• Ba-ba dediğin iki hece. Kimileri için bütün kelimeleri kaynatsan bir kazanda yine de yetmez tek bir harfini anlatmaya.
    Kimileri için ise varlığı yokluğuna eş. Kimilerinin başı sıkışınca aklına ilk gelen. Kimilerinin alnında olduğuna inandığı "yangın anında kurtarılmayacak" tabelasını beton çivileri ile çakan. Herkesin heybesindeki ağırlığı, kokusu, tadı farklı muhakkak. .
    Kitabın ilk sayfalarında çatışma temelinde uzanan bir baba- oğul hikâyesi okuyacağım zannettim. Yanılmışım. Buram buram merhamet kokuyor bu kitap. Yazar ve anlatıcı ile uzun zaman önce bir bacağını araba kazasında kaybeden babası arasında başlayan hikâye Ankara- Denizli hattında toza toprağa bulanıyor. .

    Hikâyenin konusunu yazsam şuraya belki de "bu mu şimdi?" dersiniz. Belki haklısınız da. Edebiyat baba-oğul ilişkilerini pek sever. Ama ne anlattığı değil ki mühim olan. Mühim olan nasıl anlattığı. .
    Kitap 248 sayfa. Sayfalar akıp giderken sessiz sedasız, ölenler oluyor sözgelimi. Her yeni sayfada baba, hastalığı yüzünden etini geride bırakıyor azar azar. Kemiğe dayanan deri hayata küskün.
    Onca gidene rağmen hafiflemiyor kitap, tersine ağırlaşıyor. Sanki her ölen sayfalara gömülüyor.
    .
    Kuşlar Yasına Gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman. .
    Henüz kalemi ile tanışmadıysanız bu kitap başlamak için şahane bir seçenek
  • Siddhartha

    Siddhartha nedir üstad? Değişir. Ne öğrenmek istediğine göre çok anlamı vardır onun. Sırasında bir felsefe, sırasında bir aydınlanma veya öğrenme, sırasında bir yaşam biçimi, sırasında doğayı anlama, sırasında doğanın kendisi olma... Sırasında aile, sırasında dost veya sevgili...
    Siddhartha nedir üstad?
    Çok az şey vardır insanın hayatında görüp şaşırdığı, duyup inanmak istemediği, dokunup yalansamadığı, tadıp anlamlandıramadığı... Siddhartha bunlardan biridir.

    Gelelim kitabın kendisine...

    Genç bir brahmanın oğlu olarak yaşadığı baba ocağını terk edip dostu Govindayla bilinmeze, hayata ve onun gizemini çözme yoluna düşen kahramanımızın hikayesidir bu.
    Samana adı verilen derviş olmayı çare olarak görüp tanıdığı ve bildiği herşeyi gerilerinde bıralmayı göze alarak düştüğü bu çetin ve çetrefilli yolda Siddharthayı bir dizi talih ve talihsizlikler beklemektedir. Baba evinden ayrıldıktan sonra 3 yıl samanaların yanında aç bilaç dilenerek buldukları yiyeceği yiyip bulamayınca oruç tutup nefislerini körelterek yaşayan iki dost günlerden bir gün buddha adında bir ilahi adamdan söz edildiğini duyarak onun peşine düşerler... Budha'yı çok geçmeden bulurlar. Govinda Buddha'nın öğretisini ve yaşam biçimini benimseyerek onunla kalır ama Siddhartha ayrılmak zorundadır. Çünkü Buddha ona anlatıldığı gibi ağız dolduracak yetenekli ve etkileyici düşünceleri olan biri gibi görünmemiştir, Buddha ona yetersiz gelmiştir. Ve o kendi olmak, kendini bulmak için tekrar yollara düşer.
    Bir zaman sonra Siddhartha'nın yolu şehre düşer. Şehre gelince kamala isminde bir kadın tanır ve kadına aşık olur. Kadın Siddhartha'yı beğenir ama parasız işsiz bu delikanlıdan bir şey elde edemeyeceğini anlayıp onu başından savmaya çalışır. Siddhartha bunun üzerine kadından nasıl para kazanacağını öğrenir ve Kamaswami adında bir tüccarın yanında işe başlar. Kısa sürede yükselir. Kazanır çok kazanır. Kamalayı elde ederek onunla yaşamaya ve ikili ilişkilerin her türünü kadınla yaşamaya başlar. Bu sırada insanlıktan çıkmakta ve kötü, cimri, sinirli, nefrete meyilli birine dönüşür.
    Durumun farkına varınca herşeyi bırakır kaçar. Bir zamanlar onu nehrin karşısına geçiren kayıkçının yanına gider ondan iş ister ve beraber çalışmaya başlarlar. Yıllar geçer.
    Bir gün kamala ve Siddharthanın oğlu tesasüfen kayıkçıyı bulurlar. Kamalayı yılan sokar ve kadın oğluyla babasını tanıştırıp ölür. Bu andan başlayarak baba oğul arasında bir takım tartışma ve anlmaşmazlıklar baş gösterir. Genç Siddhartha babasına daha fazla dayanamaz ve onları terk eder. Siddhartha için bu yeni bir bilgeliğin kapısını açar. Bir zamanlar kendisinin babasına yaptığını oğlunun kendisine yapmasıyla yüzleşmek zorunda kalır. Oğlunun gidişini naçar kabullenir.
    Ve bir süre sonra eski dostu Govindayla yeniden karşılaşırlar ve kitabın sonu Govinda nın Siddharthayı yeni üstad'ı olarak kabul etmesiyle biter...

