Keats, Flaubert ve deha sahibi diğer adamlar, dünyanın vurdumduymazlığına katlanmakta büyük güçlükler çekiyorlardı, ama kadının katlanması gereken en büyük sorun bu duyarsızlık değil, dünyanın ona karşı takındığı düşmanca tutumdu. Dünya ona, erkeklere söylediği gibi, “Canın istiyorsa otur yaz, benim için fark etmez,” demiyordu; ona kahkahalarla gülüyor ve ‘Yazmak mı? Sen yazsan ne olur, yazmasan ne olur,’ diyordu.
Profesör Trevelyan’a gör, isteseler de istemeseler de, daha çocukluktan çıkmadan önce, muhtemelen on beş ya da on altı yaşlarındayken baş göz ediliyorlardı. Eh, böyle bir durumda içlerinden birinin oturup Shakespeare’in oyunlarından birini yazmış olması çok tuhaf bir durum olurdu doğrusu, diye düşündüm.
Dünyadaki hiçbir güç, beşyüz sterlinimi benim elimden alamaz, dedim kendi kendime. Yiyecekler, ev ve üst baş, sonsuza kadar benim kalacak. Bu sayede, sadece çabalamalarım ve didinmelerim sona ermiş olmuyor, içimdeki nefret ve hoşnutsuzluk da yok oluyor. Herhangi bir erkekten nefret etmeme gerek yok, çünkü artık hiçbir erkek beni incitemez; hiçbir erkeği pohpohlamam da gerekmiyor, çünkü artık hiçbirinin bana verebileceği bir şey kalmamış durumda…