• Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülhamit, psikolojik savaş yöntemlerini bilen ve kullanan birisiydi. Balkan savaşı sonrasında kendisiyle yapılan bir görüşmede ittihatçılara hitaben psikolojik savaşı nasıl kullandığını şöyle anlatır. "Ben Balkanlarda kiliseler arası kavgayı halletmedim. Bunu birleşip bize saldırmasınlar düşüncesi ile bilerek yaptım. Sizin (ittihatçıların) bu ihtilafı çözmeniz yanlıştı."
  • Balkan savaşı esnasında yaşanan olaylar sıradan bir askerin tuttuğu günlükler şeklinde okuyucuya aktarılmaktadır. Savaşın olumsuzlukları ve içinde bulunan insanların psikolojileri oldukça etkili bir biçimde anlatılmaktadır..
  • Marksizm’le 1800’lerin sonunda Rusya’da çok yaygın olan dağınık sol gruplardan birinde tanışan Troçki, kısa sürede etkili bir örgütçü ve ajitatör olarak öne çıkar. Kısa süren bir hapishane döneminden sonra Londra’ya giden Troçki burada başta Lenin olmak üzere Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin sürgündeki önderleriyle tanışır.

    Troçki Rus Marksistlerinin 1903’deki kongresinde Menşeviklerle birlikte tutum alır. Kısa süre sonra onlardan da ayrılıp bağımsız hareket etse de dönemin Marksistlerinin pek çoğu gibi Lenin’in önerdiği demokratik merkeziyetçi devrimci partiyi ikamecilik olarak görür ve Lenin’i Jakobenlikle suçlar. Troçki’nin verdiği bu yanlış karar, Bolşevik-Menşevik ayrışmasının politik bir ayrılık olduğunu görememesi ve devamlı iki grubu uzlaştırmaya çalışması Troçki’nin Bolşeviklerle birlikte partiyi inşa etmesine değil, bağımsız parlak bir yazar olarak var olmasına neden olur.

    Troçki 1905 devriminde Petrograd’da işçilerin kurduğu yeni bir örgütlenme biçimi olan Sovyet’in başına geçer. İşçi temsilcilerinden oluşan Sovyet kendisini bir işçi parlamentosu olarak örgütler. Troçki Sovyet’e etkili bir şekilde liderlik eder; Yahudilere yönelik katliamları engeller, basın özgürlüğünü getirir, sekiz saatlik işgünü mücadelesini yürütür, köylülüğü etkilemeye çalışır. Ancak en önemlisi işçi hareketine devrimi devam ettirmenin gerekliliğini, Çarlığın vermek zorunda kaldığı tavizlerle yetinilmemesini anlatır. Bu perspektif Troçki’nin Rus Devrimi konusunda hem Bolşevikler hem de Menşevikler’den farklı bir anlayış geliştirmesi sayesinde ortaya çıkar.

    Hem Bolşevikler hem de Menşevikler gelmekte olan devrimin bir burjuva devrimi olacağını düşünürler. Rusya’da köylü nüfus çoğunluktadır ve Avrupa ülkelerine göre geri bir durumdadır. Dolayısıyla öncelikle bir burjuva devrimiyle kapitalizmin gelişmesinin önü açılmalıdır. Bolşevikler devrimden doğacak yönetimin “Proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” olacağını söylerken, Menşevikler burjuva bir yönetimin geleceğini düşünüyorlar ve bu yüzden kendilerine “burjuvaziyi Çarlık karşısında destekleme” görevini biçiyorlardı. Troçki ise bu iki yaklaşımdan da farklı bir düşünceyi, Sürekli Devrim Teorisi’ni üretti. Dünyanın eşitsiz ve birleşik gelişmesini başlangıç noktası olarak alan bu teoriye göre kapitalizmin her ülkede aynı mekanik gelişme çizgisini izlemesi gerekmezdi. Rus işçi sınıfı nüfusun içinde bir azınlığı oluştursa bile üretimde oynadığı kritik rolle yoksul köylüleri ve tüm ezilenleri etrafında birleştirebilirdi. Burjuvazi, en basit reformları bile gerçekleştiremezken, işçiler hem burjuva devrimin gereklerini yerine getirebilir hem de durmaksızın sosyalist devrimi gerçekleştirebilirlerdi. Ancak, Rusya’da gerçekleşen bir sosyalist devrimin gerçekten başarılı olmasının tek yolu Avrupa’daki gelişmiş ülkelerde meydana gelecek bir devrimdi.

