• "Aşk nedir?"
    "Neymiş?"
    "Aşk, Füsun karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan Kemal'in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır."
  • "Aşk nedir?"
    "Neymiş?"
    "Aşk, Füsun'un karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan Kemal'in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır."
  • Asya Hazar 'nın Aldatmayı Beyinde Kavurması

    Doğal bir şeyden öte kaçınılmaz bir şey, aldatma nedir?
    Bir insan bir insanı nasıl aldatır, bizim bahsettiğimiz aldatma içinde cinsellik taşıyan ve ihanet olarak da nitelendirilen durum.
    Şimdi, bir insan bir insanı, başka bir insanla yalnızca cinsellik kokan davranışlara girerse mi aldatır?
    Şöyle düşünelim.
    Güzel algısı, kabul edilir ya da edilmez tapınılan bir şey değil mi güzellik?
    Güzel, çekici, arzulanılası...
    Çoğalır bu.
    Sevgi, aşk ya da bağlılık varsa "güzeli", "arzulanılasıyı", "çekiciyi" saf dışı bırakır mıydı?
    Gücü yeter miydi ki?
    Yetemezdi, yetmedi, yetmeyecek diyorum.
    Olduğunu varsaydığım sadece 'bağlılık' var.
    Aşk ve sevgi, oturun sıfır!
    Bağlılık da pamuk ipliği...
    Güzellik kutsanır, dokunulası ve ele geçirilesi bir güçtür.
    Seni hapseder içinde.
    K a ç ı n ı l m a z.
    Aldatma nedir?
    Bu kaçınılmaz şeyin kucağındayken bağlı olduğun kişinin seni görmesi mi?
    Ya da, ya gizli kalmış ele geçirilememiş tutkular?
    Bir insan bir insanı fiilen güzellikle aldatmasa da ruhunu o güzelliğe sunamaz mı?
    Sunar.
    Çoğumuzun yaptığı bu.
    Sahip olmaya öykünüyoruz. O güzelliği zihnimizde sahipleniyoruz.
    Hangisi daha kokuşmuş bir aldatış, birinin birini bir başkasıyla ucuz bir sevişme yaşayarak aldatması mı; birinin birini hiçbir zaman terk etmeden bir başkasıyla bir başkasıyla bir başkasıyla -gördüğü her güzelle- içten içe aldatması mı?
  • Rum Diyamendi'den Mevlevi Yaman (yanan) Dedeye dönüşüm. Çok güzel bir hikaye.

    "Artır, ne olur, ateşini bağrımı dağla
    Yansın bu vücudum, fakat eksilmesin asla
    Hicran ile yak, vasl ile yak,aşkına bağla
    Ağlat beni,inlet beni,ta haşre kadar yak!..."

    dedeye ait özlü cümlelerden bir kısmı:

    -Kur’an’ı o kadar çok sev o kadar çok sev ki;sevgi kavramı bile bu sevgine gıpta etsin!..

    -Namaz kılanların tamamı büyük bir cemaattir. İmamları mı? Allah!...

    -Okuduklarımı okumakla kalmaz,kadeh kadeh içerek ruhuma sindiririm.

    -Saadetin ölmez çiçekleri gözyaşları ile sulanırsa büyür.

    -Aldatıcı sağlık, hastalıktan daha kötüdür. Mütevazı görünen öyle kimseler vardır ki;kendilerini herkesten üstün görürler de tevazuu lütuf gibi etrafa saçarlar.

    -Allah hep lütfeder. Kahır gibi görünmesi bizim bakışımızın kötülüğündendir.

    -Okyanusa atılmak için şüphelerden,niçinlerden,akıldan,fikirden soyunmak gerek. Akıldan soyunursan baştan ayağa akıl olursun. İşte o an kovayı atar, okyanusa hortum salar, kana kana içersin hakikatini

    -Nasip ve kısmet varsa, imkân kendi kendine ortaya çıkar.

    -Istırapta nice nimetler gizli. Istırap vermişse bil ki nimeti gelecektir. Gökyüzü ağlamayınca çimenler gülmez der Mevlana.

    -Aykırı görmek bize yakışmaz. Biz “illallah” demeyiz her şeye “eyvallah” deriz.

