanlar yüzünden öldü Hoca.
Tanıştığımız gün kapısından çıkarken “Bakma” dediği o literatüre
Türkan Hocam öldüğü gün bakmıştım.
Biliyor musunuz ne yazıyordu? “En fazla bir sene…”
Oysa Hoca o günden sonra tam 13 sene daha yaşadı. Ve bıraksalar belki bir 13 sene daha yaşayacaktı…
Hatırlıyor musunuz ne söylemişti?
“Kanser kimseyi tek başına öldürmez…”

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
16 May 20:12 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Günümüzde Aka Gündüz diye bir yazarı tanıyan kaldı mı bilmiyorum. 1930'larda Dikmen Yıldızı adlı romanı ile şöhret basamaklarından aniden çıkan bu velut yazarın kısa hayat hikâyesini şöyle veriyor Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi:

1886'da Selanik'de, Katerin'de doğdu, 1958'de Ankara'da öldü. Asıl adı Enis Avni'dir. (İbrahim Alâettin Gövsa, Türk Meşhurlarına babasının Binbaşı Kadri Bey olduğunu not düşüyor.) İlk öğrenimini Serez ve Selanik'de tamamladıktan sonra İstanbul Eğrikapı'daki 'Sırp Rüşdiyesi'ne devam etti. Daha sonra Galatasaray, Edirne ve Kuleli askeri idadilerinde okudu. Harbiye'nin ikinci sınıfındayken hastalanarak tahsilini yarım bıraktı. Paris'e gitti, hukuk ve güzel sanatlar okumaya başladı. Ancak okulunu yine yarım bırakarak İstanbul'a döndü. Sürgün olarak Selanik'e gönderildi. 31 Mart Vak'ası üzerine (ansiklopedide 1908 yılında diye geçiyor ama doğrusu 1909 yılı olacak!) İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'na gönüllü olarak katıldı...

Biyografiler aptalları kandırmak için yazılır sözü bu örnekten daha iyi doğrulanabilir mi? Bir hayatın böylesine düz akmış, böyleşine 'sorunsuz' yaşanmış olması mümkün müdür? Selanik'de doğan, orada okula başlayan ama İstanbul'a geldiğinde "Sırp Rüşdiyesi"ne giden bir Binbaşı oğlu olmak Osmanlı toplumunda hangi anlama gelmektedir? Biyografiler bu noktada zinhar ses vermiyor. Sonra birdenbire aynı çocuğu askeri liselerde okurken görüyoruz. Hastalanıyor ve bu yüzden askeri okuldan ayrılıyor.

Sonra fikir değiştirip Paris'e gidiyor, orada da bir baltaya sap olamadan yurda dönüyor ve nihayet gazetecilik hayatına atılıyor. Yazarımızın hayatını bir zar gibi kuşatan bu 'başarılı istikrarsızlık' nedendir?

Yine suskundur tercüme-i hal kitaplarımız.

Sonra sert ve muhalif yazılarından dolayı Sultan Abdülhamid döneminde kendi memleketine sürgüne gönderildiğini öğreniyoruz yazarımızın (bu nasıl sürgünse artık!). Nihayet onu, 1909'da Padişah'ı tahttan indirmek için İstanbul'a yürüyen ordunun saflarına gönüllü olarak karışmış buluyoruz. Neden gönüllü olmuştur? Cevap yok...

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan

Orucunu Açarken Tutabilir Misin?
Erbabı görüyor olmalı, Ramazan günlerini ”oruc”un hakikatinden mahrum bir surette geçirmekle kalmıyor; kendimizi esrarından da uzak tutuyoruz.

İbadetlerin, hakikati dışında, bir ahkâmı (açık hükümleri, kuralları) olur, bir de esrarı (sırları, yani gizli kuralları).

Din adamlarının (ulema-yı rüsumun) bildikleri, orucun açık hükümlerinden ibarettir. Onlar ancak bildikleri hakkında konuşabilirler. Bildikleri, yani okudukları hakkında… Sadece kendilerine söyleneni söyleyebilirler: öğretileni.