    Troçki’nin Marksizm’e en önemli katkılarından biri olan Sürekli Devrim Teorisi 1905 Devrimi’nden önce oluşmakla birlikte bu devrimin dersleriyle son halini aldı. 1905 devrimin yenilgisinin ardından Rusya’dan ayrılan Troçki yazarlık ve Balkan Savaşları’nda savaş muhabirliği yaptı. 1905 devriminin yenilgisinden Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar geçen süre Bolşevik Partisi için devrime hazırlık yıllarıyken Troçki için boşa giden yıllar oldu. Troçki, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasının ardından Avrupa’daki sosyalist hareket içindeki sosyal-şovenizme hiçbir zaman geçit vermedi ve “kendi” ülkesini savunmayı reddetti. Birinci Dünya Savaşı yılları boyunca Bolşeviklere yaklaşan Troçki Şubat Devrimi’nin ardından Bolşeviklere katıldı ve Ekim Devrimi’ni örgütledi.
  • Bir yanı düşmanlık, öte yanı hazımsızlık.
    Nefret bir de.
    Öyle çiğ, öyle kerih, öyle şedidler ki.
    Gözleri görmüyor, kulakları duymuyor.
    Aynadaki akislerini görüyorlar.
    Sadece birbirlerini duyuyorlar.
    Tek hakikatleri kendi varlıkları.
    İdealleri imtiyazları.
    Dertleri servetleri.
    Her yerdeler.
    Washington'da, Brüksel'de, İstanbul'da, Dubai'de.
    Dün olduğu gibi bugün de karşımızdalar.
    Bu ülkenin özgürleşmesi onlar için bir kayıp.
    Büyümesi, bir büyük endişe kaynağı.
    İstiyorlar ki bu ülke Piramitler'de, Abukir'de, Navarin'de, Trablusgarp'ta, Balkan Harbi'nde, Birinci Dünya Savaşı'nda neyi kaybettiğini hatırlamasın.
    İstiyorlar ki biteviye kaybetsin.
    Etrafındaki yangın ona da sıçrasın.
    Yaksın, kül etsin onu!

    ***
    Biri Washington'dan yazıyor.
    Biri İstanbul'dan.
    Washington Post adı verilen gazete.
    Demokrasinin Türkiye'ye yakışmadığını söylüyor.
    Türkiye, "çoğunlukçu demokrasinin liberal değerlerin dostu olmadığının ispatıdır" diye hüküm veriyor.
    "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın otokrasi yolundaki yürüyüşüne neredeyse seçmenin yüzde 53'ü destek verdi" diyor.
    Demokrasinin Türkiye'de kutuplaşma ürettiğini savunuyor.
    Evet Washington Post yapıyor bunu!
    Ne öneriyor?
    Ne olduğunun bir önemi yok.
    Önemli olan, Batıcı bir iktidarın işbaşında olması!
    Demokrasi de neymiş?
    ***
    Öteki Cumhuriyet gazetesinden konuşuyor.
    Eski Türkiye'nin, eski sistemin gediklilerinden.
    Orhan bilmem ne!
    Diyor ki "cehalet ile yoksulluk birleşince ortaya AKP iktidarı çıkıyor. İktidarın politikası daha çok çocuk, daha yoksul kitleler, daha büyük cehalet ve iktidarın sürmesi."
    Bunlar cehaletten değil, sistematik şekilde sürdürülen kötülükten sarf edilen cümleler.
    16 yıldır bu sözleri sarf ediyorlar.
    Bir karşılığının olmadığını elbette biliyorlar.
    Mesajlarını dışarıya veriyorlar.
    "Biz burada, iş başında, her daim emirlerinizi bekler haldeyiz" diyorlar.
    ***
    Yok öyle yağma...
    Bu ülkenin gerçek sahipleri masaya yumruğunu vurdu.
    Millet kendisini buldu.
    Tarihini bildi.
    Geleneğine ve geleceğine sahip çıktı.
    Bir iddia koydu ortaya.
    Bir kimlik inşa etti.
    Malazgirt'i, Söğüt'ü, Çanakkale'yi, Kut'ul Amare'yi, Milli Mücadele'yi hatırladı.
    Hatırladı ve o hafızayla 15 Temmuz destanını yazdı.
    O hafızayla 24 Haziran'da sandığa gitti.
    ***
    Önümüzde bir 5 yıl var.
    Bu 5 yıl çok kıymetli.
    16 yılda elde edilen kazanımların çok daha ötesine geçmemiz şart.
    Hep söyledik.
    İdeolojik dönüşüm tamamlandı, şimdi kurumsal dönüşüm zamanı diye.
    Eğer bu 5 yılda bu kurumsal dönüşümü tamamlayamazsak o takdirde yaşanan zihniyet dönüşümünün de bir anlamı kalmaz.
    Türkiye'yi yarına taşımak için bize düşen bu ülke düşmanlarına inat daha çok çalışmak, durmadan çalışmaktır...
  • Şimdi bazı bilgisiz kesimler diyor ki "Lozan'da On İki Ada'yı vermişiz." On İki Ada Balkan Savaşı'nda zaten İtalyan işgali altındaydı. Lozan'da kimsenim oraları verdiği de yoktu. Nitekim kime ait olacağı İkinci Dünya Savaşı sonunda belli oldu. Kuzey Ege Adaları ise Balkan Savaşları'nda zaten işgal edilmişti.
  • Simeon Radev, bir Osmanlı Bulgarı olarak Resne’de, yani Makedonya’da dünyaya gelmiş. Başarılı öğrencilik hayatının devamında yolu Mekteb-i Sultani, yani Galatasaray Lisesi’ne düşmüş. Kitap onun mektep hatıralarını merkeze alan bir anlatıma sahip ancak sadece o yok, o dönemin Makedonyası ve Bulgar nüfusu hakkında da önemli bilgiler veriyor. Ben bu kitabı büyük bir beğeni ve ilgiyle okudum. Çünkü Balkan coğrafyasına meraklı bir okurum.