    -İnsanların hedefi genellikle damladır. Din ve Tasavvuf ise kişiye deryayı bağışlar. Uyanıklar, dine ve tasavvufa yönelir.

    -Doktorun ustalığına güvenirsek verdiği ilaç acı da olsa, tatlı da olsa alırız. Allah’ın nimetlerini seviyor, belalarına kızıyorsak Ona güvenmiyoruz demektir!....

    -Yeni olacak hiçbir şey yok. Her şey ezelde olmuş ancak, şimdi görüntü perdeye yansıyor.

    -Onun rızasını kazanma ümidi içinde yaşamak;azabı zevke,cehennemi cennete çevirir.

    -Allah baha (değer) Allah’ı değil, bahane Allah’ıdır. Yaptıklarımız küçük ve değersiz diye düşünmeyiniz. Olabilir ki, o küçük iyilikler rahmetine bahane olur.

    -Her şeyin Hak’tan geldiğini bilince üzülmeye imkân kalır mı?..

    -Namaz kılmak!...Aman Allah’ım o ne büyük nimettir! Kanımla, gözyaşımla abdest alabilsem, kızgın saç üstünde namaz kılabilsem. Yanarak,kavrularak namaz kılabilsem. Namaz kanadını açmadıkça hakikate uçamazsınız!..

    -Namazın bir saniyesi yanında tüm kainat bir saman çöpü bile olamaz.

    -Eyüp Sultan, Allah’ın cennetinden bir parçadır. Ruhlar kaynar orada. Akşamları mermer mezar taşları ve yeşil serviler nurdan birer sütun olur Eyüp’te. Orası akşamları tamamen ahiretleşir.

    -Hakk’a bağlılığımız ölçüsünde ondan gelen her şeye derece derece razı oluruz.

    -Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.

    -Sevgi ve bağlılık iki uçludur. Bir ucu mutlaka sevilendedir. Seviyorsanız, bilin ki seviliyorsunuzdur. Allah’ı seviyorsanız Onun da sizi sevdiğinden şüphe etmeyin.

    -Vücut babamız Hazreti Adem,Ruh babamız Hazreti Muhammed’dir.

    -Yokluk ve fakirliğin baskısı arttıkça ruhun neşe ve zevki de artar.

    -İlahi aşkın verdiği yakınlık, kan bağından daha üstündür.

    -Halini şikayet etmek,nimetine küfürdür. Onun için derdimi kimseyle paylaşamam. Neden günaha gireyim ki?!..

    -Tasavvuf bilmek işi değil;duymak ve olmak işidir.

    -Köprü altında aç-açık yatan bile zil takıp oynamalıdır. Ondan gelen her şey hoştur ve tatlıdır. Çileler,lütufların habercisidir. Çilenin şiddet ve büyüklüğü gelecek nimetin büyüklüğünü müjdeler.

    -Büyük eserleri büyük aşıklar verir ki İnsan, yandığı ölçüde yükselir. Ebediyet sırları ile Rabbani aşk arasında kuvvetli bir bağ vardır.

    -Mevlana’yı çocuklarımıza tanıtmak milli bir görevdir.

    -Dinlerin hakikâtine inenler, Allah’a yaklaşırlar. Hıristiyan ve Yahudiler dinlerini iyi inceleseler yolları mutlaka Aşk-ı Muhammedi’ye çıkar.

    http://www.semazen.net/...a.com/biyografi/4962
  • Pos bıyıklı 'nın soruları çetindi; var olmaya hakkı olan bir şey nasıl yok olabilirdi? Bu bitmez tükenmez oluş ve doğurma, doğanın çehresindeki bu hiç bitmeyen ölüm ağıdı neredendi? Nietzsche 'ye göre; Anaksimandros varlıkların ilk temel birliğinden kaçtı, metafizik bir şatodaydı artık ve buradan aşağıya sarkıp gözlerini çepeçevre uzaklara çevirdi. ve şu soruyu sordu:

    Hayatınızın değeri ne? eğer hiçbir şeye değmiyorsa, neden varsınız?

