Tahir ile Zühre
Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir 
ayrılmak istersen dünyadan ama o senden ayrılacak 
yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? 
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık Yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden 
Tahir olmak ta ayıp değil 
Zühre olmak ta 
Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil...

- NAZIM HİKMET

thetis, bir alıntı ekledi.
23 May 23:51 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hâlâ yatağı sıcak,
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak."

Bütün Şiirleri, Orhan Veli Kanık (Varlık Yayınları)Bütün Şiirleri, Orhan Veli Kanık (Varlık Yayınları)

Su Üstüne Yazı Yazmak ...Amerika'da doğan ,Amerika'da yaşayan Muhyiddin Şekur'un tasavvufla tanismasini ve bu tanisiklik sırasında Mursid'inden aldığı derslerle dönüşümünü ve manevi gelişimini konu alır .

Öncelikle ilk defa "tasavvuf" türünde bir kitapla tanışmış oldum.Şeyh-murid kavramları bana her ne kadar uzak kavramlar olsa da kitabın ruhundan ,Ramazan'ı da vesile kılarak istifade etmeye çalıştım.Sertlikten hoşlanmayan birisi olduğum için yazarın büyük büyük laflar etmeden ,ümidi soluklamasi ,şefkatle her şeye rağmen kucaklayici olması açısından ,kalbi yumuşaklık vermesi açısından değerli buldum bu eseri.Ancak bu kitabın da okunması için manevi bakımdan belli bir olgunluğa ulaşılması gerektiği kanaatini taşıyorum.Hedonist yaşam şeklinden birazcik olsun uzaklaşarak kalbimizin farkına vardigimiz,kalbilestigimiz şu günlerde, kitabın olay orgusunun de Ramazan'a denk gelmesi müthiş bir tevafuk oldu benim açımdan.Sufizm ile yazarın kendi marifet ufkuna göre kulluk derinliğine ,arayışına ,pismanliklarina şahit olacaksınız.Kitapta altını çizdiğim ,hayatta motto olabilecek o kadar yer oldu ki zaman zaman bu kaynağa basvurup yudumlamak istiyorum .


Nasıl ki yaşamın içinde her şeyin bir hikmeti ,kalbi hatirati var ise başımıza gelen musibetlerin ,gelişmelerin de enfusi dairemizde bir karşılığı vardır.Ancak dünyayı tamamen kalbimizde taht kurdurdugumuz için biz bunu yorumlamaktan veya bir hikmetinin olduğunu yormaktan çekiniriz .Bağlı olduklarimizla ayrılmak, bagliligimizin şiddeti nispetinde acı verdiği için gerçeklerle yüzleşmek de nefsimize ağır gelebiliyor.Oysaki gözümüzü perdeleyen dünyayı terk etmeyi basarabilirsek,"dünyalı " olmaktan bir nebze vazgecebilirsek şayet "Mahlukatin soluklari sayisinca Allah'a giden yollar var!" dusturunca her durakta nefes alıp kalbimize dönüş yapabilir ,bakışlarımızı O'na odaklayabiliriz .


Kitaptaki beni çok etkileyen hazinedar Ayaz'in satılacak bir köle durumundayken hazinedarliga yukselisinin kalbinde makes bulmamasi için eskiden sahip olduğu fakirlik kıyafetini giyerek aynaya bakıp öz kimliğini kendisine hatırlatması ,bir hiç olduğunu ,acziyetini kabul etmesi; hayatı kral gibi yaşayıp kendi iktidarimizi sürdürmeye çalışan bizlere kendi Sultan'imizin huzurunda nasıl durmamiz gerektigiyle ,kalbimizin hazinedarina karşı nasıl bir duruş sergilememizle alakalı kulaklara küpe olması gereken ders niteligindeydi.

