• Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık, bilinçsizliktir.
  • Başlıkta bahsi geçen üçgene birçoğumuz aşinayız. Ama ben yine de ufaktan bahsetmek isterim:

    Bu üçgeni yaratan asıl şahıs Pelinsu'dur, Pelinsu olmasa Baran da olmazdı. Normalde bu Pelinsular hep Berkecanlarla takılırlar, fakat Berkecan'ın o umursamaz tavırları -ki bu, çevresinde birçok Pelinsu'nun bulunmasından kaynaklanır- Pelinsu'yu bıktırır ve Pelinsu, artık yeter be deyip o ezilen halkların savunucusu (!) olan Baran'la takılmaya başlar. Baran ilk başlarda Pelinsu'nun ilgisini çeker. Burada Baran'a bir parantez açalım. Baranların normalde ezilen halklarla falan bir ilgisi yoktur. Kız peşindedirler, bunu hep koz olarak kullanırlar. En yakın arkadaşlarından borç alıp barlarda ve Starbucks'larda takılırlar, akılları hep uçkurlarındadır çünkü. Marx ve Engels'den birkaç bilgi öğrenip -ki ona da ne kadar öğrenmek denilirse- bu bahsettiğimiz kafe ve barlarda caka satarlar. Baranların en sevdiği kelime ise proleteryadır. Neyse, Pelinsu belli bir süre Baran'la takılır, ama bir süre sonra bu Baran'dan da bıkar. Çünkü Pelinsu doğduğundan beri bıkmaya ve değiştirmeye programlanmıştır, bağlılık nedir bilmez ve Baran'ların aslında ne kadar sığ ve sıkıcı tipler olduklarını anlaması geç olmaz. Yeni bir Berkecan bulur ve yoluna devam eder, Baran da yeni bir Pelinsu bulur. Evet, bu üçgenlerden bir sürü var.

    Gelelim Mehmet'e... Mehmet ortaokul terk, doğduğundan beri köyünden dışarı pek çıkmamış Pelinsu-Baran-Berkecan üçgeniyle aynı yaş dolaylarında olan bir gençtir. Seçim zamanı gelir, Mehmet çevresinden duyduğu ve televizyonda izledikleriyle sınırlı bilgisi olduğu A partisine oy verir. Sosyal medya ne alemde diyebilirsiniz, Mehmet'in tanıdıkları da kendi çevresinden elbette. Sosyal medyada sadece eniştesi ve amcasının paylaştıklarını falan görüyor. Sonra bu Mehmet'e, Mehmet'i tanımadan bu üçgen tarafından bazı lakaplar takılır, çomar bunlardan birisidir.

    Askerlik zamanı gelir, Pelinsu yırttı zaten. Berkecan, Baran ve Mehmet askere gidecektir. Berkecan bedelli yapar, Baran ya dağa çıkar ya da askerliğini yapar fakat genelde sorunsuz bölgelere çıkar onun askerliği. Mehmet'in askerliği çatışma bölgesine çıkar. Mehmet için artık üç ihtimal vardır: Sağlam bitirir (zor ihtimal, en iyi ihtimalle psikolojisi bozulur), gazi veya şehit olur.

    Şimdi ben bunu niye yazdım? Baksanıza konu bile seçemedim, kafamda birkaç gündür oluşan bir tabloydu bu. Yaklaşık bir saat önce arkadaşımla konuşurken bu üçgeni ona anlattım, buraya da yazmak istedim. Hepsi bu. İlla ki bir sonuç çıkarmak gerekiyorsa, iki sonuç çıkarabilirim buradan: Bu üçgen ve içindeki binlercesine *** (küfür) ve ikincisi, Mehmet çomar falan değil ortam bozuk.

    Dipnot: İsimler temsilîdir.
  • Her yetişkin düş kurabilirken, her çocuk düş kurduğu bir hayal dünyası yaratabilir. Rüya içinde rüyayı, hayal içinde hayal gemisine alıp tufandan sonraki geleceği yaratabilir.

    Dahası da var; bir çocuk uçabilir. Bir gezegene gitmek için yıllarca projesini tasarlayıp, hazırlığını yapan ve yıllarca yolculuk yapan yetişkin bir astronottan farklıdır; gözlerini kapatmasına bile gerek kalmadan hayallerinde, istediği yıldıza yahut gezegene anında yolculuk yapabilir. Denizler, okyanuslar üzerinde koşabilir, saatlerce balıkların arasında nefessiz de yüzebilir. Bir çocuk vizesiz, pasaportsuz ülke ülke dolaşabilir. Ay'a çıkıp çilekli sütünü yudumlarken Dünya'yı seyredebilir, bir başka çocuk ise yine Ay üzerinde Dünya'yı seyrederken çilekli sütünü yudumlayabilir.

