"Evet, zavallı çok üzgün, çok sefildi, gözyaşları dereler gibi akıyordu. Fakat bütün utanç, delilik ve terk edilmişliğinin içinde bile, ona öyle geliyordu ki, eğer dünyada sevebileceği ve sevilebileceği bir kişi, bir şey olsaydı, kendini daha az utanılacak biri, daha az deli ve daha az terk edilmiş hissedecekti. Bunun bir çocuk olması lazımdı, çünkü ancak bir çocuk bu iş için yeteri kadar masum olabilirdi.
Sivri çan kulesiyle iki büyük kule, onun için, kendisinin yetiştirdiği kuşların yalnız kendisi için öttüğü üç büyük kafesti sanki.
Oysa onu sağır eden de bu çanlardı; ama analar çoğu kez, kendilerini en fazla üzen evlatlarını daha çok sever.
Kaldı ki, hakkını yememek lazım, kötülüğü belki de doğuştan değildi. İnsanlar arasındaki ilk adımlarından itibaren aşağılandığını, damgalandığını, dışlandığını hissetmiş, sonra da görmüştü. İnsan sözü onun için sadece alay veya lanetti. Büyürken etrafında sadece nefret görmüş, bu nefreti kendine mal etmişti. Herkesin kötülüğünü üstlenmişti. Kendisini yaralayan silahı, bu kez o eline almıştı.