    Siddhartha bende karmaşık fikir ve heyecanlar oluşturdu. İşlediği konular aslında senin, onun, benim bilip de görmediğimiz veya gördüğümüz ancak artık alışkanlıktan sıradan gelen konulardı. Fakat işleyiş biçimi ve sırası insanı yeni hislere sürüklemekte başarılıydı. Örneğin tüccar Kamaswami ile geçen diyaloglar ve ona karşı tavrı zamanımızın bütün işçi ve emekçilerinin yapmak isteyip yapmadıkları veya şu yada bu nedenle yapamadıklarıdır. Kamalayla yaşanan kısa süreli yasak aşk ve oğluyla olan kuşak çatışması da bunlara örnektir. Siddhartha da dikkate değer bir nitelikte kanımca şudur; Siddhartha asla yeterli gelmeyeni kabule yanaşmaz. Başka bir deyişle kendini nasıl görmek isterse onun peşine düşer. Bu yerine göre ailesini geride bırakmayı gerektirir, yerine göre dostunu, yerine göre aşık olduğu kadını ve varlığını...
    Burada aslında gizli bir toplumsal mesaj vardır. Buna göre duygularının peşine düşme gücü olanlar derhal harekete geçmeli ve kendini nereye ait hissediyorsa oraya gidebilmeli orada kalmalıdır. Kitap bu yönüyle amerikan ve batı kültürüne yaklaşmıştır. Ama genel izlenimim doğu ile batının sentezi şeklindedir...
    Kısaca kitapta herkese göre bir şeyler var. Yeterki onu görebilecek gözlerimiz olsun...

    Kesinlikle Okunmalı...

    Vesselam.
  • Ben bir bisikletçiyim. Koca, baba, oğul ve işçiyim. Ev sahibiyim. Ve bir sürü başka şeyim. İnsan çok fazla bir şey.
  • Bu uzun ömürlü hanedanda her oğul babasına isyan etti ve her baba oğluna savaş açtı.
  • En ufak bir yabancılık hissi duymadan yaşanan ana teslim olmak, aslında kendini unutmakla mümkün. Bir bilince sahip olduğunu ve deneyim denen şeyin aslında o anda yaşananların bilincine varmakla mümkün olduğunu bir an için unutabilmek. Mümkün mü? Benim için değil. Benimki gibi hastalıklı bir zihin yaşadığı her anı bozmakla görevli sanki. Kendini serbest bırakamama hali. Sürekli izleyen, değerlendiren bir iç gözlemci. Zihnim beni hayattan koparıyor. Dolayısıyla da o garip deneyimi yaşıyorum durmaksızın. Hem o anın içinde olup hem de dışında olmak!
  • Bu söyleşide hesabı sorulan, sadece on bir kişidir, on bir baba, oğul ve kardeş, milyonlarca kişiden ancak on biri. Ne var ki, Beckmann bir yanıt alamaz sorusuna ve yükü omuzlarından atamaz,
  • Evlilik Yüzüğünü Sol Ele Takmanın Tarihsel Gizemi