    Bir çocuk özgürdür; sokaklarda, parklarda değil tüm evrende deliler gibi doyasıya koşabilir. (Ne yazıktır ki bir çocuk, Türkiye'de yaşıyorsa bu durum geçersizdir. Dünya'nın diğer yerlerindeki çocuklara oranla minimum derecede özgürdür, Türkiye'de yaşayan çocuk. Suç Türkiye'nin de değildir üstelik. Suç, eğitilmemiş zihniyetlerin cahilliğini kusmasında gizlidir. Bu sapık zihniyetlerin tecavüze, tacize ses ve onay vermesinde... Yahut savaşın içinde doğan çocukların hayalleri bir oyuncağa kadar gidebilir en fazla. Çünkü düşleri silah namlularının ucunda susturulmuştur.)

    ...

    "Küçük Prens, aslında düşündüğü kadar büyük bir prens değilmiş." Çünkü yetişkinlere benzemiyor. Yetişkinler hiçbir şey anlamıyorlar. Tüm dertleri sayılar; tek uğraşları hesap yapmak. Küçük Prens ise büyük olmanın sayılarla aşk yaşamak olduğu bir alemde küçüklüğünü kabulleniyor. Çünkü o böyle birisi değil. O sayılarla ilgilenmiyor; sayılanla ilgileniyor. Onun için gökyüzünde kaç yıldız olduğu önemsiz. Önemli olan gökyüzünde yıldız olması...

    Küçük Prens'in dünyası/gezegeni küçük fakat hayal dünyası büyük. Küçücük gezegeninde dizinin boyunu aşmayan iki tanesi aktif, bir tanesi sönmüş yanardağının eteklerini süpürmesi, gezegenini ele geçirmeye çalışan baobabları temizlemesi, gezegeninde açan çiçeği rüzgardan koruması ve defalarca gün batımını izlemesi... Bunlar onun rutini aslında. Peki hangi birimiz bir yanardağ eteğini süpürebilir, bir çiçeği rüzgardan korumak için vaktinden ödün verebilir? Kaç gün batımında detayları inceleyecek kadar hüzünlenebiliriz? Güneş'in yaralarını görebilecek olanınız var mıdır? Peki ya Güneş'e kör gözlerle pansuman yapabilecek olanınız? Aslında, "yapabilirdiniz". Eğer ki çocukluğunuzu gökyüzünden bir parça ısırmak isteğiyle geçirmiş olsaydınız. Fakat pek azımız bunu dilemiştir, dileyecektir. NASA'nın varislerinden küçük ellerin, pankeklerle gezegen fotoğrafı yapması gibidir, bunu dileyebilen bir çocuk olmak. Yetişkin olmak ise sadece yetişkin olmaktır.

    Küçük Prens, evcilleştirildiğinianladığında çiçeğine bir bağlılık hissi duyar. Bağlanmak bir şeye körü körüne, bir daha çözülememek ve kör düğüm olmak o şeyle. Yani; evcilleşmek, evcilleştirilmek...

    [ Küçük Prens öldü. Küçük Prens öldü.

    - "Ölmek nedir?" ]

    Yedinci kez okumuş olduğum ve daha birçok kez okuyacağımı bildiğim Küçük Prens'i okumadığım her an özlüyorum. Ve onun çiçeğine duyduğu bağı, ben de Küçük Prens'e karşı duyuyorum. Ona karşı sorumluluğum var. Küçük Prens böyle söylerdi.

    Küçük olmak isteyenlere, büyük bir hazinedir Küçük Prens. Büyük olmak isteyenlere ise güzel bir sitemdir. Ben de buradan bu sitemi dile getireyim; "Biz küçükken sokaklar sadece oyun alanımızdı, parklar ise büyüklerindi. Hatta park demek, lüks demekti bazılarımız için. Sokaklarda saklambaç oynardık, körebe, istop oynardık. Belki biraz eskiye gidersek çelik çomak oynadığımızı da söyleyebilirim. Birkaç yıl geçti, ayağımıza, elimize top aldık. Heyecanlı heyecanlı, kuralsız, kanunsuz koşturduk topun peşinden. Sonra çok kötü bir şey oldu; büyüdük! Şimdi ki çocuklara baktığımda gördüğüm ise çocukken büyüdükleri... Samimiyetimle söylüyorum, benden yedi sekiz yaş küçük olduğunu öğrendiğimde abla yahut ağabey demekten son anda vazgeçtiğim çocuklar oldu. Kız çocuklarında büyüklerinden özendikleri makyaj ve olgun gözükme çabası, erkek çocuklarında ise çevresine ben güçlüyüm deme uğraşı. Peki burada çocukluk nerede? Çocukluğunu dolu dolu yaşayan insanlar olmamıza rağmen hala çocuk olmaya özeniyoruz. Peki şimdiki çocuklar ne yapabilecekler? Ne çocukluğa özenecekleri bir gerçek bir çocuk görecekler (çünkü onlar da çocukken büyüyecekler), ne de yaşamadıkları çocukluklarını özleyebilecekler. Aslında; gökyüzünden gelen bir pastanın lezzetinden mahrum kalacaklar."