En çok aslında kendimizi ihmal ediyoruz.Kendimizden vazgeciyoruz.Kulluktan yana yorgunluk yaşıyoruz.Muslumanliga çok avamca yaklaşıp ,kendi kalbimizde siglastiriyoruz.Ibadetlerimizde bile bıkkınlık var maalesef. Kırılacak cam parçalarına elmas fiyatı vererek "ebed" için yaratilisimizi çok ucuza satıyoruz.Ibadetler şeker şerbet yudumlar gibi zevk vermiyor bizlere.Neden duymuyoruz ?Neden heyecan yok ?Oysaki gülücükler saçan,gözümüzü boyayan makyajlı dünya kime ait olmuş ki ? Gerçekten kalbimizin ve ruhumuzun bakıma ihtiyacı var.Seklimizi semalimizi varlık aynasında seyretmeye ,yaralarimizin,kiriklarimizin Kudret eliyle nasıl sarıldığını gozlemlemeye ihtiyacımız var.Hayatımızda rahmetin tecellerinin izini sürüp kitaptaki gibi teslimiyet zor da olsa Sanatkarimizin bize bicmis olduğu değeri biçmek için kendi sigligimizdan kurtulmamiz gerekiyor.Her şeyden ziyade kalbimize karşı saygılı olmak mecburiyetindeyiz.


Hallaci Mansur'un "Aramızda tek bir perde var Ya Rabbi .O da benim.N'olur benden ben'imi al" dediği gibi içimizde köpürüp duran ,bitmek bilmeyen arzu kuyularimizda bogulmamak için "terk" şart .Neyi terk peki ? Rabbimizle muhabbetimize mani olan her ne ise ...Makam mi,evlat mı,para mı,villa mi ? Herkes bagimliliklarini ve zaafını çok iyi bilir emin olun.Neleri gözümüz kapalı ağrısız sancisiz bir şekilde,gölgesine kanıp aslına,faniligine aldanıp ebedi bir dünyaya karşılık,nimet icre nimetleri oburca sadece burada tuketip feda ettik ?!!!

Oysaki sürekli suçu isnat ettiğimiz,hatalarımızı yukledigimiz içimizde ayrı bir varlık varmis gibi düşündüğümüz nefsimiz ,nefes anlamına gelen nefsimiz, yerine göre sinirlarimizi astigimizda "el freni" misali hayra teşvik edip kötülükten de alikoyarak nurani bir helozonla hayat ufleyebiliyordu bizlere !!!

Yine yazar en güzel saflastiricinin "ateş" olduğuna dikkatleri çekip ,iç derinligimizde yaşayacağımız varoluş sancimizin ,izdirabimizin kim bilir pismanliklarimizin bizi Vadedilen Yer'e goturebileceginin söylüyor.Hz.Meryem validemizi bir hurma ağacına yaslanmaya sevk eden doğum sancısı,Hazreti Yakub’un gözlerine perde indiren hasret,Hz.Eyyub'a(as)“Ya Rabbi, zarar bana dokundu, Sen Erhamü’r Rahimim’sin.” dedirten hastalık ne ise bizlere de derinlik
kazandıracak,yakinlastiracak hüzün ağrısı da odur .Yeter ki bizler de Hz.Musa(as)'daki gibi "Ateş elde etmek için gitti öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti " teslimiyetinin zerresi bile olsa eşyanın bağrında saklı hikmetlerin hadiseler calkalandikca açığa çıktığına canı gönülden tereddüt etmeden inanalım.O zaman sancilarimiz bizde bir manevi doğuma,amudi yükselişe dönüşebilir belki.Rabbimiz sabrettiklerimize mukabil bize burada tattirdigi leziz nimetleri ilahi ikram olarak ahirette de tattirir İnş.


Ve işte o zaman tüm kırık ve yıkık yüreğimizle saraylara bile degisemeyecegimiz hüzün kulubemizle bizi birakmayan ,hatirimizi gören Rabbimiz bizlere ne harikuladelikler sunacaktir.Hatta bir adım daha yukarı çıkıp tüm bu harikuladeliklere “Değildir bu bana lâyık, bu bende; bana bu lütf ile ihsan nedendir! sırrıyla "Ben istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim. Ben Seni istemiştim. Sen benim ol, başka hiçbir şeyim olmasa da olur. Çünkü ancak Seni bulursam her şeyi bulmuş, Seni kaybedersem işte o zaman her şeyi kaybetmiş olurum kulluk suuruyla dopdolu yasayabilsek.Ahh ...Uyuklamaya ve uyusukluga sürekli meyyal nefsim, ahh nefsimi yanlis yonlerde kullanan gayretsiz heyecansiz iradem !!! Rabbim emanetini kabzetmek zamanına kadar bizleri emanetinde emin eylesin.Aklı midesine,kalbi nefsine,ruhu cesedine hakim olan kullarından eylesin .

