• İşte tarih İşte şiddetin iğrenç yüzü Biz başlatmamışız hiçbir savaşı Bizimle başlatılmış bütün savaşlar Bizimle bitirilmiş yine Kölelik çoğaltan zaferler adına Vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde Gidenimiz bir daha dönmemiş geri Yemen olmuşuz Balkan olmuşuz Seferberlik olmuşuz Ve her büyük savaşın sonunda Ölümlere karşı türkülerle durmuşuz Hangi inancın sesidir bu Hangi körlüğün koyun kurbanlığı Ki uğruna can verdiğimiz topraklarda Canı alınan kurbanlara dönmüşüz
  • NİLİ
    Kitap Künyesi
    İsim: Nili, Ortadoğu’da Casuslar Savaşı
    Yazar: Necmettin Alkan
    Basım: Kronik Kitap, 2017, İstanbul
    Sayfa Sayısı: Yüz seksen bir
    Yazar Hakkında
    Yazarımız 1990’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinden mezun olmuştur. Tarih doktorasını Almanya’nın Albert LudwingÜniversitesi’nde yapmıştır. Akademik kariyerine Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeÖğr. Gör. Dr. Olarak 2003 yılında Tarih bölümünde başlamıştır. Başlıca ilgi alanları Yakınçağ Osmanlı Tarihi, Osmanlı Modernleşmesi, Osmanlı-Alman münasebetleri, Balkan Tarihi, Medeniyet Tarihi ve Tarih Felsefesi Teşkil ediyor. 10’un üzerinde kitabı, 100’den fazla makalesi ve 30’a yakın tebliği vardır.
    Ana Fikir
    Yazarımızın söylemiyle, hikayeden kastedilen esas olarak tarihtir. Eser, 1915-1917 yılları arasında Filistin ve civarında faaliyette bulunan Yahudi casusluk örgütü  NİLİ’yi ele alıyor.
    Esere Dair
    Kitap, konuya dair bilinmesi gereken; antisemitizmi, siyonizmi, Yahudi göçü ve Osmanlı’nın Almanya tercihini tarihi zeminde açıklayarak başlıyor. Eserin tamamı akıcı, anlaşılır, sade bir üslupla yazılmıştır. Tarihi bağlamdan kopmadan yazılan eser dönemi etkileyen olaylara değinerek zamanda bir bütünlük sağlamayı başarmıştır.
    Eser 4 bölümden oluşmuştur; birinci bölümde tarihi zemini, ikinci bölümde NİLİ Örgütünü, üçüncü bölümde hatıratlara yer verilmiş, son olarak da görseller ile desteklenmiştir.
    İçeriğe Dair
    NİLİ Casusluk örgütünün kurucuları  olan: Aaron, Alexsander ve Sarah Aaronsohn kardeşler Osmanlı’ya göç etmiş bir ailenin çocuklarıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Alexander, Cemal Paşa komutasında olan 4. Ordu’da er olarak göreve başlamıştır.  Ziraat mühendisi olan bir diğer kardeş Aaron çekirge istilasında Cemal Paşa’ya danışmanlık yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı esnasında Filistin cephesinde çok büyük bir çekirge istilası yaşanmıştır. Yerli halkla beraber cephede bulunan askerler zorlu günler geçirmişlerdir. Cemal Paşa’da çekirge istilasını araştırması için Aaron’dan bir ekip kurmasını ve çekirge istilasını araştırmasını istemiştir. Peki, Filistin, Irak ve Suriye cephesinde rahatça gezme yetkisine sahip olan Aaronsohn kardeşler bu yetkiyi nasıl kullanmışlardır? Bahsi geçen bölgelere giriş-çıkışta zorlanmayan Aaron bölgelerden topladığı istihbarat bilgilerini düşman İngiliz birliklerine satmayı kararlaştırmıştır. Bu bilgilere daha kolay ulaşabilmek için yakın çevresinden oluşan hiçbir resmi bağlantısı olmayan NİLİ casus örgütünü oluşturmuştur. Akabinde, Aaron Filistin’de bir tarım Deneme istasyonu kurmuştur. Örgütün merkezi bu istasyon olarak belirlenmiştir.