    Küçük Prens düşlerinize girsin, rüyalarınıza değil. Rüyalar unutulur...
  • Ormanda yürüyordum. Yüksek çam ağaçlarının yeşilinin tüm tonları ile renk cümbüşüne bezendiği, gökyüzünün masmavi berraklığı ile güneşin billur ışığının birlikte bu doğayı daha da güzelleştirme konusunda adeta yarışıyorlarmışçasına hareket ettikleri bir günde, patika yolda yürüyordum.

    Geçmişte yaşadıklarımı düşünüyordum. Hafızamın bir köşesinde sürekli yer eden ve hayatımdan hiçbir zaman tamamıyla çıkartamadığım sorular ile baş başa kalmıştım. Hayat dediğimiz nedir ki?

    Yürüdükçe aklımda bin bir türlü düşünce, hep planlar, acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıklar, pişmanlıklar, keşkeler ve aklımdan geçenleri yapma iradesini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğim hissiyatıyla yol almaya devam ediyordum.

    Mert’le yaşadıklarımız aklıma geldi. Küçüktük. Sokakta dokuz taş oynuyorduk. Ben, Mert, Tuba, Salih ve Aylin özenle dizdiğimiz taşları devirmeye çalışıyorduk. Uzak mahalleden adına Tinni denilen, okulda bizim iki üst sınıfta okuyan bi mahalle kabadayısı, kendi arkadaşları ile birlikte sokağımızdan sürekli geçerdi.
     
    Sonralardan öğrendiğimiz kadarıyla Tinni’nin, sokağımızdaki Esra’da gönlü olduğu için hep sokağımızda gözükürmüş. Yine bir gün yanımızdan kaba güruhuyla geçerken, fedai tarzında yancılarından Recai’nin bizlere doğru;

    “-Şunlara bak, taşla oyun oynuyorlar” şeklinde alaycı bir bakış fırlattıp, özenle dizdiğimiz taşları ayağıyla devirdikten sonra;

    “-Ah pardon! Bunlar sizin oyuncaklarınız mıydı?”

    şeklinde alaycı ses tonu, gevrek bir gülümsemeyle pişkin suratında yayılır yayılmaz, Mert’in kendisinden yaklaşık iki katı uzunluğunda olan iri kıyım Recai’nin üzerine doğru fırlaması bir oldu.
    Burada Mert’in ne kadar korkusuz ve cevval birisi olduğunu belirtmek için hatıralarımdaki şu anı gözlerimin karşısında beliriverdi.



    Evimizin aşağısında yer alan boş tarlada maç yapar, uçurtma uçurur ve çiviyle toprakta oyun oynamayı çok severdik. Yine bir gün tarlaya maç yapmaya ve dönüşte de her zaman olduğu gibi gazoz kapakları toplamaya gitmiştik. Tarlada başıboş gezen çok fazla köpek vardı. Biz onlara karışmaz, onlarda bize saldırmazlardı. Ta ki o güne kadar.

    O gün topumuz tarladan aşağı doğru kaçmış ve bende topun peşi sıra koşarak yakalamaya gitmiştim. Her zaman sakin sakin duran köpeklerden birisi önce bana doğru hırlamış ve bende bir an tereddüt ettikten sonra topun peşinde koşmaya devam etmiştim. Ben topa doğru hamle attıkça, köpekte bana doğru hızla koşmaya başladı. Ben toptan vazgeçip hızla koşmaya başlamamla, köpekteki atılganlıktan aşağı kalır yanı olmayan Mert, büyük bir cesaretle beni kurtarmak uğruna köpeğe doğru koşmaya başlamıştı. Ben Mert’e doğru

    “Bırak! Kaç sende!”

    desemde Mert beni hiç dinlemedi. Köpek hırladıkça, Mert’in koşması daha da hızlanıyordu. Ve köpekle karşılaşmaları kaçınılmaz oldu. Beni kurtarmak için adeta kendini feda etmişti. Bir müddet boğuştuktan sonra köpek kuyruğunu kıstırıp kaçtı ama Mert’te yaralar içerisinde kalmıştı. Bir hafta hastanede yoğun bakımda kaldıktan sonra aynı neşe ve heyecanla arkadaşlığımız kaldığı yerden devam etmişti ama bende ömür boyunca taşıyacağım minnet ve bağlılık hissi oluşmuştu Mert’e karşı. Zaten kan kardeşi de olmuştuk. Hiç bitmeyecek dostluğumuz böyle perçinlenmişti.



    Yine o günde, Recai’ye doğru bir ok gibi fırlamasıyla, altı kabadayının darbesine maruz kalması bir olmuştu. Biz yanına cılız adımlarla koşarken Mert zaten yiğitliğiyle onları dağıtıp kaçırmıştı bile. O günden sonra bir daha bizim sokağımızdan geçmeye cesaret bulamadılar.
    Yeşillikler içerisinde orma içerisinde yürümeye devam ederken aklıma birden Yemen türküsü takılıverdi.