Bu kitapla tanismama vesile olan ,sayelerinde ilk defa tasavvuf konusunda az çok bilgi sahibi olabildiğim Eylül Türk Hanım ve Derya (Bahir) DENİZ'ya çok teşekkür ederim.

https://m.youtube.com/watch?v=iPYVcAmgfHI

Keyifli okumalar ...

Gürkan ((şair)), Yaralı'ı inceledi.
23 May 16:53 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kahraman Tazeoğlu'nun kuşkusuz mükemmel bir duygu anlatımı var. Duygusallığın yoğun olduğu bu kitapta, o duyguyu okuyucuya çok iyi geçiriyor ve bunu hiç sıkmadan yapıyor. Konu açısından çok yaratıcı. Özellikle Kaan ve Lavin'in ölen bir çocukla irtibatı ve aşkının kurucusu olması olağandışı bir olay iken, bunu okuyucuya çok doğal bir şekilde kabul ettiriyor. Eksik bulduğum taraf ise olayların geçiş sırası. Bir olayda başka bir olaya atlıyor ve bu da okuyucu da karmaşıklığa neden oluyor. Ama bütünüyle duygu yoğunluğuyla yoğrulmuş akıcı bir kitap. Ölmeden önce okunması gereken kitaplar listesinde bence yer alıyor. "Bazı yaralar sardıkça kanar. Kiminin çöle döner yüreği, kimi içinde bir yanardağ saklar." Kaan'ın yarası da böyleydi. Hande'nin onu terk etmesinin ardından çöldeki kum fırtınaları onu kasıp kavurmuş hiç doğmayan güneşten yanıp kavrulmuştu. Hande ansızın gidişiyle Kaan'ı ömür boyu taşıyacağı bir yaraya mahkum etmişti. Kaan ve Hande çocukluk arkadaşılise aşkıydılar. Liseyi İzmir'de beraber okuyupaynı üniversiteyi okudular. İstanbul'da aşk dolu yılları geçti. Kaan Hande'nin olmadığı bir ömür düşünemiyordu. Üniversite bittikten sonra Hande hemen işe başlamıştı. Kaan ise henüz bir iş bulamamıştı. Bu durum Kaan'ı derinden üzüyordu çünkü okul bittikten sonra evlenmeyi planlıyorlardı. Kaan birkaç iş başvurusu yaptı bu arada Hande ise iş hayatına bütünüyle alışmıştı. Kaan Hande'nin değiştiğini hissediyordu ama bunun önemli bir durum olmadığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Kaan'ın iş başvurularından biri olumlu sonuçlanmıştı. Kaan pazartesi işe başlayacaktı ve bu mutlu haberi vermek için sabırsızlanıyordu. Hande'nin onu yapayalnız bırakıp gideceğini bilmeden. Pazar günü buluştular. Kaan Hande'ye bir iş bulduğunu pazartesi işe başlayacağını söyledi. Hande soğuk davranıyordu ve lafı uzatmadan Kaan'a birlikte olamayacaklarını, ayrılmak istediğini söyledi. Kaan adeta bir buz kütlesi kaldı. Hande arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kaan onun gidişini hiç kabullenemedi ama Hande ondan çoktan vazgeçmişti. Kaan Hande olmadan bir hayat süremeyeceğini anladı ve bileğini kesti. Su dolu küvete kanı hafif hafif dağılırken Kaan'da adım adım uzaklaşıyordu hayattan. Ta ki komşusu onu bulup hastaneye yetiştirene kadar. Kaan hayata tekrar dönmüştü ama kanayan bir yarayla. Bileğindeki yara Hande'nin enkazıydı. Kaan hayattan kopmuş, âdeta bir ölüydü. Onu bu zor zamanlarında eski arkadaşı Ayça hiç yalnız bırakmamıştı. Ona kendi çalıştığı yerde bir iş buldu ve onu sosyal hayatına tekrar döndürdü. Kaan'ı hayata döndürmek için elinden geleni yaptı. Kaan artık daha hissediyordu kendini şüphesiz bu Ayça'nın sayesindeydi.

