• 328 syf.
    ·Beğendi·10/10
    farabi: türk filozof, islam alimi, tıpçı, matematikçi, astronom, bestekar, müzik kuramcısı, kadı, ilk ansiklopedici…

    ebu nasır mehmet bin tarhan bin uzlu el farabi et türkî.

    farabi türk olup, mantık alanında aristo'dan sonra "ikinci üstad" olarak dünyanın en büyük alim ve filozoflarından kabul edilir.

    diğer pek çok büyük alim yalnızca bir veya birkaç ilimde bilgili iken, onların aksine farabi yukarıda saydığım oldukça fazla sayıdaki ilim dalında büyük alim seviyesinde kabul edilir. felsefe alanında da yunan felsefesini yendiği söylenmektedir.

    ayrıca farabi'nin sesin ahengini matematik hesaplarla ölçtüğü, geliştirdiği müzik teknikleri sayesinde ud çalarak insanları önce güldürdüğü, sonra ağlattığı, sonra da uyutarak sessizce kalkıp gittiği de rivayet edilir.

    * * *

    farabi 870 yılında türkistan'ın farab şehrindeki vesiç kasabasında doğmuştur. babası o dönem kale komutanıdır. gençliğinde çok iyi bir eğitim alıp kadılık yapmış, sonradan ilim öğrenmek amacıyla görevini bırakıp hayatı boyunca yolculuklar etmiştir.

    birçok önemli ilim merkezini gezdikten sonra 40 yaşında bağdat'a gitmiş ve eserlerinin çoğunu 20 yıl yaşadığı bağdat'ta yazmıştır.

    farabi'nin görüşlerini anlamak için bağdat'ta eğitim aldığı hocalarını zikretmekte fayda vardır.

    ibnü serrac: dönemin en büyük alimlerinden olup, farabi'ye arapça ve mantık eğitimi vermiştir.
    ebu bişr mitta bin yunus: hıristiyan mütercim ve şerhçi. mantık eğitimi vermiştir.
    yuhanna bin haylan: kendisine mantık ve felsefe dersleri vermiş, aristo'nun burhan kitabını okutmuştur.

    bu derslerden sonra farabi mantık alanında hocalarını geçecek seviyeye ulaşmıştır.

    942 yılında bağdat'ta dini ve siyasi karışıklıklar olduğu için buradan ayrılıp mısır, halep ve şam'a göç etmiştir. 950 yılında 80 yaşında iken şam'da vefat etmiştir.

    genel olarak mal mülk edinmeden münzevi bir hayat yaşayan ve hiç evlenmeyen farabi, öğrencilerine bir filozofun dünyevi zevklere düşkün olmaması gerektiğini ve ilimde azimli olmalarını tavsiye etmiştir.

    farabi'nin hayatı boyunca yazdığı 100'den fazla önemli eserin tamamı günümüze ulaşamamıştır.

    * * *

    kitabın tanıtımı: elimdeki baskısı prof. ahmet arslan'ın üçüncü baskısı yapılan açıklamalı çevirisi.

    bu kitabı okumak benim için oldukça sıkıcı, bir miktar sancılı, biraz da entelektüel bir süreç oldu!

    300 sayfalık kitabın sadece 100 sayfasını farabi'nin eseri oluşturuyor. gerisi çevirenin sıkıcı tefsirinden ibaret. gerçekten de her paragrafını madde madde tefsir etmiş.

    genelde akademik tezler böyle yazılırlar. belki de hocanın tez çalışması mıdır bilemiyorum. niye sıkıcı ve zevksiz dediğimi de bu kitabı yalnızca sonuna kadar okuyanlar anlayacaktır!

    kitap tanıtım ve takdim kısmı ile başlıyor. orjinali sadece 100 sayfa olan bu eseri takdim etmeye 30 sayfa ayırmış.