    "Burası Muş’tur. Yolu yokuştur. Giden gelmiyor. Acep ne iştir.”

    Tarif edilemez duygular yaşıyordum bu türküyü mırıldanırken. Bir süre sonra gözümden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladı. Türkü hem mutlu ediyor, hem de katıksız bir hüzün oluşturuyordu tüm benliğimde.

    Yıllar yılları kovaladı ve Mert ani bir kararla askere gideceğini söyledi. Benden helallik isterken içim fena halde burkulmuş, adeta kanım çekilmişti. Aslında Mert üniversite sınavında, Beden eğitimi ve Spor bölümünü kazanmıştı. İyi bir antrenör olmak, gençlere spor eğitimi ve bilincini aşılamayı arzuluyordu. Ama babası öğretmen olmasını istiyordu. İkisi de inadından vazgeçmeyince, Mert tecilini bozup, komando olarak Van’da askerlik yapmaya başlamıştı. Sonrasında askerliği çok benimsemiş, uzman çavuş olarak askerde kalmış, çok inatçı ve başarılı olunca astsubaylık sınavını kazanmış ve sonunda da komando öğretmeni olmuştu. Öğretme sevdasından askerde de vazgeçmemişti. Beni derin yasa boğan o haberi almam hayatımı derinden etkilemiş ve her şeyi sorgulamama sebep olmuştu. Normal koşullarda sırtı yere getirilemeyen Mert, silah arkadaşının tüfeğinden çıkan kör bir kaza kurşunuyla hayatı orada sonlanmıştı. Adeta silah çıktı, mertlik bozuldu cümlesinin tezahürü şeklinde devrilmişti, kendi küçük ama yüreği yanardağ gibi deli dolu arkadaşım.

    Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben bu dünyada bundan sonra dost diye kime sarılacağım, nasıl nefes almaya devam edeceğim. Aldığım her nefeste aklımdan çıkmayan civanmert adam.
    Bu karmaşık duygular içerisinde ormanda yürümeye devam ediyordum işte. Hayata dair umudum kalmamıştı ama bir yandan da yıllar önce Mert’in , şu an yapmakta olduğum ve hayatımın pozitif anlamdaki dönüm noktalarından biri olan mesleğime girerken yaşadığım tereddüt ve ürkeklik esnasında bana şu sözleri söylemişti.

    “Hayata dair atacağın ilk adım daima umutla başlamak olsun.”

    O anda karşı koyulamaz bir güç ve moral bulmuş, hızlı bir şekilde yeni mesleğimde merdivenlerin basamaklarını tırmanmış ve dünyanın çeşitli ülkelerinde ticaret yapan bir işadamı olup çıkıvermiştim. Yine o söz aklıma geliyor ve umutsuz hayat yaşanmaz ki diyorum.

    Şu karşımda öten kuşun, bana olanca sıcaklığını sunan bu ağaçların, ayağımın altında belli belirsiz yaşayan organizmaların ve böceklerin bir rolü, bir amacı, doğanın kusursuz döngüsü içerisinde bir görevleri olduğu gibi, nefes alan, düşünen, sorgulayan ve olayları anlamlandıran kendisinin de bu dünya serüveninde bir görevi vardı tabiî ki.

    Bir süre sonra gözüme yavaş yavaş ilerlemekte olan bir kıpırtı ilişti. Yanına yaklaşınca bunun bir kaplumbağa olduğunu farkettim. Durdum ve sakin gözlerle kendinden emin bir şekilde ilerlemekte olan kaplumbağanın hareketlerini seyre daldım. Ne garip diye düşündüm.

    Biz hayatımızı türlü-türlü cihaz, araç-gereç, dekorasyon malzemeleri ile dört duvar arasında sıkışıp kaldığımız yaşam alanlarımızı tıka basa doldururken, şu hayvancağız tek varlığı olan kabuğunu sırtında taşıyor ve hayatını sürdürüyordu.

    Bir an evimi ne kadar lüzumsuz malzeme ile doldurduğumu düşünüverdim. Kaplumbağanın sırtını sıvazlayıp yoluma devam ettim.

    Yürüdükçe zihnim berraklaşıyor ve herşeyi daha net görmeye, daha mantıklı anlamlandırmaya başlıyordum. Neydi yapmak istediğim? Nelerdi başımdan geçenler? Nereye doğru savruluyordum hayatta? Ama artık sorularıma yanıt bumuştum.

    Evet. İşte, karşıda güneş açtı ve beni bekleyen sevdiklerim gözüktü. Sanırım beni epey aramışlardır. Kaç gün geçtiğini güneşin batıp doğmasından saydığım kadarıyla üç gün yürümüşüm. Bir umut beklentisi, bir ışık aramakla. O ışık yine bana Mert olmuştu ve kaldığım yerden dört kolla sarılarak yaşantıma devam etmeye karar vermiştim. Kuşkusuz Mert’te böyle olmasını isterdi. Önce küçük oğlum sarıldı, sonra eşim ve sonra da büyük oğlum.