    NİLİ ne demektir, neden böyle bir isim seçilmiştir?  Örgütün ismi NİLİ, Tevrat’ta geçen ve Türkçe tercümesi “İsrail’in ihtişamı anlatılmaz” olan İbranice “Nezah Israil LoYesyaker” ayetinin baş harflerinden oluşmuştur. Tabi bu konuda muhtelif birkaç görüş daha mevcuttur. Amaçlarına gelecek olursak, yani neden İngilizler lehine çalışma yapılmak istenmiştir? Aaronsohn kardeşler, İngilizler lehine yapacakları casusluk faaliyetleriyle Türkler sonrası Filistin’i yönetecek İngilizlere zaferi getirebileceklerini ve bu suretle bir Yahudi devleti kurabileceklerini ümit ediyorlardı. Yani kardeşler Siyonist duygulara sıkı sıkıya bağlıydılar. Bunun yanı sıra yazarımızNİLİ’nin nasıl bir örgüt olduğunu çarpıcı bilgiler ile açıklamıştır.
    NİLİ kendi propagandasını yaparken kendisini nasıl meşrulaştırmaya çalışmıştır? NİLİ Ermeni Tehcirini bahane ederek kendini meşrulaştırmak istemiştir, yani bir güvenlik problemi sonucu doğduğuna inandırılmak isteniliyor. Ancak burada Ermeni Tehciri’ne detaylıca değinmeyeceğiz, yazarımız tarihi zeminde gerekli açıklamaları yapmıştır.  AaronsohnlarFilistinde bir casusluk faaliyeti nedeni olarak 1915 Ermeni Tehciri olayını göstermişlerdir. Örgüt kendisine savunma amaçlı bir yapılanma görüntüsü vererek bir meşruiyet ve sempati kazandırma gayreti içerisinde olarak değerlendirilebilir. Şunu da eklemeliyiz ki, NİLİ’nin kurulmasıyla ilgili bir güvenlik probleminin zikredilmesi doğru olmayacaktır. Güvenlik sorunu ancak bir propaganda amacı olarak değerlendirilmelidir. Sadece kardeşler ile kalmamıştır üyeler şeması ve diğer üyeler hakkında çalışmalara yer verilmiştir kitabımızda. Kısaca ekleyecek olursak, örgüt genele yayılmadan mütemadiyen akrabalardan oluşan bir yapılanmadır diyebiliriz.
    NİLİ’nin faaliyetleri nelerdir? Faaliyetlerini sıralayacak olursak söyleyebileceklerimiz şunlardır: Bilgi toplanması, elde edilen bilginin gönderilmesi, Kahire’deki İngiliz İstihbarat Merkezi ile irtibatlı olunması, Tarım Merkezi’nin İngiliz savaş gemisi Manegem’la iletişimde olması ve Amerikalı Yahudilerin Filistinli İhtiyaç sahibi Yahudilere yardım için gönderdikleri paraların altına çevrilmesi. Kuruluşu için neredeyse tesadüfi diyebileceğimiz örgütün başarılı olma sebepleri çok güzel bir şekilde açıklanmıştır diyebiliriz. Kuruluşunun tesadüfi olduğu gibi Türk yetkililer tarafından ortaya çıkarılışı da tamamen tesadüfidir. Bu konularda okuyucuya bilgiler vermeden konunun yeterince açıklandığını ve bir roman tadı verdiğini söylemek isteriz.
    Sonuç
    Şahsına münhasır diyebileceğimiz NİLİ casusluk örgütü alışılagelmiş casusluk örgütlerine benzememektedir. Filistin’de yaşayan Osmanlı Tebaası olan bir grup genç aynı zamanda bir kısmı Osmanlı askeri, İngilizler lehine casusluk faaliyeti başlatıyorlar ve İngilizlerin bölgedeki ilerleyişlerini hızlandırarak başarılarına ortak oluyorlar denilebilir. Burada Osmanlı yetkililerinin özellikle Cemal Paşa’nın ciddi zafiyeti söz konusudur. Bunların neler olduğu kitapta açıklanmıştır. Ancak şu durum atlanmamalıdır ki, Cemal Paşa bu Yahudileri kullanarak birçok gizli bilgiye de sahip olmuştur. Nye’in ya olsaydı teoremi ile düşünecek olursak, çekirge istilası hiç olmamış olsa, Cemal Paşa Aaron’nu hiç görevlendirilmese ve İngilizlere çok gizli bilgiler kuyu ve cephane koordinatları ulaştırılmasa bugün haritalar nasıl şekillenecekti? İşte bunların hepsine olabildiğince yazarımız değinmiştir. Roman diliyle, akıcı, nitelikli bir akademik çalışma ortaya çıkmıştır.
