Dünyadaki en kutsal; insanı tüylerini diken diken eden yer neresi desem ne cevap verirsin? Kabe mi? Kudüs mü? Vatikan mı? Camiler mi? Kiliseler mi? Sinegoklar mı? Morg mu? Mezarlık mı?
Bu sorunun cevabının doğumhane olduğunu ilk elden tecrübe ettim. Kalp kulağıyla biraz dikkatli dinleyip doğum acısı çeken kadınların haykırmalarının gerisinde başka şeyler de duyar gibi oldum.
Başka bir alemden bu tarafı görüp korkan, belki de bu yüzden dünyanın pisliğine, zalimliğine, yozlaşmışlığına bulaşmak istemeyen ruhlara zorla çamurdan – etten – kandan – kemikten bedenler giydirilmesinin korku ve acısının çığlıklarıydı bunlar.
Öyle ya, dünyanın uyuşturucu etkisi bir an üzerimizden kalksa kim hayatta kalmaya devam etmek ister ki? Bu ancak ateşin açığa çıkarabileceği ve ölmeden evvel ölmenin ne deme olduğunu bilenlerin cevaplayacağı bir sır.
O gün bugündür hayata ve insanlığa çok daha derin anlamlar arayan bir gözle bakıyorum. Sana saçma gelen okuduğum her kitapta, izlediğim her filmde; hatta dinlediğim her müzikte bu anlam arayışı içerisindeyim.