    “-Nerelerdeydin? Ölüp ölüp dirildik” dedi eşim her zamanki güven veren edasıyla.

    “-Seni çok özledim” dedi küçük oğlum Emre.

    "-Bir daha yanımızdan ayrılma olur mu” diye dudaklarını büzerken, kelimeler mırıltı şeklinde ağlamaklı dudaklarından dökülüverdi.

    Bende onlara, umudumu yitirmiştim. Neyse ki buldum. İşte tekrar yanınızdayım ve sizi hiç bırakmayacağım” dedim içten bir gülümsemeyle kucaklarken hepsini 😊
  • “Aşk nedir?"
    "Neymiş?"
    "Aşk, Füsun'un karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan Kemal'in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır.”
    Orhan Pamuk
    Sayfa 1066 - İletişim Yayınları, pdf
  • Ormanda yürüyordum. Yüksek çam ağaçlarının yeşilinin tüm tonları ile renk cümbüşüne bezendiği, gökyüzünün masmavi berraklığı ile güneşin billur ışığının birlikte bu doğayı daha da güzelleştirme konusunda adeta yarışıyorlarmışçasına hareket ettikleri bir günde, patika yolda yürüyordum.

    Geçmişte yaşadıklarımı düşünüyordum. Hafızamın bir köşesinde sürekli yer eden ve hayatımdan hiçbir zaman tamamıyla çıkartamadığım sorular ile baş başa kalmıştım. Hayat dediğimiz nedir ki?

    Yürüdükçe aklımda bin bir türlü düşünce, hep planlar, acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıklar, pişmanlıklar, keşkeler ve aklımdan geçenleri yapma iradesini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğim hissiyatıyla yol almaya devam ediyordum.

    Mert’le yaşadıklarımız aklıma geldi. Küçüktük. Sokakta dokuz taş oynuyorduk. Ben, Mert, Tuba, Salih ve Aylin özenle dizdiğimiz taşları devirmeye çalışıyorduk. Uzak mahalleden adına Tinni denilen, okulda bizim iki üst sınıfta okuyan bi mahalle kabadayısı, kendi arkadaşları ile birlikte sokağımızdan sürekli geçerdi.
     
    Sonralardan öğrendiğimiz kadarıyla Tinni’nin, sokağımızdaki Esra’da gönlü olduğu için hep sokağımızda gözükürmüş. Yine bir gün yanımızdan kaba güruhuyla geçerken, fedai tarzında yancılarından Recai’nin bizlere doğru;

    “-Şunlara bak, taşla oyun oynuyorlar” şeklinde alaycı bir bakış fırlattıp, özenle dizdiğimiz taşları ayağıyla devirdikten sonra;

    “-Ah pardon! Bunlar sizin oyuncaklarınız mıydı?”
    şeklinde alaycı ses tonu, gevrek bir gülümsemeyle pişkin suratında yayılır yayılmaz, Mert’in kendisinden yaklaşık iki katı uzunluğunda olan iri kıyım Recai’nin üzerine doğru fırlaması bir oldu.
    Burada Mert’in ne kadar korkusuz ve cevval birisi olduğunu belirtmek için hatıralarımdaki şu anı gözlerimin karşısında beliriverdi.


    Evimizin aşağısında yer alan boş tarlada maç yapar, uçurtma uçurur ve çiviyle toprakta oyun oynamayı çok severdik. Yine bir gün tarlaya maç yapmaya ve dönüşte de her zaman olduğu gibi gazoz kapakları toplamaya gitmiştik. Tarlada başıboş gezen çok fazla köpek vardı. Biz onlara karışmaz, onlarda bize saldırmazlardı. Ta ki o güne kadar. O gün topumuz tarladan aşağı doğru kaçmış ve bende topun peşi sıra koşarak yakalamaya gitmiştim. Her zaman sakin sakin duran köpeklerden birisi önce bana doğru hırlamış ve bende bir an tereddüt ettikten sonra topun peşinde koşmaya devam etmiştim. Ben topa doğru hamle attıkça, köpekte bana doğru hızla koşmaya başladı. Ben toptan vazgeçip hızla koşmaya başlamamla, köpekteki atılganlıktan aşağı kalır yanı olmayan Mert, büyük bir cesaretle beni kurtarmak uğruna köpeğe doğru koşmaya başlamıştı. Ben Mert’e doğru,

    “Bırak! Kaç sende!”

    desemde Mert beni hiç dinlemedi. Köpek hırladıkça, Mert’in koşması daha da hızlanıyordu. Ve köpekle karşılaşmaları kaçınılmaz oldu. Beni kurtarmak için adeta kendini feda etmişti. Bir müddet boğuştuktan sonra köpek kuyruğunu kıstırıp kaçtı ama Mert’te yaralar içerisinde kalmıştı. Bir hafta hastanede yoğun bakımda kaldıktan sonra aynı neşe ve heyecanla arkadaşlığımız kaldığı yerden devam etmişti ama bende ömür boyunca taşıyacağım minnet ve bağlılık hissi oluşmuştu Mert’e karşı. Zaten kan kardeşi de olmuştuk. Hiç bitmeyecek dostluğumuz böyle perçinlenmişti.