    fakat takdimden ziyade yazarın kendi zevksiz felsefe tarihi anlatımı ve yorumları demek daha doğru olur. bu kısımda, fular takmadığımız için aklımıza asla gelemeyecek bütün entel ve felsefik kelimelerden var!

    ayrıca çevirenimiz çok kere farabi'yi eleştirmeyi de ihmal etmemiş. ben ne felsefeden, ne de bu kitaptan bir şey anladığım için, olayı bilmesem "medinetül fazıla"nın farabi'ye değil, bu çevirene ait olduğunu zannederdim!

    kitabı "medinetül fazıla" olarak değil de orjinal isminde geçen "arâ" kelimesiyle kısaltmış.

    çevirenimiz farabi'nin bu eserini o kadar tefsir etmiş ki, farabi'nin hayatı hakkında tek kelime laf etmeye fırsat bulamamış. o yüzden hayatını yukarıya ben ekledim.

    sonuç olarak kitaba yapılan bunca girizgahtan sonra insanın farabi'nin yazdığı kısmı okumaya mecali kalmıyor. bu yüzden bir gün farabi kitabı okursanız, önüne geçmeye çalışan ölümlülerin sunuşlarını es geçip doğrudan farabi'nin yazdıklarını okumaya başlayın!

    * * *

    gelelim kitabın içeriğine.

    farabi'nin orjinal "el-medinetül fazıla" eseri 19 bölümden oluşuyor. tam adı "en mükemmel devletin yurttaşlarının görüşlerinin ilkeleri" şeklinde.

    daha başlarında edindiğim izlenim böyle bir kitabın normal biri tarafından yazılamayacağı oldu. metafizikten, insanın yaratılışından, ay altı ve ay üstü dünyalardan, tanrı ve peygamber kavramlarından, sosyal hayattan, yönetim ilkelerinden, siyaset felsefesinden, gerçek mutluluktan, daha da önemlisi bilginin kendisinden bahsetmiş. cinselliği ve üremeyi bile oldukça ilginç şekillerde açıklamış.

    kısaca büyük filozoflar gibi hayatın amacını ve şeklini tafsilatıyla açıklamaya çalışmış. belli ki o dönem "filozof" kavramı bunu yapabilen kişi demekti. tabi bunlar muhtemelen çok zeki beyinler olduğu için normal insanın anlayabileceğinin oldukça üst seviyesinde anlatımlar ve çıkarımlar yapmışlar.

    "meninetül fazıla"nın en beğendiğim kısmı, mutluluğu elde etmek isteyen insanın en yüksek iyi nerede ise oraya gitmesi gerektiği, insanın ihtiyaçlarının tam olarak ancak şehir büyüklüğündeki bir toplumda karşılanabileceği şeklindeki görüşleridir.

    böylelikle farabi kendisi de şehirler değiştirmiş ve tek bir kitabın peşinde bir ay yolculuk ettiği dahi olmuş.

    * * *

    geldik kitabın en netameli kısmı olan ahireti inkar meselesine!

    bazı filozoflar herhalde hayatın anlamını her yönüyle açıklayabilmeyi görev addettikleri için, açıklayamadığı ahirete iman etmek yerine ahireti inkar etme yolunu tercih etmişler. farabi'nin kitabında da bundan var.

    yani insan dünyevi aklıyla varlığı neden açıklamak zorunda olsun? belki de filozofluğun şanına gölge düşürmemek için, her şeyi ille de anlayabilme yarışına mı girmişler bilemiyorum.