    Uzun yıllardır çiftler, romantizmin simgesi olan yüzüklerini, sol ellerindeki “yüzük” parmaklarına takıyor. Peki, bunun nedeni sol tarafın güçlü olan taraf olması mı? Tarihe bakılırsa, hayır değil.

    Ortaçağ’da, birinin sol eli ile yazı yazarken görülmesi, onun akıl hastası olmakla itham edilmesine neden olurdu ve İspanyol Engizisyonu zamanında solaklar büyük olasılıkla ya işkence edilir ya da öldürülürdü. Aslında, buna benzer durumlar pek çok kültürde görülüyordu. İslam ülkelerinde, birinin sol eliyle yemek yemesi veya bir şey içmesi uzun süredir tabuydu. Japonya’da ise bir kadının sağ elini kullanamaması yasal olarak anında, hiç bir soru sorulmadan boşanma sebebi oluyordu. Peki, öyleyse neden kalıcı aşkı sembolize etmek için lanetlenmiş elimizdeki bir parmağı kullanıyoruz?

    Geçmişte bu konudaki algıların tümü de kötü değildi. Evlilik ile standart yüzük parmağı arasındaki bağlantı ikinci yüzyılda Mısırlılara kadar uzanıyor. Mısırlılar, Yunan bilim insanı Appian’a göre yanlış bir inanış olarak, sol elin dördüncü parmağından başlayan “hassas bir sinir” olduğuna ve bunun doğrudan kalbe ulaştığına inanıyorlardı. Yüzyıllar sonra Romalılar benzer bir sonuca ulaştı. Ancak onlar, sinir yerine bu parmağı, kanı vücudumuza pompalayan kalbimize bağlayan vena amoris (aşk damarı) adı verilen bir damar olduğuna inanıyorlardı.


    Romalılar’da nişanlılık döneminde yüzük alabilen varlıklı bir talip, yüzüğü, gelin olacak kişinin dördüncü parmağına takıyordu. Böylece sevdiği kişi, aşk damarının etrafında sürekli olarak onu simgeleyen birşey taşıyordu. Modern dünyadaki uygulama da muhtemelen Romalılardan kalma.

    Bununla birlikte bazıları, dördüncü parmağa duyulan saygının erken Hıristiyan ritüelleriyle birlikte başladığı görüşünde. Ortodoks Kilisesi'nde ibadet eden kişiler, haç çıkarırken başparmakları ile işaret ve orta parmaklarını birleştirir ve yüzük parmağı ile serçe parmağının avuç içine değdirirdi. Tarihçiler bu parmakların bir araya getirilmesinin, baba, oğul ve Kutsal Ruhu, “yüzük” parmağının ise dünyevi aşkı simgelediğini ve bu nedenle de eşlerin evlilik yüzüklerini takmaları için mükemmel bir seçim olduğunu iddia ediyor.

    Yedinci yüzyıla kadar, Ortodoks çiftler yüzüklerini sağ ellerinde (güçle bağlantılı olduğu için) taşırdı ve Avrupa’da da tüm inanışlardaki insanların çoğu bunu uygulardı. Ancak 1549 yılındaki Reform esnasında, Thomas Cranmer adlı bir İngiliz Piskopos ve Protestan reformcu evlilik yüzüğünü geleneği yıkmanın bir yolu olarak kullandı. Çiftlere yüzlerce yıllık uygulamadan kurtularak evlilik yüzüklerini sol ellerinin dördüncü parmağına takmalarını söyleyen The Book of Common Prayer’ı kaleme aldı. Çok geçmeden, kıtadaki kadın ve erkekler bunu yapmaya başladı.