    Yine o günde, Recai’ye doğru bir ok gibi fırlamasıyla, altı kabadayının darbesine maruz kalması bir olmuştu. Biz yanına cılız adımlarla koşarken Mert zaten yiğitliğiyle onları dağıtıp kaçırmıştı bile. O günden sonra bir daha bizim sokağımızdan geçmeye cesaret bulamadılar.
    Yeşillikler içerisinde ormanda yürümeye devam ederken aklıma birden Yemen türküsü takılıverdi.

    "Burası Muş’tur. Yolu yokuştur. Giden gelmiyor. Acep ne iştir.”
    Tarif edilemez duygular yaşıyordum bu türküyü mırıldanırken. Bir süre sonra gözümden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladı. Türkü hem mutlu ediyor, hem de katıksız bir hüzün oluşturuyordu tüm benliğimde.

    Yıllar yılları kovaladı ve Mert ani bir kararla askere gideceğini söyledi. Benden helallik isterken içim fena halde burkulmuş, adeta kanım çekilmişti. Aslında Mert üniversite sınavında, Beden eğitimi ve Spor bölümünü kazanmıştı. İyi bir antrenör olmak, gençlere spor eğitimi ve bilincini aşılamayı arzuluyordu. Ama babası öğretmen olmasını istiyordu. İkisi de inadından vazgeçmeyince, Mert tecilini bozup, komando olarak Van’da askerlik yapmaya başlamıştı. Sonrasında askerliği çok benimsemiş, uzman çavuş olarak askerde kalmış, çok inatçı ve başarılı olunca astsubaylık sınavını kazanmış ve sonunda da komando öğretmeni olmuştu. Öğretme sevdasından askerde de vazgeçmemişti.
    Beni derin yasa boğan o haberi almam hayatımı derinden etkilemiş ve her şeyi sorgulamama sebep olmuştu. Normal koşullarda sırtı yere getirilemeyen Mert, silah arkadaşının tüfeğinden çıkan kör bir kaza kurşunuyla hayatı orada sonlanmıştı. Adeta silah çıktı, mertlik bozuldu cümlesinin tezahürü şeklinde devrilmişti, kendi küçük ama yüreği yanardağ gibi deli dolu arkadaşım.

    Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben bu dünyada bundan sonra dost diye kime sarılacağım, nasıl nefes almaya devam edeceğim. Aldığım her nefeste aklımdan çıkmayan civanmert adam.
    Bu karmaşık duygular içerisinde ormanda yürümeye devam ediyordum işte. Hayata dair umudum kalmamıştı ama bir yandan da yıllar önce Mert’in, şu an yapmakta olduğum ve hayatımın pozitif anlamdaki dönüm noktalarından biri olan mesleğime girerken yaşadığım tereddüt ve ürkeklik esnasında bana şu sözleri söylemişti.

    “Hayata dair atacağın ilk adım daima umutla başlamak olsun.”

    O anda karşı koyulamaz bir güç ve moral bulmuş, hızlı bir şekilde yeni mesleğimde merdivenlerin basamaklarını tırmanmış ve dünyanın çeşitli ülkelerinde ticaret yapan bir işadamı olup çıkıvermiştim. Yine o söz aklıma geliyor ve umutsuz hayat yaşanmaz ki diyorum.

    Şu karşımda öten kuşun, bana olanca sıcaklığını sunan bu ağaçların, ayağımın altında belli belirsiz yaşayan organizmaların ve böceklerin bir rolü, bir amacı, doğanın kusursuz döngüsü içerisinde bir görevleri olduğu gibi, nefes alan, düşünen, sorgulayan ve olayları anlamlandıran kendisinin de bu dünya serüveninde bir görevi vardı tabiî ki.

    Evet. İşte, karşıda güneş açtı ve beni bekleyen sevdiklerim gözüktü. Sanırım beni epey aramışlardır. Kaç gün geçtiğini güneşin batıp doğmasından saydığım kadarıyla üç gün yürümüşüm. Bir umut beklentisi, bir ışık aramakla. O ışık yine bana Mert olmuştu ve kaldığım yerden dört kolla sarılarak yaşantıma devam etmeye karar vermiştim. Kuşkusuz Mert’te böyle olmasını isterdi. Önce küçük oğlum sarıldı, sonra eşim ve sonra da büyük oğlum.

    “-Nerelerdeydin? Ölp ölüp dirildik” dedi eşim her zamanki güven veren edasıyla.