    16. bölümün 12. paragrafını birkaç kez okudum. yetmedi, tefsirini bitirince yeniden defalarca okudum. farabi'den otuz yıl sonra doğan ibni sina, kırk kere okuduğu aristo metafiziğini anlamamış. sonra ancak farabi'nin şerhini okuyunca anlayabilmiş.

    bu yüzden ben de niye böyle bir inkara giriştiğini, acaba başkalarının görüşlerini mi kastettiğini düşünüp ısrarla daha iyi anlamaya çalıştım. tefsirde o dönemki aşırı bağnaz dindarlara bakıp eleştiride bulunduğunu söylüyor. fakat ahiretle ilgili yazdıkları da yenilir yutulur değil.

    yine de 100 yıl sonraya kalacak olan bu çevirinin yorumları değil, farabi'nin 1100 yıl önce yazdığı eserin kendisi olacak!
  • 304 syf.
    Okuduktan yıllar sonra izlemiş olduğum İnterstellar filmi ile baya benzettiğim (özellikle karadelik kısmı) bilim-kurgu kitabıdır. Jules Verne - Ay'a Yolculuk romanının ileri düzeyi de diyebiliriz. Ayrıca Stanley Kubrick sinemaya da aktarmış.
  • 264 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Günlükler girer ömrümüze zaman zaman, geçmişte izler bırakmak ister... Kimi zaman bıraktığı izler silinsin diye yere sıkıca basmayan cümleler, bazen de bu kitapta olduğu gibi kalıcı olmak niyetiyle gömülmek ister bastığı kalbin üzerine... Kur'an Günlüğü Münip Engin Noyan'ın izleri silinmesi güç olsun diye her satırını duayla yazdığı bir kitap.

    Kimin aklına gelir ki Kur'an okurken bir günlük tutmak! Hepimizin aklına gelmeli aslında, kitabı okuyunca kesinlikle Hâk kelâmını okurken köşeye beriye notlar almadığınız için kızacaksınız kendinize. Münip Engin Noyan öyle çok notlar almış ki, bu notları bir kitapta toplanacak kadar az olmadığından kitaba "Kur'an Günlüğü Bir" demiş. Yani devamı olan nitelikte bir kitap.

    Önceleri sadece kendini anlamak, anlatılanların farkına varmak için başladığı bu iş sonraları dost meclislerinde ortaya çıkınca, ısrarlar üzerine kitap projesine dönüşmüş. "Kur'an Günlükleri" asla akademik değeri olan bir çalışma olma iddiasında değil, olamaz da- buna bencileyin fakirin ne ilmi yeter ne görgüsü-bilgisi, ne de feraseti." diyerek tevazusundan ödün vermeyen yazar, bu işi sadece Rabbine kulluk bilinciyle yapıyor. Okurken iyi ki yapmış diyorsunuz. Okuduklarınız üzerine düşünmeniz için size ayrılmış özel bir bölüm de var kitabın son sayfalarında; "Öyleyse, onlar bu kur'an üzerine hiç düşünmezler mi?" diyerek "kendi notunu kendin al" davetinde okura.

    Yazar kitap boyunca pîrim üstadım dediği, tam bir Kur'an aşığı olarak tanımladığı Muhammed Esed'in tefsirlerinden sıkça yararlanıyor. Kur'an'la alakalı gelenekselleşmiş tabuları eleştiriyor; insanların O'nu sarıp sarmalayıp yüksek yerlere çivilemesine anlam veremiyor. Kur'an'ın duvarlarda asılı durmak adına değil İkrâ! Emrine uyma yolunda müslümanım diyen her birey için okunup anlaşılması gerektiğini savunuyor.

    Televizyon programlarından da tanıdığımız Münip Engin Noyan, Kur'an Günlüğü'ünü okurla sohbet eder nitelikte yazmış. Kullandığı bu üslup kitabı okunur kılan en birinci unsur. Okurken zevk alıyorsunuz, ilimsel gerçekleri didaktik bir vaaz şekliyle değil de, dost meclisinde elinizde çay eşliğiyle dinliyor hissine varıyorsunuz kitap boyu.

    Okunmasını daha kolay hale getirmek adına kendince bölümlere ayırmış yazar kitabı. Girizgâhı tamamlayıp yola düşüyorsunuz cümleler boyu. Yazar günlüklerin çoğunu yolculuk esnasında ya da gece namazlarıyla sabah namazı vakitlerinde tutuyor. Kitapta kullandığı kısaltmaların anlamlarını kitabın baş kısmında açıklamalı olarak belirtiyor.