Oruçluyken yapılacak ve yapılamayacak olan işleri sıralarlar ve sonra bu kurallara titizlikle uyulmasını tavsiye ederler.

Kurallara uyanların kurtulacağı, uymayanların ise helâk olacağı bildirilir.

Doğrusu da budur. Açık hükümlere uyanlar kurtulurlar; uymayanlarsa helâk olurlar.

Lâkin bir şartla. Herkes hangi seviyede helâk olabilecekse ancak o seviyede necat bulabilir. Başka bir deyişle kişinin kârı, zararı nev”indendir.

Demek ki kârın mertebeleri olduğu gibi, zararın da mertebeleri vardır ve yapıp yapmadıkları, her kulu, kendi mertebesinin kârına ve zararına ulaştırır.

Cennetin de, cehennemin de mertebeleri vardır. Herkes kendi mertebesinin cennetine ve yine kendi mertebesinin cehennemine gidecektir.

Herkes bu dünyada da, öte dünyada da istediğini alacaktır. İstediğini ve beklediğini.

***

İbadetlerin esrarı, yani gizli hükümleri, okumakla öğrenilmez. Sırlar, bilenlerin değil, görenlerin nazarına açarlar kendilerini.

Zahire değil, bâtına bakanların nazarlarına…

İbadetlerin esrarı okumakla elde edilmez bu yüzden. Yaşamak gerek. Bizzat nefsinde görmek gerek. Açlığı bütün hücrelerine kadar hissetmek gerek.

Efendimiz, “Düşünmek ibadetin yarısıdır; az yemekse ibadetin ta kendisidir” diye buyurur.

Orucun Arapçası savm ve siyam”dır ve her iki kelimenin anlamı da ”tutmak”tır. Nefsi tutmaktır, tutulması gereken ne varsa, ondan: yiyecekten, içecekten, şehvetten, öfkeden, kinden, nefretten, hasedden, sevgisizlikten, hayvanlıktan…

İştah ve şehvet… aynı kökten.

Adem ile Havva, yaşam ağacından yedikleri için cenneten kovulmuşlardı. Ne garip değil mi, iştah ile şehveti bir araya getiren bir eyleme kalkışmaktı bütün suçları. Yemek.

Türkçe”de hem isim, hem fiil: “yemek yemek”.

***

Oruç, en azından iştah ve şehveti kontrol altında tutmaktır. Kuvve-i şeheviyeyi.

Ve elbette, saldırganlığın her türlüsünden uzak durmaktır. Yani kuvve-i gazabiyenin dizginlerini ele geçirmektir.

Niçin?

Kalbin kapılarını açabilmek için…

Zihnî melekeleri daha kuvvetlendirebilmek için..

Nefsin mâlâyâni işlerinden kurtulup ruhun derinliklerine dalmak için…

Bir süreliğine de olsa hayvanlığı bırakıp insan olduğumuzu hatırlamak için…

***

Aç olmakla değil ama, bile isteye aç kalmakla varoluş arasındaki güçlü bağlantı, çağdaşlarımız tarafından görülemiyor ne yazık ki.

Dindarlar belirli saatlerde aç kalmayı marifet biliyorlar ve vazifelerini yaptıklarını düşünüyorlar.

Pekâlâ, zahiren makbul olsun oruçları.

Lâkin bir sürü para harcayıp pahalı restaurant”larda açık büfe iftar yapanların orucu ne derece makbuldür, biraz olsun düşünmeli değil mi?

İftar değil ki bunun adı, bilâkis tıkınmak, hatta yemeğe saldırmak. Hiçbir ayda olmadığı şekliyle hem de.

Şatafatlı sofralarda debedebe içinde iftar yapmak görgüsüzlüktür. Ramazanın ruhaniyetine tecavüzdür. Orucun maneviyatını ihlâldir.

***

Bu dindarca şatafat ve debdebenin sebebi ne?

Güya İslâm”ı, İslâmî ritüelleri kamusal alanda görünür kılmak!