    “-Seni çok özledim” dedi küçük oğlum Emre.
    "-Bir daha yanımızdan ayrılma olur mu” diye dudaklarını büzerken, kelimeler mırıltı şeklinde ağlamaklı dudaklarından dökülüverdi.

    Bende onlara, umudumu yitirmiştim. Neyse ki buldum. İşte tekrar yanınızdayım ve sizi hiç bırakmayacağım” dedim içten bir gülümsemeyle kucaklarken hepsini 😊

    ömer yaşar
  • Yazar: Ömer Yaşar
    Hikaye Adı : Civanmert
    Link: #30672509

    Ormanda yürüyordum. Yüksek çam ağaçlarının yeşilinin tüm tonları ile renk cümbüşüne bezendiği, gökyüzünün masmavi berraklığı ile güneşin billur ışığının birlikte bu doğayı daha da güzelleştirme konusunda adeta yarışıyorlarmışçasına hareket ettikleri bir günde, patika yolda yürüyordum. Geçmişte yaşadıklarımı düşünüyordum. Hafızamın bir köşesinde sürekli yer eden ve hayatımdan hiçbir zaman tamamıyla çıkartamadığım sorular ile baş başa kalmıştım. Hayat dediğimiz nedir ki?
    Yürüdükçe aklımda bin bir türlü düşünce, hep planlar, acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıklar, pişmanlıklar, keşkeler ve aklımdan geçenleri yapma iradesini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğim hissiyatıyla yol almaya devam ediyordum.
    Mert’le yaşadıklarımız aklıma geldi. Küçüktük. Sokakta dokuz taş oynuyorduk. Ben, Mert, Tuba, Salih ve Aylin özenle dizdiğimiz taşları devirmeye çalışıyorduk. Uzak mahalleden adına Tinni denilen, okulda bizim iki üst sınıfta okuyan bi mahalle kabadayısı, kendi arkadaşları ile birlikte sokağımızdan sürekli geçerdi.

    Sonralardan öğrendiğimiz kadarıyla Tinni’nin, sokağımızdaki Esra’da gönlü olduğu için hep sokağımızda gözükürmüş. Yine bir gün yanımızdan kaba güruhuyla geçerken, fedai tarzında yancılarından Recai’nin bizlere doğru;
    “-Şunlara bak, taşla oyun oynuyorlar” şeklinde alaycı bir bakış fırlattıktan sonra özenle dizdiğimiz taşları ayağıyla devirdikten sonra;
    “-Ah pardon! Bunlar sizin oyuncaklarınız mıydı?”
    Şeklinde alaycı ses tonu, gevrek bir gülümsemeyle pişkin suratında yayılır yayılmaz, Mert’in kendisinden yaklaşık iki katı uzunluğunda olan iri kıyım Recai’nin üzerine doğru fırlaması bir oldu.
    Burada Mert’in ne kadar korkusuz ve cevval birisi olduğunu belirtmek için hatıralarımdaki şu anı gözlerimin karşısında beliriverdi.

    Evimizin aşağısında yer alan boş tarlada maç yapar, uçurtma uçurur ve çiviyle toprakta oyun oynamayı çok severdik. Yine bir gün tarlaya maç yapmaya ve dönüşte de her zaman olduğu gibi gazoz kapakları toplamaya gitmiştik. Tarlada başıboş gezen çok fazla köpek vardı. Biz onlara karışmaz, onlarda bize saldırmazlardı. Ta ki o güne kadar. O gün topumuz tarladan aşağı doğru kaçmış ve bende topun peşi sıra koşarak yakalamaya gitmiştim. Her zaman sakin sakin duran köpeklerden birisi önce bana doğru hırlamış ve bende bir an tereddüt ettikten sonra topun peşinde koşmaya devam etmiştim. Ben topa doğru hamle attıkça köpekte bana doğru hızla koşmaya başladı. Ben toptan vazgeçip hızla koşmaya başlamamla, köpekteki atılganlıktan aşağı kalır yanı olmayan Mert büyük bir cesaretle beni kurtarmak uğruna köpeğe doğru koşmaya başlamıştı. Ben Mert’e doğru “Bırak! Kaç sende!” desemde Mert beni hiç dinlemedi. Köpek hırladıkça, Mert’in koşması daha da hızlanıyordu. Ve köpekle karşılaşmaları kaçınılmaz oldu. Beni kurtarmak için adeta kendini feda etmişti. Bir müddet boğuştuktan sonra köpek kuyruğunu kıstırıp kaçtı ama Mert’te yaralar içerisinde kalmıştı. Bir müddet hastanede yoğun bakımda kaldıktan sonra aynı neşe ve heyecanla arkadaşlığımız kaldığı yerden devam etmişti ama bende ömür boyunca taşıyacağım minnet ve bağlılık hissi oluşmuştu Mert’e karşı. Zaten kan kardeşi de olmuştuk. Hiç bitmeyecek dostluğumuz böyle perçinlenmişti.