    Günlüklerin çoğuna yazıldığı ay ve hal belirtilmiş. Örneğin yazar, kayıp bir ayetin peşinde aklını gezdirdiği vakit, Ağustos ayında "Başkent Ekspresi" ile Ankara yolunda. Sayfalar arasında "Kur'an nedir aslında?" diye sorarken bir mühendis yazara, aynı soru okuyan içinde cevaplanası duruyor. Kaçımız bu soruya karşımızdakini tatmin edecek doğrultuda cevap sunabiliriz mesela? Ya da kaçımız böylesi bir soruya hazırlıklı tutuyoruz kendimizi?

    O'nu anlamaya O'nu kalbimizin merkezine oturtmakla, sayfalarına yüz sürmekle başlayabiliriz, çünkü Kur'an'ın tanımı yine kendi içinde; "Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâm Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara rehber[olarak indirilmiş]tir" Anlamak niyetiyle dinlemeyen ve okumayan kişi hiçbir cümleyle tatmin olmuyor aslında. Yazar soruyu soran mühendisi tatmin edemediğinin farkında. Bütün meselenin, "...buram buram enaniyet kokan bir sanal özgüven duygusu içinde bilgiçlik taslamak yerine, o bilgiyi sonsuz rahmet ve bereket kaynağından arayıp bulmak, sonra da kılcal damarlarına, hücrelerine kadar, içine sindirmekte!" Bozuk niyetle okunan ve dinlenen her cümleyi akli ve kalbi tartımız ölçemiyor oysaki!

    Yazar Kur'an okumaktan neden korkulduğunu da sorguluyor kitapta. Birçok meal ve tefsir kitabının bulunmasına rağmen neden insanların hâlâ okumamakta ısrarcı olduğuna anlam veremiyor.

    İnsanın Rabbinden uzaklaştıran olgunun ne olduğunu düşlüyor Urfa yollarında. "Rahmanın yaradılışında bir aksaklık göremezsin"[67 Mülk-3] ayetini hatırlayıp kusursuz yaradılışlardaki nizamsal kurguya hayranlığını dile getiriyor. Yaşanılan her güzelliğin Yaradan'dan ötürü oluşuna şahitlik eden ayetleri günlüklerine not ediyor.

    İnsana verilen ömrün boşa geçen bir saniyesinin bile kişiyi ziyana düşürdüğünün, Kur'an'ı hayatının merkezine alan insanların çoraklaşmış kalplerinde imân filizleri açacağının ve ikrâ emrine uyma yolunda tefsir ve meâl okumanın önemini sıkça dile getiriyor yazar günlüklerinde. Muhammed Esed'in yanı sıra Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirlerinden de kendince anladıklarını okuyucuya aktarırken destek alıyor sıkça.

    Münip Engin Noyan'ın sadece Rabbine kulluk derdiyle kaleme aldığı günlüklerinin, Kur'an okuyan veya okumayan herkesin ufkunda yeni meşaleler yakacağı inancındayım ben. Bu nedenle cümleleri kalbinize düşesi bir kitap Kur'an Günlüğü. Hakka ulaşma yolunda basılacak bir merdiven basamağı daha sayfaları çevrilmek üzere karşınızda...

