• Kendime not;
    Bugün yollarının kavislerinden yorulan,
    Vakti gelince bahar bahçeni de hak etmez.
  • Çünkü bahar gelince,karların tek tek,tane tane eridiğini biliyorum..
  • yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince
  • Japon düşüncesine göre, kişi, ıstırapla, hatta acı çekerek ol­gunlaşırken, kendini, kimliğini, kişiliğini bulur. Ve onu bulmakla birlikte, Yunus'un söylediği gibi "Biz dünyadan gider olduk" demeye, yaşam ger­çeğinin "gelip geçicilik" (mılco) olduğunu kavramaya başlar:
    Tanka (şiir) Çevirisi:

    Kış bitip bahar gelince
    Yıl yenidir aylar yenice,
    Ama insandır tükenen
    Günler gelip geçtikçe . . .
    Bozkurt Güvenç
    Sayfa 395 - (Nihon Bunka) @Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, [Altıncı Basım Şubat 2002], ISBN: 975-458-019-7
  • Bazen hayat sadece bir kahve meselesi; ya da bir bardak kahvenin ne kadar yakınlık getirebileceğinden ibaret. Bir keresinde kahveyle ilgili bir şey okumuştum. Kahvenin sağlık için iyi bir şey olduğundan bahsediyordu; iç organları düzenliyormuş.
    Önce bunun hiç de hoş olmayan, garip bir yaklaşım olduğunu düşündüm; ama zamanla kendi içinde bir şeyler ifade ettiğini anladım. Ne demek istediğimi şimdi
    açıklayacağım.
    Dün sabah bir kızı görmeye gittim. Ondan çok hoşlanıyorum. Aramızda olan herşey geçmişte kaldı. Artık beni hiç umursamıyor. Onu terk ettim, keşke etmeseymişim.
    Kapısını çaldım ve aşağıda beklemeye başladım. Üst katta dolaştığını duyabiliyordum. Hareketlerinden yatağından kalktığını çıkardım. Uyandırmıştım onu.
    Merdivenlerden aşağıya indi. Yaklaştığını karnımda hissedebiliyordum. Attığı her adım duygularım karmakarışık ediyordu ve kaçınılmaz olarak ona kapıyı açtırdı. Beni gördü ve buna sevinmedi.
    Bir zamanlar bu onu çok sevindirirdi, geçen hafta. Bazen tüm onlar nereye gitti diye safça soruyorum kendime,
    “Kendimi iyi hissetmiyorum şu an,” dedi. “Konuşmak istemiyorum. ”
    “Bi’ bardak kahve koyar mısın?” diye sordum, çünkü bu
    o anda dünyada en son isteyeceğim şeydi. Öyle bir söyledim ki
    sanki ona acaip kahve içmek isteyen, başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen
    başka birinden bir telgraf okuyormuşum gibi çıktı sesim.
    “Peki,” dedi.
    Merdivenlerden yukarıya onu takip ettim. Çok saçmaydı.
    Üstüne bir elbise geçirivermişti. Elbise daha tam olarak vücuduna intibak sağlayamamıştı. Size sonra bir ara onun kıçından bahsederim.
    Neyse, mutfağa girdik.
    Raftan bir tane neskafe kavanozu çıkarıp masanın üstüne koydu. Bir bardak ve çay kaşığı çıkardı. Ben de bardağa ve çaykaşığına baktım. Ağzına kadar suyla dolu çaydanlığı ocağa koyup altını yaktı.
    Tüm bu sürede tek bir laf etmemişti. Bu sürede elbiseleri vücuduna intibak sağladı. Ben artık sağlayamayacağım. Çıktı mutfaktan.
    Sonra merdivenlerden aşağıya inip hiç mektup falan gelmiş mi diye baktı. Ben gelirken görmedim diye hatırlıyorum. Tekrar yukarı çıkıp başka bir odaya girdi. Üstüne kapıyı kapadı. Ocağın üstündeki suyla dolu
    çaydanlığa baktım.
    Suyun kaynamasına daha yaklaşık bir sene vardı. Aylardan Ekim’di ve çaydanlıkta çok fazla su vardı. İşte o yüzden. Suyun yarısını lavaboya boşalttım.
    Şimdi daha çabuk kaynardı. Yaklaşık altı ayda falan. Ev sessizdi.
    Dışarıya verandaya baktım. Bir sürü çöp torbası vardı. Çöplerdeki konserve kutularına, soyulmuş kabuklara falan bakıp son zamanlarda neler yediğini çıkarmaya çalıştım. Hiç bir şey anlaşılmıyordu.
    Mart ayı geldi. Su kaynamaya başladı. Bu çok hoşuma gitti.
    Masaya baktım. Neskafe kavanozu, boş bardak ve çay kaşığı önümde bir cenaze servisi gibi duruyorlardı. Kahve yapmak için gereken malzeme bunlardır.
    On dakika sonra evden çıkarken, içimde bir mezar gibi güvende bir bardak kahve, “Kahve için sağol.” dedim.