    Yine o günde Recai’ye doğru bir ok gibi fırlamasıyla, altı kabadayının darbesine maruz kalması bir olmuştu. Biz yanına cılız adımlarla koşarken Mert zaten yiğitliğiyle onları dağıtıp kaçırmıştı bile. O günden sonra bir daha bizim sokağımızdan geçmeye cesaret bulamadılar.
    Yeşillikler içerisinde yürümeye devam ederken aklıma Yemen türküsü takılıverdi. Burası Muş’tur. Yolu yokuştur. Giden gelmiyor. Acep ne iştir.” Tarif edilemez duygular yaşıyordum bu türküyü mırıldanırken. Bir süre sonra gözümden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladı. Türkü hem canlandırıyor hem de katıksız bir hüzün oluşturuyordu tüm benliğimde.
    Yıllar yılları kovaladı ve Mert ani bir kararla askere gideceğini söyledi. Benden helallik isterken içim fena halde burkulmuş, adeta kanım çekilmişti. Aslında Mert üniversite sınavında, Beden eğitimi ve Spor bölümünü kazanmıştı. İyi bir antrenör olmak, gençlere spor eğitimi ve bilincini aşılamayı arzuluyordu. Ama babası öğretmen olmasını istiyordu. İkisi de inadından vazgeçmeyince, Mert tecilini bozup, komando olarak Van’da askerlik yapmaya başlamıştı. Sonrasında askerliği çok benimsemiş, uzman çavuş olarak askerde kalmış, çok inatçı ve başarılı olunca astsubaylık sınavını kazanmış ve sonunda da komando öğretmeni olmuştu. Öğretme sevdasından askerde de vazgeçmemişti. Beni derin yasa boğan o haberi almam hayatımı derinden etkilemiş ve her şeyi sorgulamama sebep olmuştu. Normal koşullarda sırtı yere getirilemeyen Mert, silah arkadaşının tüfeğinden çıkan kör bir kaza kurşunuyla hayatı orada sonlanmıştı. Adeta silah çıktı, mertlik bozuldu cümlesinin tezahürü şeklinde devrilmişti, kendi küçük ama yüreği yanardağ gibi deli dolu arkadaşım.
    Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben bu dünyada bundan sonra dost diye kime sarılacağım, nasıl nefes almaya devam edeceğim. Aldığım her nefeste aklımdan çıkmayan civanmert adam.
    Bu karmaşık duygular içerisinde ormanda yürümeye devam ediyordum işte. Hayata dair umudum kalmamıştı ama bir yandan da yıllar önce Mert’in , şu an yapmakta olduğum ve hayatımın pozitif anlamdaki dönüm noktalarından biri olan mesleğime girerken yaşadığım tereddüt ve ürkeklik esnasında bana şu sözleri söylemişti.
    “Hayata dair atacağın ilk adım daima umutla başlamak olsun.”
    O anda karşı koyulamaz bir güç ve moral bulmuş, hızlı bir şekilde yeni mesleğimde merdivenlerin basamaklarını tırmanmış ve dünyanın çeşitli ülkelerinde ticaret yapan bir işadamı olup çıkıvermiştim. Yine o söz aklıma geliyor ve umutsuz hayat yaşanmaz ki diyorum.
    Şu karşımda öten kuşun, bana olanca sıcaklığını sunan bu ağaçların, ayağımın altında belli belirsiz yaşayan organizmaların ve böceklerin bir rolü, bir amacı, doğanın kusursuz döngüsü içerisinde bir görevleri olduğu gibi, nefes alan, düşünen, sorgulayan ve olayları anlamlandıran kendisinin de bu dünya serüveninde bir görevi vardı tabiî ki.
    Evet. İşte, karşıda güneş açtı ve beni bekleyen sevdiklerim gözüktü. Sanırım beni epey aramışlardır. Kaç gün geçtiğini güneşin batıp doğmasından saydığım kadarıyla üç gün yürümüşüm. Bir umut beklentisi, bir ışık aramakla. O ışık yine bana Mert olmuştu ve kaldığım yerden dört kolla sarılarak yaşantıma devam etmeye karar vermiştim. Kuşkusuz Mert’te böyle olmasını isterdi. Önce küçük oğlum sarıldı, sonra eşim ve sonra da büyük oğlum.
    “-Nerelerdeydin? Ölp ölüp dirildik” dedi eşim her zamanki güven veren edasıyla.
    “-Seni çok özledim” dedi küçük oğlum Emre. “-Bir daha yanımızdan ayrılma olur mu” diye dudaklarını büzerken, kelimeler mırıltı şeklinde ağlamaklı dudaklarından dökülüverdi.
    Bende onlara, umudumu yitirmiştim. Neyse ki buldum. İşte tekrar yanınızdayım ve sizi hiç bırakmayacağım” dedim içten bir gülümsemeyle kucaklarken hepsini