    09.03.2011 - Gülnaz Eliaçık Yıldız

    Kur'an Günlüğü-I
    Münip Engin Noyan
    Bîrun Yayınları
    120 Sayfa
  • "-Peki, Bence, yapılan her şeye biraz sanat katmak, öylesi çok daha iyi oluyor."
    Jules Verne
    Sayfa 177 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Ömrümüzün geri kalan yıllarını ateşli silahların yetkinleştirilmesine harcayamayacak mıyız yani? Mermilerimizin menzilini ölçebilmek için başka bir fırsat çıkmayacak mı önümüze? Gökyüzü toplarımızın parıltısıyla aydınlanmayacak mı bir daha? Atlantik ötesindeki güçlerden birine savaş açmamıza izin verecek uluslararası bir güçlük çıkmayacak ha! Fransızlar tek bir buharlı gemimizi batırmayacak, İngilizler insan haklarını hiçe sayıp yurttaşlarımızdan üç ya da dördünü sallandırmayacak demek!
  • Aslında dünyanın en iyi insanları olan Azraillerin kurduğu bir dernek olup çıkmıştı Gun-Club.
  • 573 syf.
    "Gecenin sonuna yolculuk" dediğin şey nedir ki? Yazınsa nispeten kısa bile sürer, günler daha uzundur zira. Kışınsa biraz daha uzar geceler. Hele hele Kuzey Yarım Kürede iseniz 21 Aralık, en uzun gecenin olduğu tarihtir. Kutuplarda ise altı ay gündüz altı ay gece... Klasik coğrafya bilgileri... Peki öyle bir gece düşünün ki, kutuplardaki gecelere bile rahmet okutsun, okuyucuyu sanki yaklaşık 600 sayfa değil de 6000 sayfaya maruz bırakmışçasına yorsun, çokça şey anlatsın ama bir yerden sonra geceyi de paravan yapan okuyucunun uykusunu getirsin. Onca kitap okudum, bu sayfa sayısına denk ve hatta daha bile fazlasına sahip olan, ama bu kadar yorularak okuduğum ikinci bir kitap hatırlamıyorum. Yine de hakkını vermek adına kitabı iki ayrı düzlemde değerlendirmek gerektiğinin de bilincindeyim.

    Öncelikle kitabı, beni yoran ve benimseyemememe sebebiyet veren yönleriyle ele alalım. Kitabı okurken, karşımda oturmuş bana sürekli bir şeyler anlatan biri varmış izlenimine kapıldım. Başlarda bu kişinin anlattıkları, birini tanımanın verdiği merakla karışık gelen o, bir şeyler öğrenme ve karşındakinin hayatına dokunuyor olma arzusunun cezbediciliğinde akar da gider. Bir süre sonrasında ise, artık insanoğlunun kaçınılmaz sıkılma potansiyeli mi dersiniz yoksa tahammül eşiğinin aşımı mı dersiniz bilemem, konudan uzaklaşmaya başlarsınız. Yavaş yavaş... Dikkat kesilmiş kulaklar, ufaktan ufaktan uğuldamaya başlar, beyninizin içinde karıncaların yuva yaptığı izlenimine kapılırsınız. Mevsim de yazdır ki, o karıncaları durdur durdurabilirsen. Oradan oraya koşuştururlar... Sonra bu hal, eğer sizin de konuşmanıza fırsat verilirse, sözcüklerinize de yansır. Meraklı sorularınız, yerini kesik kesik onay cümlelerine bırakır, hatta bir süre sonra sadece baş sallamakla yetinirsiniz. Süre uzadıkça gözler de hafiften kapanmaya durur. Açık tutmaya çalıştığın anda seni sövgüyle karşılar o gözler, ki haklıdır da (Burada aynı zamanda, bu kitabı epub tan okuyan zatımın, gözlerinin içinde bulunduğu durum dile getirilmektedir. Sizlerden de özür dilerim canlarım). Anlatıcının gazı kesilsin, motoru soğusun diye içten içe son ayıklık kırıntıları ile dua eden dinleyici, şansı da yaver giderse bu lütufa erişir. Ben de eriştim. Kitabı bitirmekten dolayı mutluyum, ama aradığımı bulamadım. En azından hikaye noktasında.

    Buraya kadar SPOILER uyarısı yapmamışım, şimdi yapıyorum: SPOILER!!!