    Sonra pos bıyıklı cevaplamaya girişir;
    "Bu sizin suçunuz. Yani sürüyor varlığınız, onu ölümle ödeyeceksiniz. Bakın toprağınız nasıl pörsüyor, denizler çekilip kuruyor, dağlardaki deniz kabukları sizlere bu kurumanın ne ölçüde olduğunu gösteriyor; ateş dünyanızı daha şimdiden yakıyor, o dünya sonunda sis duman içinde eriyecek. Ama yeniden hep yeniden kendini oluşturacak böyle bir dünya: Sizleri bu oluş lanetinden kim kurtaracak?

    Thales, çokluk dünyasını basitleştirmek ihtiyacı duyar ve onu mevcut bir tek özelliğin, suyun sırf gelişimine ve şekil değiştirmesine indirger. Ne zaman geleceğiz Herakleitos~Nietzsche karşılaşmasına; durun bakalım önce bu gecenin, karşılaşma anına kadarki heyecanını yutalım, hazmedelim;
    Anaksimandros, Thales'in iki adım önüne geçer; yine ve yine sorar; "Eğer ebedi bir birlik varsa, bu çokluk nasıl mümkün olabiliyor?" Cevap aslında yine bu çokluğun kendini yok eden ve inkar eden o çelişkili karakterindedir;
    çokluğun varlığı ahlaki bir fenomendir. haklı çıkarılmıyor, ama sürekli yok olmayla günahını ödüyor.
    Anaksimandros'un sorularla çalışan kafası bir başka soru üretiyor;
    "Öyleyse neden şimdiye kadar oluşmuş varlıkların hepsi ölüp gitmemiş, aradan bunca zaman geçmesine rağmen? Oluşun bu durmadan yenilenen akımı neden?"

    Nietzsche; Ebedi oluşumun kaynağı, ancak ebedi bir varlıkta olabilir; o varlıktan haksızlık içinde bir oluşuma doğru kopmanın şartları hep aynıdır, varlıkların konumları öyle yaratılmıştır ki tek bir varlığın o 'belirsiz'in kucağından dışarı çıkması için bir son düşünülemez. cevaplar Anaksimandros'u bir sis bulutu içinde bırakır, burada kalır öylece. probleme yaklaştıkça, belirsiz olandan belli bir şey, ebediyetten zamana bağlılık, haktan haksızlık, düşüş yoluyla ne kadar ortaya çıkailirse, o kadar büyür karanlık. işte yaşıyor olmak durumu karşısında anaksimandros'un düştüğü acz budur.

    Ne demiştik? "Pos bıyıklı nietzsche, bir gece ansızın Herakleitos ile karşılaşır. Evet nihayet gelebildik o an, o saate. işte Anaksimandros'un bu belirsizliğini, sis bulutunu dağıttı Herakleitos, mistik geceye aydınlık getirdi.
    Ephesoslu Herakleitos, oluş'a baktı, haykırdı, oysa o ana kadar kimse varlıkların bu sonsuz dalga vuruşuna ve ritmine böylesine dikkatle bakmamıştı, ne görmüştü ki?
    Nietzsche şöyle diyor;
    "Yasallıklar, şaşmaz pekinlikler, doğrunun hep aynı yolları, yasaların her çiğnenişinin ardında intikam perileri, bütün dünya, egemen bir hakseverliğin ve daimonik bir tarzda her yerde var olup onun hizmetine verilmiş doğa güçlerinin seyirlik oyunu!"

    Bu aslında oluşun cezalandırılması değildir, oluşun savunulmasıdır. suç, düşüşün kötü olmayan biçimlerde, kutsal sayılan yasalarda ortaya çıkışının vakti nedir?

    Herakleitos iki olumsuzlama çıkarır buradan;
    a/ Anaksimandros'un kabullenmeye zorlandığı iki evreni yadsır.
    b/ Genel olarak varlığı yadsır.

    Elinde kalan bu tek dünya, yazılı olmayan ebedi yasalarla korunmuş olup ritmin gidip gelen o çelik vuruşuyla, asla bir istikrar, bir yıkılmazlık, bozulmazlık göstermez. herakleitos, Anaksimandros'un sesini bastırır:
    "Oluşumdan başka hiçbir şey görmüyorum. aldanmayınız! eğer oluş ve yok olma denizinde herhangi bir yerde sağlam bir kara parçası gördüğünüzü sanıyorsanız, sebebi sizin uzağı görmeyişinizdir. siz, varlıkların adını, sanki sağlam bir süreklilikleri varmış gibi kullanıyorsunuz. ama içine ikinci kez girdiğiniz nehir bile ilk seferki değildir."
    güneş her gün yenidir veya kendimi keşfettim, inen ve çıkan yol bir ve aynıdır derken.
    işte Herakleitos kavramlarla ve mantıksal birleştirmelerle gerçekleştirilen başka tasarıma karşı soğukkanlı, duyarsız hatta düşmancadır.