  • Yazarin savaş yılları başta balkan 1 dunya savaşı ve Azerbaycan anıları anlattığı Osmanlı son dönemi cumhuriyetin ilk çeyreğini anlatan bir anı türünde eser

    Devlet, milleti için vardır.
    Türklük insanın kendi içinde olmalı.
    Turancılık fikri ve kominizm insanın yaradılışına aykırı ve tamamen hayal ürünüdür.
    Kitabın Kapsadığı Dönem
    1897 Türk- Yunan Harbi yılları ile başlar, Balkan yenilgisi ve 1. Dünya Savaşı dönemlerini, Cumhuriyetin ilanı ve inkılaplar, Almanya Nazi iktidarı, 2. Dünya Savaşı, 1950 çok partili hayata geçiş.
    Şevket Süreyya AYDEMİR, 1877- 1878 Osmanlı -Rus harbi esnasınd Bulgaristan’dan göç ederek bir ordugah, ordu şehri olan Edirne’ye yerleşen bir göçmen çocuğudur. Çocukluğu Rum ve Bulgar çetelerinin yağmaları içerisinde, çete ve komite hikayeleri dinleyerek, çetecilik oyunları oynayarak geçmiştir. İlk olarak mahalle mektebine, sonra da askeri Rüştiye’ye devam eder. Subay olan hocaları onlara “her şeyin başında ordu ve ordunun sınırladığı vatan vardır, ordunun ayak bastığı her yer vatandır ve çok geniş olması şarttır. Millet ise vatan içinde yaşayan herkestir. Dil, din, dilek ve hak birliği şart değildir. Hak yalnızca orduyu temsil ve idare edenlerindir. Arnavut, Bulgar, Yemenli, Hicazlı, Dürzülerin tek vazifesi itaat etmek ve vergi vermektir. Kendileri için hak istemeleri kanunen isyandır ve ordunun görevi bu isyanları kan ve ateşle bastırmaktır” düşüncelerini zikrediyorlardı.

    Ordu ile halk sürekli çatışma halindeydi. İsyanlar ve çetelikler her yerde devam ediyordu. Bu ırkları devletin idare edemediği ve devletin idare tarzına bir isyan olduğu ordunun aklına gelmiyordu. Bu isyancılar altı büyük devlet olan İngitere, Fransa, İtalya, Almanya, Avusturya- Macaristan ve Rusya destekleyip silahlandırıyordu. Durum karşısında padişah gerekeni yapmıyordu. Duruma çözüm olarak 23 Temmuz 1908 de meşrutiyet ilan edilir. Meşrutiyetle beraber hürriyet geleceğine, çeteciliğin kalkacağına, altı büyük devletin işimize artık karışmayacağına, ırkların kardeş olacağına inanılır. Fakat yeniliklere karşı padişahın kışkırttığı asker ayaklanması çıkar (rumi 31 Mart 1325) Ardından 1911 de Osmanlı Afrikası, Ege Adaları, Libya elden çıkar, balkan savaşı yenilgisi yaşanır.

    Okuduğu “Ergenekon” kitabından etkilenerek Turancılık akımına inanır. Bu akımın da muallim Mekteplerinde benimsendiğini öğrenir ve Rüştiyeyi bırakarak öğretmen okuluna girer. O ara 1. Dünya Savaşı çıkar ve gönüllü olarak, abisinin vurulduğu Doğu cephesine onun bıraktığı boşluğu doldurmak üzere gider. Orada cahil askerleri tanır. Yolda gördüğü Anadolu insanları hakkındaki olumsuz fikirlerini değiştirir. Halkın cehaletinden hükümeti sorumlu tutar. Doğu cephesinde Ermenilerin haksız yere Türklere yaptıkları vahşi katliamlara tanık olur.