    Bu arada hazır spoiler demişken, kanayan yaramız önsöz belasından da bahsetmek gerek. Burada öyle bir durum söz konusu değil. İhtiyatlı davranarak kitabın sonunda okudum önsözü ve "Yolculuktan Haberler" kısmını. Lakin gidişatın sürprizini bozacak herhangi bir detaya rastlamadım. Aksine yazarın anlatım tarzını ve hikayenin ele alınış biçimini anlatışı bakımından rehber niteliğindeydiler. Örnek gösterilesi! Ve çevirmenin yazdığı sonsöz, "Çevirinin Sonuna Yolculuk", gerçekten de güzeldi ve kitabın değerini artıran unsurlardandı bana kalırsa.

    Nerede kalmıştık? Kitabı yeriyorduk. Evet evet... Ve hatta kitabı iki yönden ele alacağımızı söylemiştik. Kitabı anlattığı hikaye yönünden ele aldığımızda, elimizde kayda değer bir şeyin olmadığını fark ediyoruz. Koca kitabı hikayesi yönünden anlatacak olsam şu kalıp yeterli olacaktır sanırım: Adam askere yazılır, yaralanır geri hizmete çekilir, sonrasında sömürgelerde kısa bir macera yaşar, dönüp o merakında olduğu Amerika'ya gider, biraz sürünür, sılaya döner ve yarım kalan okul hayatını tamamlar, sonrasında ise sürekli bir şeyler bir şeyler bir şeyler... "Bu yeterli değil mi" diyecek olabilirsiniz, size hak da verebilirdim. Ancak, hikayenin anlatıma baskın geldiği bir akış olsaydı... Bunu şunun için istiyorum. Kitap uzun ve haliyle okuyucu sürekli bir durum ve tespit anlatımından bezebiliyor. Böylesi bir durumda da kitabı kurtaracak olan, sanırım biraz heyecan katılmış bir hikaye olurdu, ki buna da rast gelemedik. Burada da zaten kitabın eksi yediği yerden, artısının da yükselişine şahit oluyoruz. Nasıl mı? Kitapta öyle bir anlatım ve dilsel şölen var ki, kullanılan dilin ve de yapılan tespitlerin tek tek altı çizilmeye kalkılsa, kitabınız rengarenk bir hal alırdı kesin. Yerginin içinde övgüye başladık sanırım, kusura bakmayın. E madem öyle, biraz da methine geçelim kitabın (ya da her ikisini bir potada da eritebiliriz yer yer, yadırgamayınız).

    Anlatım ve de tespitler... Yazar baştan itibaren sokak ağzıyla harmanladığı bu farklı anlatımını, kelime oyunları ile de destekliyor ve hayatının bir bölümünde karşısına çıkan insanları, karakter özellikleri ile isimlendiriyor. Burada yapılan kelime oyunları gerçekten de kayda değer, orijinal dile hakim okuyucuların bu oyunlardan ekstra keyif alacakları da aşikar. Çevirmen de burada iyi iş çıkarmış. Dile kolay, iki senesini almış bu çeviriyi yapmak. Bardamu'nün yer yer başından geçenleri anlatırken yaptığı, sahneyi tıpkı pause'lar gibi davranması, anlatılmaya başlanan olaydan azade hale bürünüp, durdurduğu sahneye dair detaylıca ve bazen "bunu da yapmasa olmaz mıydı?" tarzı tasvirleri ve tespitleri, "yörü la yörü" deyip kolundan çekiştirmenize sebebiyet verecektir ama o ne yapacak? Tabii ki de size ayak direyecek ve kendi bildiğini okuyacak. Bu arada, bunca detay aktaran karakterin, okul hayatını sadece "öööyle geçti gitti işte" gibilerinden anlatması, "ne ettin la, sahte diploma falan mı yaptırdın yoksa?" sorularını da beraberinde getirdi. Lakin kendisi de doktor olan ve tıp etiği nedir bilen yazarımızın, kendinden de kesitler sunduğu bu zalım karakterini böylesi bir madrabazlığa sürüklemeyeceğini kabul etmeliyiz.