    Nietzsche 'ye göre; Herakleitos 'un, Aristo tarafından akıl mahkemesine çıkarılışının sebebi; onun her zaman karşıtları iç içe değerlendirmesidir.

    İç içe geçen eksiklikler birbirini tamamlar gibi görünmemelerine rağmen, aslında bir öncekini, kendisi de aynı şekilde çabucak yok olmak üzere babasını yuttuğu sürece vardır; geçmiş ve gelecek, bir rüyadan daha değersizdir, ama şimdiki aman ise her ikisi arasındaki genişletilmez ve dayanıksız sınırdır, zaman nasılsa mekan da öyledir ve zamanda mekanda birden var olan herşey onlar gibi yalnızca görece bir varlığa sahiptir, yalnızca bir değeri sayesinde ve onun benzeri bir diğeri için, yani ancak bu şekilde vardır, tespiti gibidir. İşte bu anlaılması son derece güç bir hakikattir, herkes için gözle görülür bir somutlukla ve bunun için de kavramca ve akılla çok güç ulaşılabilir.

    Herakleitos 'un öğrettiği şekliyle, ebedi ve tek oluş, durmadan yalnızca etki edip oluşan ve var olmayan her türlü gerçekliğin tamamen çürük oluşu, korkunç ve uyuşturucu bir tasarımdır ve Nietzsche 'ye göre; etki bakımından, insanın bir deprem sırasında sağlam yere karşı kaybettiği duyguya benzer.

    Bir değer, sürekli ikiye ayrılmaktadır; karşıtlıklara bölünür. Bu karşıtlıklar da sürekli olarak birbirine doğru çekilir.
    halk sabit, tamamlanmamış, istikrarlı bir şey gördüğünü söyler, ama gerçekte her anda ışıkla karanlık, acıyla tatlı biraradadır, birbirine kenetlenmiştir. adeta kah birinin kah ötekinin üstün geldiği iki güreşçi gibi.

    "Uzlaşmaz şeylerin kendi aralarında nasıl uzlaştığını anlamazlar. karşıt dönüşlerin uyumu; yay ve lirdeki gibi. Yani en güzel uyum karşılıklı gerilimden doğar.
    Nietzsche 'ye göre; çekişmeyi bütüncül, sert, ebedi, yasalara bağlı bir adaletin sürekli egemenliği olarak görmek, helenliğin saf kaynağından alınmış harika bir tasarımdır. olsa olsa bir Yunan başarabilirdi bu tasarımı bir Kosmodise nin (dünyayı meşrulaştırmak) temeli olarak bulmayı. Yunanın, Yunan düşüncesinin yarış düşüncesi.
    şeylerin kendisi, ki bunların sabit ve sürekli olduğuna dar kafalı insan inanır, aslında hiçbir öz varlığa sahip değildir, onlar çekilmiş kılıçların ışıltısı ve kıvılcımlanmasıdır, onlar karşıt niteliklerin savaşında zaferin parlamasıdır.
  • Gecenin videosu
    https://youtu.be/nGEcajSTNGI

