Ahlaki kanunun gerekliliği konusunu tartışan araştırmacılar iki felsefi teoriye bağlıdır: Birincisi kötümserlerin teorisidir. Buna göre biz gelişigüzel bir tesadüf eseri olarak ve hiç bir kanuna bağlı olmayarak şu yokluk zeminine atılmışız. Yaşadığımız kadar yaşayacağız, istediğimiz gibi hareket edeceğiz. Fakat sonunda ölüm her şeyi bir anda bitirecek, bir hiçlik içinde ortaya çıktığımız gibi gene bir hiçliğe döneceğiz.
Yahut ikinci ve iyimser teoriyi kabul ederek şöyle diyeceğiz: Kainat terakki ve kemale ulaşma yolunda devamlı surette ilerliyor; biz de bu tekamülün seyriyle ahenk içinde ilerlemeye mecburuz. Nasıl kainatta bir tekamül maksadı varsa, bizim şahsi hayatımızda da aynı şekilde bir tekamül gayesi vardır. Boş yere meydana atılmış değiliz; hayatımız ve eserlerimiz hiçlikten ibaret kalmayacak... Kainatın tekamülüne biz de fert olarak yardımcıyız. Yaratılışımız ulvi bir kanuna bağlıdır. Bu ulvi kanun, kainatın tekamülünü, bu tekamüle bizim de yardımcı olmamızı, tekamüllerin ayrılmaz bir parçası olan ve insanları hakikate, iyiliğe ve güzelliğe sevk eden ahlaki kanunun kurallarıyla süslenmemizi emrediyor.
İnsan zifiri karanlık içerisinde el yordamıyla nesnelere ve insanlara sarılıp "Bir zamanlar bana o denli yakın olan ışık sen misin?" diye sorar. Aldığı yanıt her seferinde olumsuz olunca aramaya devam eder, sürekli yer değiştirip hep yeni bir ümitle yeni arayışlara girer. Belki de zamanın başlangıcından beri insanın temel dramı, kendisine yetmediğini sandığı bir dünyanın içine yerleştirilmiş olması ve kabına sığamamasıdır.