    Hazır spoiler da demişken rahat rahat dertleşelim şuracıkta. Ne de olsa biz bizeyiz öyle değil mi? Hikaye içindeki bazı karakterlerden de bahsedelim. Mesela Henrouille'lar. Tam Türk tipi aile modeli. Birikim yapmak için kıçını yırt, hayatını piç et. Sonra da ne yap? Miras bırakma kaygısına düş... Yahu arkadaş, size bu hayatı promosyon olarak veriyorlar da bizim mi haberimiz yok? Varsa ucuzluktan kapattığınız fazladan birkaç hayat, biz de birikim yapalım da sizden satın alalım madem. Yaşlı kadının burnundan fitil fitil getirmeler ise klasik gelin-kaynana çatışmasının yanında, evladın da safını belirleme kriterlerini göze sokar gibiydi. Eee ne demişler, meme veren geri... Üstüne üstlük bir de kadının canına kast ediyorlar. Üç kuruş uğruna... Yazık ki ne yazık... Madelon'a gelecek olursak, yanımızda bolca sövgü ile gelmemiz gerek. Evlenmeyi düşündüğün adamın arkadaşı ile fingirde, sonra onu evleneceğin adama kötüle, arkadaşlık bağlarını koparmaya çalışarak, adamın hayatındaki tek kişi olma çabalarına giriş... Tanıdık geliyor değil mi? Günümüzde kadın olsun erkek olsun birçok insan bu haltı yiyor. Yalnız ben Madelon'da, günümüz ilişkilerinde de örneklerine rastladığımız bu tavrın sebebi olarak şunu düşündüm: Madelon, bakımı sorumluluğunu yüklendiği bu adama aşktan öte, saplantılı bir bağlılık hissetti. Onu gözünde, sürekli bakımına muhtaç ve sevgisi sayesinde hayata tutunacak biri olarak konumlandırdı. Evlenme fikrinin doğuşu da bundan sebep olsa gerek. Sonsuza dek birbirine bağlı ve mutlu çift, fedakar bir kadın, fedakar kadının yardımına muhtaç, eksik bir erkek... Sahne dramatik, ama kadının bundan aldığı haz, paha biçilemez. Nitekim, uyanık Robinson'un gözlerinin iyileşmesi ve sonrasında da yediği haltlar, Madelon'un, "kuş elden kaçıyor galiba" tarzı tavırlarının da kaynağı. O aşamadan sonra da, saplantılı bir kadının hezeyanlarından birkaç kupleye ve elbette nihai sona şahit oluyoruz. Bu aşamada, acaba Robinson, Madelon'u hamile bıraksa, çocuk sayesinde Madelon da Robinson'un peşini bırakır mıydı diye düşünmeden edemedim. Bence olasılık dahilinde...

    Son olarak elbette ki Bardamu ve Robinson... Bu iki kafadarın da hayatını tek bir kelime ile anlatacak olsam, ben kesinlikle şu kelimeyi kullanırdım: Arayış. Türlü arayışları türlü yerlere ve türlü türlü insanlara savurdu onları. Kah ayrı düştüler, kah bir araya geldiler, kah birbirlerinden bıktılar, kah birbirlerini başkaları uğruna sattılar, kah birbirlerinin halinden anladılar, ya da anlıyor gibi yaptılar... Nihayetinde arayışları içinde, birbirlerinin hayatlarını da şekillendirdiler. Ve okuyucuya, şu "hırt" hayatın anlamının aramadan bulunamayacağını gösterdiler. Var olsunlar! Ama benden uzakta var olsunlar lütfen. O kadar yoruldum ki, Ahmadou Kourouma'nın aksine, bu kitabı bir daha okuyacağımı sanmıyorum.