Bunca tantana, sırf görünür olmak pahasına. Yılbaşının gürültüsüyle yarışırcasına.

Zarf bütün cesametiyle ortada. Peki ya mazruf?

İbadetten beklenen o sükun ve nezaket, o maneviyat ve ruhaniyet, acaba açık büfe iftarlarda mı?

Tüketim toplumunda açlığın faziletlerinden konuşulabilir mi? Konuşulamaz.

İktidar ve hâkimiyetin olduğu yerde ihlâsa ihtiyaç duyulur mu? Duyulmaz.

***

Ahmed Avni Konuk, Şerh-i Mesnevî”de, “Aşk öyle bir şeydir ki onunla Hakk”ın sırlarının kokusu duyulur” der. Mütevazi bir iftarla açılacak oruç da böyledir.

Ey talib, sorduğun için söylüyorum: Orucu ne kadar ve nasıl tuttuğun çok önemli değil, asıl önemli olan, orucu nasıl açtığın.

Sen, Muhammed”in yetimlerinden ol, orucunu, asıl açarken tut!

Ve zenginlerin parayı nasıl kazandıklarını boşver, sen o parayı nasıl harcadıklarına bak!

Eğer tutmayı ve bakmayı bilirsen.



Dücane Cündioğlu

11.METİN ALTIOK ŞİİR YARIŞMASI-ÖDÜLÜ İÇİN 8 ŞİİR KİTABI GÖNDERİLECEK.(SON KATILIM TARİHİ.15 HAZİRAN 2018 PAZARTESİ)...

Başvurular Kırmızı Kedi Yayınevine yapılacak, adaylar 15 Haziran 2018 tarihine kadar 2017 yılı içerisinde yayımlanmış 8 şiir kitaplarıyla yarışmaya iştirak edebilecekler.

ÖDÜLÜN VERİLİŞ TARİHİ VE YERİ DAHA SONRA AÇIKLANACAK;Ödülün veriliş yeri ve tarihi, daha sonra açıklanacak.

SEÇİCİ KURUL;Ahmet Telli-Ali Cengizkan-Doğan Hızlan-Eray Canberk-Haydar Ergülen-Hilmi Yavuz-Şükrü Erbaş.

ADRES;
Kırmızı Kedi Yayınevi;Ömer Avni Mahallesi, Emektar Sokak, No.18 Gümüşsuyu-Taksim-İstanbul Tel.0-212-2448982 E Posta.kirmizikedi@kirmizikedikitap.com

İlgilenenlere, önemle duyurulur.

Z İ N E Y, bir alıntı ekledi.
14 May 18:54 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Çünkü mümine yakışan "Beynel havfi ver reca" yani korku ile ümit arasında olmaktır.

İmam-ı Azam'ın İbadet Hayatı, Avni Kurt (Sayfa 96)İmam-ı Azam'ın İbadet Hayatı, Avni Kurt (Sayfa 96)
Z İ N E Y, bir alıntı ekledi.
14 May 18:17 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

İstidraç
İstidraç : Küfrü veya fıskı açık olan bazı şahıslar elinde arzularuna uygun olarak vaki olan harikalara denir.
İblis, Firavun,Deccal gibi Allah'ın düşmanlarına ait olup da onların şimdiye kadar vukua gelmiş ve gelecek hallerine ne mucize ne de keramet deriz. Bunlar İstidraçtır.

İmam-ı Azam'ın İbadet Hayatı, Avni Kurt (Sayfa 86)İmam-ı Azam'ın İbadet Hayatı, Avni Kurt (Sayfa 86)

Gözümden akan yaş mıdır kan mıdır
Lebun yadına lal-u mercan mıdır

Gönülde ne var ise faş etti göz
Seni sevdiğim yar pinhan mıdır

Gözüm ile derya nice bahseder
Gözüm gibi ol gevher efşan mıdır

Gönül ızdırap ile oldu helak
Gelin görün ol afeti can mıdır..

Avni