Yoruma muhtaç bir giriş yazısı
Yorgunluk belirtisi insandan insana değişir miydi bilinmez ama onun göz kapaklarından aşağı doğru akıyordu. Uyku üzerine doğru geliyorken son bir çaba ile gözlerini açıp ayağa kalkmayı başarması onu sevindirdi. Ceketini üzerine geçirmek için kapıya doğru yönelirken arkadaşlarından ayrılmak için gerekli konuşmaları yapabilmişti. Yorgunluk ve uykunun verdiği tatlı dalışlardan yüzerek kurtulup, suratına çarpan sert ve soğuk rüzgarla birlikte yağan kara beyninin içinden küfreden bir serzenişle cebinde arabanın anahtarını aradı. Anahtarı yakalayıp çıkarırken arabayı uzağa park etmiş olduğunu hatırlayarak sinirli adımlara küfrü basarak eşlik ettirdi. Karda çatırdayan ayak seslerinin gecenin sessizliğine verdiği, aslında normalde hoşuna giden bu sesin verdiği gürültüde uykusunun kaçtığını fark etti. Madem uykum kaçtı biraz yürümenin zararı olmaz diye düşünerek ıssız sokaklarda yalnızlığın ve sessizliğin tadını çıkarmaya başladı. Dar sokakları severdi ve gördüğü bir dar sokağa girme isteği onda karşı koyulmaz derecede hisler uyandırırdı. Bu hep böyleydi, nedeninin hiç bir önemi yoktu onun için. Bir şey zevkli ise onu yapmak gerekir ve sorgulanmasına gerek yoktur. Her zaman savunurdu derdi ki, eğer başka bir varlığa zarar vermiyorsam yaptığım şey başka biri için anlamsız olsa bile bana keyif vermesi onu yapmam için yeter sebeptir. Düşünmek gereksizdir neden sevdiğin üzerine.

Karşısında duran dar sokağın büyüleyici güzelliğine tereddütsüz kapıldı. Kar yağışının artması, sırtında sadece ceket olması, soğuk rüzgarın kulaklarını kızartması, burnunun uyuşmuş olması önemli değildi. Sadece keşke montu arabada bırakmasaydım diye bir saniye bile sürmeyen iç geçirmenin dışında pişmanlık duymadı. Kar iyice hızlanmış ama bu o dar sokağa daha dar ve güzel bir hava katmıştı. Bazı noktalarında üç kişi yan yana yürüyebilecek genişlikte olsa da genel olarak iki kişilik bir sokak olduğu kanısına vardı. İki taraftan evlerin birinci katlarının saçakları gökyüzüne doğru daha da bir daraltmıştı sokağı. Gökyüzü geniş ve sonsuz görünmüyordu. Düz bir çizgiden akan beyaz tanecikler arasında yürümenin keyfine diyecek yoktu. Her şey çok güzel gidiyordu.

Kar durmaya başlayıncadır ki yarım saattir yürüdüğünün farkına vardı. Farkına vardığı tek şey yarım saattir yürüdüğü değildi, yarım saattir aynı dar sokakta yürüdüğüydü. Bir sokak ne kadar uzun olabilir ki yarım saattir yürüyorum, alt tarafı bir sokak diyerek yürümeye devam ediyordu ama sokağın hala bir sonu da var gibi görünmüyordu. Durdu, gökyüzüne baktı, havanın açmış, bulutların dağılmış, yıldızların ortaya saçılmış olduğunu gördü. Ay ışığının dar açıklıktan üzerine doğru gelerek tüm sokağı nasıl aydınlattığını izledi bir süre. Daha ne kadar yürütecekti, arkasını döndü, geri dönse bir yarım saat daha yürüyeceği kesindi, ilerlese ne kadar yürüyeceği belirsizdi. Acaba geride çıkışlar vardı da kârdan dolayı kaçırmış mıydı? Bu imkansız geliyordu çünkü kaçırabileceği kadar geniş bir sokak değildi. Hava soğuk değildi artık, ilerlemek zorunda kaldı, yürüyordu, yürüdükçe terlemeye başladı. Ayaklarının altında ezilen kar sesini duymaz oldu. Yere baktı ki değil kar bir ıslaklık dahi göremedi. Gökyüzüne çevirdi yüzünü ayın yerinde güneşi gördü. Yıldızlar yoktu artık. Gün doğmuştu. Nasıl olur dedi eli saatine gitti, yanılmıyordu gece bitmemiş olmalıydı.