    Doğu cephesinde zafer elde edilir ama hükümet ateşkese çağırır. Terhis olduktan sonraki hedefi Kafkas Bölgesindeki Türk Devletlerinde yaşamak ve Türkleri millileştirmek, milli bilinç uyandırmaktır. Azerbeycan Türk öğretmenler isteyince oraya gider. Oradaki halkı tanır. Aralarındaki mezhep ayrılıklarını, milli ruh yoksunluğunu, isyancı işçi ve menfaat kavgalarına tanık olur ve Turancılık fikri hayal olur. Yönetim olarak da küçük komitalar halinde bulunuyorlardı. Devlet olma bilinci yoktu. Bu ara ihtilalci Ruslar işgal eder. Kominizm ve bolşevizmle tanışırlar. Halkın tüm mallarına el konulur. Rus kominizmini ve Rusları yakından tanır.
    İhtilal nedeniyle, Aydemir’in ülküsü artık “insaniyet”tir. Tahtlar, taşlar ve bütün zalimler yıkılacak, bütün dinler bir ve bütün insanlar beraber olacaktır. Yeni din, yeni sanat, yeni dil, yeni medeniyetler doğacaktır. Bütün insanların eşit, bütün milletlerin hür ve beraber yaşayacakları harpsiz, ihtilalsiz, imtiyazsız yeni bir alem kurulacaktır. Şark, yüzyıllar süren uykusundan uyanacaktır. Yabancılar, Asya’nın topraklarından çekilecektir. Bu düşünceler içinde, “Şark Milletleri Kurultayı”na delege seçilir. Daha sonra, Komünist partisine girer. Dünya nizamını yıkacak ve bu harabe üzerinde kendi nizamını kuracaktır
    Karakterler
    Babası. Edirne’nin en zengin beyinin konağının bahçesine bakardı. Padişah hayranı.
    -Annesi. Göçmen mahallesinde okuma yazma bilen tek insan. Diğer halka göre biraz daha ayrıcalıklı kabul edilir. Mahallenin kadınlarına dikiş dikmeyi, kasnak örmeyi, dua ve ilahileri, namaz kılmayı , yakın tarikatların zikir ve ayinlerini öğretir.
    -Abileri. Küçük yaşta askeri rüşdiyelerde okutularak subay olur ve orduya katılırlar. Büyük ağabeyi, Sultan Hamit düşmanı.
    -Sitare: Azerbeycan’da sevdiği kız. İran göçmeni
    -Enver Paşa:Meşrutiyetin ilanı ile kahraman olur. Sarıkamış olayından sonra gözden düşer. 1. Dünya Savaşı yenilgisi ile Almanlara sığınır. Yazarla Türk Birliğini sağlamak için düzenlenen Bakü Kogresinde karşılaşır.
    -Doktor Nazım: Son Abdülhamit devrinin ilk Genç Türklerinden. 1926 da Atatürk’e suikast zanlısı olarak İstiklal Mahkemesi tarafından tutuklanır. İdam edilir.
    -Nazım Hikmet: Türkiyedeki hapis yıllarında Rusyaya kaçar. Bir orman kampında yazarla karşılaşır. Köylülerin inkılapların baltalayıcısı olduğu konusunda tartışır. Oldukça karışık bir ırk mensubudur.
  • Tahsin paşa ise tam 482 yıl boyunca Osmanlı şehri olan Selanik'i 1912'de Balkan Savaşı'nda, tek kurşun bile sıkmadan Yunanlara teslim etmiştir.