    KURBAN: EN SON NE ZAMAN EN SEVDİĞİNDEN VAZGEÇMEYİ GÖZE ALDIN?
    Kurban; en sevdiğini, gözün gibi baktığını, onunla derin bir bağ kurduğun bir varlığı yaratıcıya adamaktır. Ancak bu şekilde ona yaklaşabilirsin, yani seni yaratana, senin sahibine, senin gerçek sahibine… Kurbanın gerçek anlamı ona yaklaşmaktır çünkü. Aradaki tüm vasıtaları aşarak en sevgiliye ulaşmanın hüzünlü ve acılı bir yoludur. İbrahim; oğlunu, yani gözünden sakındığı evladını kesmeye yeltenmekle çıktı bu yola. Bize miras olarak yakınlık, fedakârlık ve bağlılık duygularını bıraktı. Kurban kesmek aslında böyle bir ibadet. Et yemek için, fakir fukarayı doyurmak için yerine getirilen bir ibadet değil. Bunlar sonraki aşaması kurbanın; ama önce kişinin kendinden bir parçasını Allah’a adaması, onun için dünyadan ve onu dünyaya yaklaştıran her şeyden uzaklaşabileceğini yaratıcıya gösterdiği bir ibadet. İslam’dan önce de var kurban. Hemen hemen her dinde çeşitli formlarda kurban ibadeti var. Demek ki çok kadim bir ibadet.
    Kurbanı hakikaten sevdiğimiz için mi kesiyoruz? Kurbanın kanı akarken hissettiğimiz duygu gerçekte nedir? Hiç kendimize sorduk mu? İnsanın vahşi yönünü kan akıtmayla tatmin edebileceği yorumunu yapıyor bazı bilginler tarafından. Bir ölçüde doğru kabul edilebilir elbette bu, ama eksik bir yorumdur bu. Yaratılış gereği insanın içinde kötülük yapma ve bunun sonucunda da vahşileşebileceği potansiyeli mevcuttur; fakat kurban en sevdiğini, en sevdiğinden daha çok sevdiğine adamak anlamına geliyor. Yani her iki taraftan da sevgi kaynaklı. Orada bıçak bir vasıta, kan bir sembol. Allah’ın bizim akıttığımız kanlara ve kestiğimiz hayvanların etlerine ihtiyacı yok ki. Sürekli ihtiyacı olan bizleriz. Bunu bilmek istedek de istemesek de bu gerçekten kaçamayız.
    İbrahim’in kurbanı sadık bir rüyanın eseriydi ama bizimkisi riyanın. İbadetin asıl amacından kopartılıp yerine içi boş manalar yüklediğimizin acı bir sonucudur bu. Ne sevdiğimizden vazgeçebiliyoruz artık ne de bunun düşünü kurabiliyoruz. Cesur değiliz, güçlü bir iradeye sahip değiliz, bizi dünyaya sıkıca bağlayan prangalardan kurtulamıyoruz, kendimizi sorgulamaktan ve kıyasıya eleştirmekten aciziz, kendimizden vazgeçemediğimiz gibi sevdiğimiz şeylerden de feragat edemiyoruz; bu halimizle de yaratıcıya ulaşmaya çalışmamız en basit anlamıyla trajikomik bir durum.
    Kanları birbir alnımıza sürerek, etleri etrafa saçarak kurban ibadetini yerine getirdiğimizi sanıyoruz; oysa biz böyle yaptıkça semadan yağmur gibi kanlar akmakta ve yerden çürümüş kemikler fışkırmakta. Demek ki dünyadan sevgi çok uzaklaştı ve yerini vahşet, acımasızlık, savaş, açlık ve merhametsizlik aldı. Eğer en sevdiğimizden vazgeçebilseydik bunları yaşar mıydık?
    Vuslattan ümidini kesmek üzere insanlar! O halde ne diye bu sesli tekbirler, Bismillahi Allahuekber… Eksik nerede, nerede hata yapıyoruz? Kurbanın başında taksim edilen etler; kemikler bir tarafa, kemiksiz etler bir tarafa, sakatatlar ayrı yerde, kafa, işkembe ve deri… Hepsi kılı kırk yaracak şekilde tasnif edilmiş ve sahiplerini bekliyor vaziyette. Kurbana maddi olarak verilen bu önemin manevi boyutuna niçin ulaşamıyoruz?
    İbrahim rüyasında oğlunu kurban ederken gördü. Uyandı ve oğlunu Allah için kesmek istedi. İbrahim’den oğlunu kesmesini isteyen ve bunu emreden Allah değildi. Biz yanlış biliyoruz. Aksine onu büyük bir kazadan kurtaran Allahtı. İbrahim en sevdiğinden vazgeçmeyi göze alarak sınavı geçti. Oğlu İsmail de büyük bir teslimiyet örneği göstererek imtihanı geçti. Ya bizler? Biz, ne için kurban kesiyoruz? En son ne zaman en sevdiğimizden vaz geçmeyi göze alabildik?
    Bir bedel ödemeden Allah’a yaklaşabileceğimizi mi düşünüyoruz?

    Kurban Bayramını Kutlarsın