İlerde bir kapının önünde beton yükseklik gördü ve inanılmaz bir oturma isteğiyle yığılıverdi. Sırtını kapıya aklını içinde bulunduğu duruma verdi. Neredeydi, ne oluyordu?

Begüm Yalav, Dönüşüm'ü inceledi.
22 May 20:38 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabı bitirdikten sonra işten ayrılmak bir tesadüf mü anlam veremedim. Ancak evde karşılaştığım tepkilerden sonra, yazarın vermek isteği mesajı o kadar iyi anladım ki. Hepinize tavsiye ederim sevgili okur arkadaşlarım..

Fezâ, bir alıntı ekledi.
22 May 18:43

Toplum, alıştığından kolay kolay ayrılmak istemez. Her değişiklikten, isterse o değişiklik bir kurtuluş olsun, kaçar.

Ruhun Dirilişi, Sezai KarakoçRuhun Dirilişi, Sezai Karakoç
ozan erdoğan, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor'u inceledi.
22 May 02:36 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

bundan 5-6 yıl önceydi sanırsam. mimar olan kuzenim bir kitap aradığından ve bulamadığından bahsetmişti. tabii o zaman kitapçı olduğum için bir kaç gün içinde buldum kitabı. arkasını okudum, içindekiler kısmını okudum. kuzene telefon açtım. kitabı buldum ama önce ben okuyacağım dedim. "tamam, acelem yok, yeter ki ben de okuyabileyim!" dedi. aslında okuduktan sonra kuzene veresim gelmemişti kitabı ama beni hiç haberim olmayan bir kitaptan haberdar etmiş olduğu için de ona borçluydum. kitabı okuyup, kendisine teslim ettim ama ayrılmak da zor geldi açıkçası. yazar Karl Marx'ın "katı olan her şey buharlaşıyor" tespitinden yola çıkarak bize muazzam bir modernite, özellikle de mimari ve edebiyat bakımından bir modernite eleştirisi sunuyor. kitabı bir şekil de bulup da okumak gibi bir niyetiniz olursa size tavsiyem önce en azından 'Kant' okumanızdır. o zamanlar ben henüz okumamıştım ve keşke okusaydım demiştim. elinize geçer ise hiç tereddüt etmeden okuyun derim . . .

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 33
Yazar: Monna Rosa
Hikaye Adı : Kırık Hava
Link: #29829345