  • işte tarih
    işte şiddetin iğrenç yüzü
    Biz başlatmamışız hiçbir savaşı
    Bizimle başlatılmış bütün savaşlar
    Bizimle bitirilmiş yine
    Kölelik çoğaltan zaferler adına
    Vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde
    Gidenimiz bir daha dönmemiş geri
    Yemen olmuşuz
    Balkan olmuşuz
    Seferberlik olmuşuz
    Ve her büyük savaşın sonunda
    Ölümlere karşı türkülerle durmuşuz
    Hangi inancın sesidir bu
    Hangi körlüğün koyun kurbanlığı
    Ki uğrunda can verdiğimiz topraklarda
    Canı alınan kurbanlara dönmüşüz
  • Dücane Cündioğlu tarafından yazılıp Kapı Yayınları tarafından yayımlanan; Cemil Meriç'in çevirmen, düşünür ve eleştirmen yanlarını anlamaya çalışan Bir Mabed Bekçisi, Bir Mabed İşçisi ve Bir Mabed Savaşçısı serisini İBRAHİM ALTAY inceledi

    İki adam... Birisi mabedin içinde yaşamış ve oraya gömülmüş. Diğeri içeri girip, orada daha önce yaşamış olanın hatıralarına dokunmaya çalışıyor. Modern Türk düşünce tarihinde bir araya gelmeleri en çok merak uyandıracak yazarlardan ikisidir; Cemil Meriç ve Dücane Cündioğlu. İkisi de başkalarının kendileri için yaptığı tanımlamaların dışında, yeni bir kara parçasına ulaşmak için uzun süre kıyıdan uzak kalmaktadır. Cemil Meriç, Balkan Savaşı sırasında Türkiye'ye gelmiş muhacir bir ailenin oğlu olarak 1916'da Hatay'da doğar, 1987'de İstanbul'da yaşama veda eder. Dücane Cündioğlu, 1962'de Meriç'in uzun yıllar mesken tuttuğu Üsküdar'da dünyaya gelir. Cemil Meriç, gençliğinde bir mahkemede komünist olduğunu haykırdığı için ceza alır. Dücane, gençliğinde ülkücü harekete bulaştığı için. Cemil Meriç çoğu tercüme olmak üzere bazıları kayıp 20'den fazla eser verir. Dücane Cündioğlu'nun eserlerinin sayısı şimdiden 30'u geçmiş bulunuyor fakat çevirmenlik yönü ön planda değil. Bu ikisinin bir ortak özelliği daha var: Akarsuyun çağıltısını, durgun suyun sayhasına tercih etmeleri. Bazıları tarafından kayıtsız şartsız beğenilirken diğer bazıları tarafından kayıtsız şartsız eleştirilmeleri... Dücane Cündioğlu'nun, Kapı Yayınları tarafından topluca ve yeniden yayımlanan Cemil Meriç incelemeleri, üç kitaptan oluşuyor: Bir Mabed Bekçisi, Bir Mabed İşçisi ve Bir Mabed Savaşçısı... İlk ikisi 2006 yılında yayımlanan kitaplarda 'bekçi', çevirmen Cemil Meriç'i; 'işçi', düşünür Cemil Meriç'i ve 'savaşçı' da eleştirmen Cemil Meriç'i anlatıyor. Cündioğlu, ilk kitap olan çevirmen Cemil Meriç'i yazmaya Fransa'dan döndükten sonra bir dostunun "Balzac'ı Meriç'in tercümesinden okumalısın," önerisi üzerine karar veriyor ve sonrasında Meriç, Cündioğlu'nu kendi düşünce ve eleştiri dünyasına sürüklüyor. Cemil Meriç söz konusu olduğunda birçok insan onu niye sevdiğini ya da ondan niçin nefret ettiğini anlatmakta zorlanır. Günümüzde moda haline gelen bir ön kabulle herkes onun memleketin en önemli değerlerinden biri olduğunu kabul etmişe benziyor fakat bu durum geçmişte böyle değildi. Çünkü, Meriç'in her biri demir leblebi ağırlığında olan cümlelerini ve görüşlerini anlayıp yorumlamak kolay değil. Meriç, kimsenin adamı olmamaya, arabasına binmemeye gayret eder ve bu gayret onu yalnızlaştırır. Bu, aynı zamanda 'kahramanlaşma' demektir. Meriç'in bu özellikleri dolayısıyla Dücane Cündioğlu, ağır bir yükün altına giriyor. Bu ülkede Cemil Meriç'i niçin beğendiğimizi ve beğenmediğimizi söylemek zor; onu ete kemiğe büründürmek, üstün yanlarıyla ve zaaflarıyla derli toplu bir biçimde değerlendirmek daha zor. Cündioğlu işte bunu yapmaya çalışıyor; yani bu büyük düşünür, eleştirmen ve çevirmeni anlamaya. Onu ne yüceltiyor ne de yerden yere vuruyor. Eleştirilmesi gerektiğini düşündüğü yerlerde eleştiriyor, övülmesi gerekiyorsa övüyor. 