    “Bişey değil,” dedi sesi kapalı kapının arkasından. Onun sesi de bir telgraf gibi
    çıkmıştı. Gitme zamanım gerçekten gelmişti.
    Günün geri kalanını kahve yapmayarak geçirdim. Büyük keyifti. Sonra akşam oldu, bir restoranda yemek yiyip bir bara gittim. Bir iki içki yuvarlayıp bir iki insanla konuştum.
    Bar adamlarıydık hepimiz ve bar şeyleri konuştuk. Hatırlanmayacak şeyler, bar kapanana kadar. Saat sabahın ikisiydi. Dışarı çıkmam gerekiyordu. San Francisco
    sisli ve soğuktu. Sisi düşündüm; kendimi çok insani ve çaresiz hissettim.
    Başka bir kıza daha uğramaya karar verdim. Nerdeyse bir senedir hiç görüşmemiştik. Bir ara çok yakındık. Şu anda ne düşündüğünü merak ettim.
    Evine gittim. Kapı zili yoktu. Bu ufak da olsa bir başarı sayılırdı. Bütün ufak başarılarının kaydını tutmalı insan. Ben nasılsa yapıyorum.
    Kapıyı açtı. Önünde uzun bir elbise tutuyordu. Beni gördüğüne inanamadı. “Ne istiyorsun?” dedi, beni gördüğüne artık inanmış bir şekilde.
    Direk içeri daldım.
    Dönüp kapıyı kapatınca vücudunu profilden gördüm. Elbiseyi tamamen üstüne geçirmeye uğraşmamıştı. Sadece önünde tutuyordu.
    Başından ayaklarına kadar uzanan kırılmamış bir beden çizgisini görebiliyordum. Biraz garipti. Belki çok geç bi’ saat olduğundan.
    “Ne istiyorsun?” dedi.
    “Bi’ bardak kahve,” dedim. Ne komik birşey, gerçekten istediğim yine kahve
    değildi.
    Bana bakıp hafifçe profilinin çevresinde döndü. Beni görmek hoşuna gitmemişti. SSK istediği kadar zaman herşeyi iyileştirir desin. Bedeninin kırılmamış
    çizgisine baktım.
    “Neden benimle bi’ bardak kahve içmek istemiyo’sun?” dedim.
    “İçimden seninle konuşmak geldi. Ne zamandır hiç
    konuşmadık.”
    Bana bakıp hafifçe profilinin çevresinde döndü. Bedeninin kırılmamış çizgisine baktım. Bu iyiye işaret değildi.
    “Çok geç oldu,” dedi. “Yarın erken kalkmam gerekiyor.”
    Kahve istiyorsan, mutfakta neskafe var.
    Benim yatmam gerekiyor.”
    Mutfak ışığı açıktı. Koridordan mutfağa baktım. İçimden hiç gidip kendi başıma
    bir bardak daha kahve içmek gelmedi. Başka birinin evine daha gidip de bir bardak kahve istiyorum demek de gelmiyordu içimden.
    Bütün günümü çok garip ziyaretlere adadığımı farkettim, bu şekilde planlamamıştım halbuki. Ama en azından neskafe kavanozu masanın üstünde
    boş beyaz bir fincanla kaşığın yanında değildi.
    Bahar gelince bir erkeğin bütün hayallerinin aşk üzerine kurulduğunu söylerler. Eğer yeterli zamanı kalırsa, içlerine bir bardak kahve de koyabilir.
  • Dudağının bir kıyısı hafifçe kıvrılmıştı.Bir tebessüm.Orantısız.Çarpık.Varla yok arası.Ama orada.Uçurtmayı senin için yakalamamı ister misin? Başını evet anlamında salladığını gördüm.Senin için bin tane olsa yakalarım...Yalnızca bir gülümsemeydi, hepsi bu. Her şey düzelmiş değildi. Hiçbir şeyi düzeltmemişti. Belli belirsiz bir tebessüm. Minicik bir şey. Ormandaki bir yaprak; ansızın havalanan bir kuşun kıpırdattığı bir yaprak.Ama kollarımı ardına kadar açıp onu kucaklayacağım. Bağrıma basacağım. Çünkü bahar gelince, karların tek tek, tane tane eridiğini biliyorum; belki de ilk kar tanesinin eriyişine tanık oldum.
  • Sen Aralık'a duyarlısın kış dendi mi üşürsün
    Ben panik yaparım hemen dünyayı yakmaya kalkarım
    Bahar gelir sonra gidersin unutulur bütün girişimlerim
    Sevgilim aslında iç çekmelerimiz bile yalan
    Bir yalanın üstüne yatarken göz göre göre
    Yalansız bir öpüşmeden daha soylu ne olabilir?
    Görmezden gelirim dert değil daha epey var bahara
    Tek sen üşüme sevgilim bütün karlar bana yağsın
    Arka cebimde kanyak var iç bir yudum ısınırsın..
    Ne dünyayı yakmaya kalkalım ne de bahar gelince unutulalım.