Deniz manzaralı bir masa, daha ne olsunlu bir düşünce içerisinde seyre durmuştu o sırada sahilde olan biteni. Bir silsile halinde fikrine hücum eden düşünceleri kovmak isterken kendini yeni yeni düşüncelere itiyordu. Kimbilir kaç vakittir o masada oturuyordu ya da bu içtiği kaçıncı çaydı kendisi de bilmiyordu. Sanki ruhu bir boşluktan diğer boşluğa yatağını terk eden bir nehir misali akıyordu. Bir elin omzuna dokunması ile kendine geldi, kafasını kaldırınca henüz daha sandalye boyuna ulaşmayan küçük bir çocuk, az ilerde ağaca takılmış balonu gösteriyordu. Ağlamaklı gözlerindeki acıyı kendi yüreğinde hissetti. Balonu takıldığı yerden çıkarıp tekrar çocuğun sıska parmaklarının arasına bıraktı. Belki bu olay olmasa o hâlâ masada oturacak ve düşüncelerin beynini kemirmesine izin verecekti. Yürümeye başladı, şimdi aklında tek bir soru vardı; ne yapacaktı, bir düzelen bir bozulan bu hayatını nasıl toplayacaktı? Dar sokakları, ıssız kaldırımları geçerken kimi zaman bir arabanın kornası kimi zaman ona çarpan biri onu düşüncesinden ayırıyordu. Bir ara aklına saate bakmak geldi, vakit geç olmuştu, artık eve gitmesi lazımdı. Eve gitmeyi pek sevmezdi sokaklar ona göre daha eğlenceliydi bir sürü değişik yüz, her çeşit insan... Bir köşeye geçip saatlerce seyrederdi. Yüzlerinden içinde bulundukları durumu anlamaya çalışırdı ki ona göre en mutsuz insan kendisiydi. Eksikliğini duyduğu bir şeyi arıyordu o yüzlerde. Ama neydi? Sorsa onu tanıyanlara bulabilirler miydi? Nafile, onu kimsenin tanımasına izin vermemisti. Ev kapalı bir kutu gibiydi; havasız, karanlık ve yanlızlığın rengiyle boyanmış duvarları vardı. Bazen kitap okur bazen şarkı söylerdi, onun ev hali buydu. Kimi zamanda tahta parçalarını eline alır aklından ne geçerse o an onu yapmaya koyulurdu ki zaten kendi de beceriksiz olduğunu bilir, baştan yapamayacağını bildiği için çok da heves etmezdi. Zaten iş olsun diye yapıyordu. Akşam eve gelince yine bir ev hüznü başlamıştı, acaba biri ona büyü mü yapmıştı? Yoksa imkanı var mı bir insanın böyle bedbaht olmasının? İçinden kendince aman dedi kim ne yapsın beni. Sonra aklına sahil geldi, gemiler ne güzel birer birer rıhtıma dönmüştü. Sahi onun sığınacağı bir limanı yoktu, ansızın aklına resitalde piyano çalan kız geldi. Bu aralar düşünmeye değer tek şeydi o güzel mahluk. Parmakları nasıl da dans ediyordu ahengini rüzgardan alan bir gelincik gibi, parmakları notalar üzerinde bir sağa bir sola gidiyordu .Saçları çok koyu olmamakla beraber kahverengiye çalıyordu. Uzun uzun beline kadar dökülmüştü, her kafa oynatışında başaksız buğday gibi dalgalanıyordu, narin ve mini minacık yüzü üzerinde iki zeytin gibi göze sahipti. Yüzündeki tebesüm o kadar büyümüştü ki uzaktan biri onu izlese dünyanın en budala insanı seçerdi, ama bizim kahraman sadece aşıktı. Aklı başına karnı guruldayınca gelmişti ama uyumak daha cazip gelmişti. İçini saran korkular vardı. Neydi, onu böyle mahsun yapan neydi, neydi rüzgara küstüren saçlarını, neydi gözlerini denize bakmaktan alıkoyan, önünde dünyanın en güzel çiçekleri dururken onları koklamak yerine neden arkasını dönüp kaçmayı istiyordu, neden beğendiği, kalbinin en güzel tahtına oturtduğu kişiyi bile düşünmekten çekiniyordu? Sorular, sorular diye döndü yatağında.Pencereye takıldı gözü, ince bir yağmur başlamıştı. Bir şiir mırıldandı;

Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...

Sabah olmuştu, ne geceydi ama dedi kendi kendine. Pencerenden baktığında her yer ıslaktı, yağmur sabaha kadar devam etmişti, serin ve soğuk bir mart havası almıştı odaları eline çayını aldı, uzun süredir işsizdi ve başvurduğu hiçbir yerden haber gelmemişti. Köşedeki para ne kadar kendini idare edecekti. Bugün yine ıssız sokakları gezmeyi düşündü, kim bilir piyano güzelini görürdü belki, bu gelen baharı ve içinde anlam veremediği, boşa koysa dolmayan doluya koysa almayan, sebebini hiçbir yüzde bulamadığı eksikliği bulurdu. Eksikti ve kaybettiği şeyi yerine koyamıyordu. Halbuki o böyle miydi eskiden? Bir bilse, ah bir bilse bulurdu eksiğini.