    BEKÇİ, İŞÇİ VE SAVAŞÇI MERİÇ 
    Bir Mabed Bekçisi, diğerlerine göre daha çok iktibasın yer aldığı bir inceleme. Birçok ilginç anekdotlarla süslenmiş; öğrencilerinin ve dostlarının ağzından hatıralar anlatılmış. Cemil Meriç'in yankı bulmuş eleştirilerine ve onlara verilen aynı ölçüde 'zarif' cevaplara yer verilmiş. Orhan Veli'ninki mutlaka okunmalı, mesela. Kitapta, çevirmenliğin nasıl ince bir görgü, birikim ve anlayış gerektirdiğine dair bir örnek var ki, günümüz çevirmenlerinin kulağına küpe olsun diye burada zikretmeden geçmeyelim: "Vekalet sonra razı oldu Sefiller'in tercümesine. Girişte dört satır var. Bir hafta uğraştım, Türkçe (karşılığını) veremedim. Ve yazdım, 'Yapamayacağım tercümeyi,' dedim." Bir Mabed İşçisi'nin girişinde Cündioğlu, Cemil Meriç'in en önemli özelliğinin düşünürlüğü olduğunu ima ediyor ama düşünce dünyasının şifrelerinin kolay kırılamayacağını da kabul ediyor. Yaşamının çeşitli devrelerinde çeşitli 'izm'lerle anılmış olsa bile aslında 'izm'lerle başı çok hoş olmayan bir kişidir Meriç. Bir düşünceye mensup addedilmesi çoğu zaman bir başkasının hamlığından ve yozluğundan kaçışı nedeniyledir. Yine bunu, en güzel kendi kaleminden ve Cündioğlu'nun kitaba epigraf olarak seçtiği cümleden okuyalım: "Ben İstanbul'a gitmek için Kadıköy'den vapura biniyorum. Gayem belli, karşı kıyıya varmak istiyorum. Vapurda yanımda oturanlar beni hiç ilgilendirmiyor." Ve nihayet eleştirmenlik, Meriç'in en keskin yanlarından biridir. Bir Mabed Savaşçısı, kalemini keskin bir kılıç ve bazen mitralyöz olarak kullanan Cemil Meriç'i anlatıyor. Yer yer eleştirilerinde bilgilerinin değil de, duygularının etkisinde kaldığını açığa çıkarsa da bu kitap, Meriç'in polemikçi tarafını bütün tarafsızlığıyla açığa çıkarıyor. Cemil Meriç eleştiriden maksadının şu olduğunu açıkça söylüyor: "İstediğimiz, şaheserlerin kazanç hırsına kurban verilmemesi, yani mabedin bezirganlardan temizlenmesidir." Son paragrafta ilk kez kendi bağlamında kullandığımız ve seriye adını veren mabedin hangi dinin ya da düşüncenin mabedi olduğu konusu karmaşıktır. Cemil Meriç'in çok temel düşüncelerini ifade ederken sıkça başvurduğu bu imgelem onun düşünce dünyasını anlamak bakımından çok önemlidir. Cemil Meriç'in kendi mabedini tasvir ettiği onlarca cümlesinden birkaçı şöyledir: "Her mabed bir Fildişi Kule, her Fildişi Kule bir mabed. O mabedin kandillerini gözlerimin ışığıyla tutuşturdum. O mabedin mihrabında şahlanan alev, kalbimden fışkırıyor. Fildişi Kule'mi senin için hazırladım, meçhul dost." Yukarıdaki cümleler yazar ve eleştirmeni arasındaki farka dair ipuçları taşıyor. Meriç'in görmeyen gözlerinden ve kalbinden şahlanan alevle tutuşturup aydınlattığı bir mabede Dücane Cündioğlu çıplak gözle bakmaya çalışıyor. 40'ına girmeden gözlerini kaybetmesinin de tesiriyle olsa gerek, Meriç, dünyaya gözleriyle bakmadı, bakamadı. Onun tam da aksine Cündioğlu gözlerine yani aklına fazla güveniyor. Meriç'in bir mabedi var ama Cündioğlu'nun bir mabedi olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Bu da mabedin dışındaki bir adamın, içindekini anlamaya çalışmasını zevkli hale getiriyor.
  • " Halbuki Osmanlı Devleti'nin nasıl ve hangi sürede yıkıldığı çok açık ve net bir biçimde ortadadır. 1908'de darbeyle iktidara gelen i̇ttihatçıların, darbelerle, savaşlarla (Trablusgarp ve Balkan Savaşları) perişan ettiği, Osmanlı Devleti 1914'te I. Dünya Savaşı'na sokularak yıkılmıştır. "