Söylenerek üzerini giydi. Eller cebinde çıktı sokağa, bugün deniz kenarına gitmek istemiyordu .Orası hassas kalbine daha da bir hüzün katıyordu. Tanıdık kimseyi de görmek istemiyordu. Bir bunalma, bir sıkılma hali içindeydi. Girdiği kaçıncı sokak o da bilmiyordu. Birden kulağına bir müzik sesi geldi, bu oydu. Resitalde gördüğü kızın çaldığı şarkıydı. Bir kafenin içinden geliyordu, kalın bir ses şarkıya girmişti:

Yak Del Mega boro boro,
Yak delam mega naro naro
Taqat nadaara delam betoo, beto Chekonammmmm.

Güzel bir ezgiye sahip bu şarkı ona o günü hatırlattı. O minik sevimli yüz geldi aklına, yine bir korku ve heyecan fırtınası sardı içini. Hiç tanımadığı, ismini bile bilmediği bu kıza nasıl bu kadar bağlanabilirdi. Kaybetmişti, onu bu hayata sıkı sıkı bağlayan bağlarını kaybetmişti. Şimdi bu güzel mahluk onu hayata tekrar bağlayabilir miydi?

Kimbilir diye içinden geçirdi,insanın yaşamında sözünün geçtiği birşey var mıydı olanlar irademiz dışında gerçekleşiyordu ve zamanın oltasına takılan balıklardık ailemiz çevremiz hatta en yakın arkadaşlarımız bile hayatımıza atanmış varlıklardı bir tek hislerimiz ve duygularımız bizimdi.Günler birer birer geçiyordu.Havalar her geçen gün sıcaklar olmuştu o hala içine düştüğü girdapta yolunu bulmaya çalışıyordu ne zaman elini birşeye atsa elinde kalır olmuştu.

O gün öğleye doğru acıkan karnını doyurmak için kendine bir yemekçi arıyordu .Bir kaç yerin önünden geçti lakin bir his onu oralara girmekten alıkoyuyordu.Biraz yürüdükten sonra önünde bir kaç renkli masa ve sandalye bulunan bir yer ilgisini çekti çok kalabalık olmamakla beraber sakin de görükmüyordu. Bir kaç adım atar oldu ki arkadan kadife gibi bir ses geldi.Dönüp bakacak oldu lakin ayağı hafif çıkıntılı bir taşa takılmıştı ,zaten her daim eli ayağına karışırdı birden kendini yerde buldu herkes o an oraya bakıyordu bir el onu omzundan tuttu ayağa kalktığında iri yarı bir adam ona birşeyler söylüyordu ama ne fayda onun gözü başka yerlere dalmıştı .Bu oydu resitalde gördüğü kızdı yüzünde hafif bir tebessüm oda kendisine bakıyordu içinden ufak bir utanç ve kızarma ile birlikte gözünü biran bile olsun ondan alamıyordu öylece donup kalmıştı .Birden hafif bir sarsılma ile önünde duran adamı farketti


-İyimisiniz

Ağzından sadece iyiyim kelimesi çıkmıştı .Adam ve kız birbirine bakıp gülümsediler az sonra adam kızın elinden tutup içeri götürmüştü .Her şey o kadar hızlı gelişmişti şaşkınlığı ve hüzün içerisinde orda öylece tuhaf ve manasız duygular içerisinde epey durmuştu.Şimdi ne düştüğünde kırılan gururu ne de kızı gördüğünde ki büyük sevinci vardı.Şimdi içinde gram duygu yoktu bomboştu.Kendine gelmesi uzun sürmüstü ordan hemen ayrılmak istedi.
Artık tamamen bişeyleri kaybettiğini anlıyordu.Bundan sonra iyi olabilme imkanı var mıydı ne düştüğünde ki utanç ne de suya düşen kuru hayalleri içini acıtıyordu o artık boşluğunda daha da kaybolmuştu.Son bir damla umudunuda yitirmişti.






(Resitalde kızın çaldığı şarkı)


https://youtu.be/GqOKPu2XVqE