    Radev, sonrasında bağımsız Bulgaristan için farklı ülkelerde büyük elçilik yapmış, önemli bir isim. Kitap boyunca ve belki de hayatı boyunca Türkler aleyhine hiçbir söz söylememiş, ülkesini ve halkını seven lakin aynı zamanda bir Türk dostu da olan Radev’in anıları Galatasaray lisesi tarihi için de ciddi bir kaynak teşkil ediyor.

    Ben bu kitaptan çok şey öğrendim. Mesela, Osmanlı’da Rum cemaati denilen şeyin Rum ve Yunanlar yerine bütün bir Balkan Ortodoks halklarına teşmil olduğunu öğrendim. Rum patrikliğinin ibadet dili de dahil her şeyi Rumca üzerinden inşa ettiği ve Bulgarların varlığını reddettiğini zaten duymuştum. Burada Bulgar kilisesinin kuruluş mücadelesini de görmüş oldum.

    Bugün Çağlayan civarında bulunan Türkiye Gazetesi Hastanesi’nin İstanbul’daki Bulgar Hastanesi binası olduğunu öğrendim yine… Keza, Bulgar nüfusun İstanbul'a gelişlerinin ekonomik sebeplerle ve daha çok 18 ve 19. asırlarda oluşunu da...

    Mekteb-i Sultani’nin kuruluş amacı, talebe ve muallim yapısını görebiliyorken, çok kaliteli bir eğitim verdiğini de öğrendim. Radev'in tabiriyle, Fransızcayı Paris’teki liselerde öğrenen Bulgar öğrencilerden bile iyi Fransızca öğrenmişti! Tabii sadece Fransızca değil, Türkçe de… Yine belli bir seviyede Arapça ve Farsça da öğrenebilmişler.

    Talebe olan Simeon Radev’in kitap okuma sevgisinde kendimden izler buldum…

    II. Abdülhamid döneminin baskıcı ortamından örnekler vardı. İnsanların sürekli jurnallenme korkusu yaşadıklarını ve konuşulamayan bir ülkeye dönüşüldüğünü hissettim. Öyle ki, karakterlerine ve davranışlarına methiyeler dizdiği, aleyhlerinde tek bir kelime etmediği Türk arkadaşlarının Türk-Yunan savaşı öncesi kendilerini tahrik eden Rum öğrencilere, savaş bizim lehimize bittikten sonra bile tek kelime etmeyişlerini, rejimin insanlara susmayı benimsetmesine bağlıyordu.

    Bu arada kitabı çeviren ve yayına hazırlayan, İstanbul Bulgarlarından Giorgi Kostandov'un editoryal başarısını da unutmamak lazım.
  • " İlk Türk fâtihlerinin Gelibolu'da karaya ayak basmasıyla başlayan Rumeli savaşları, Viyana surlarına toslayıp dön-geri edinceye kadar süren bu cenkler, gelişi güzel bir istilâ değil, bir yerleşme, bir vatan kurma bir medeniyet, irfan ve ideoloji savaşı olmuştu. Böylece de her karışı Türk kaşesiyle mühürlenmiş Rumeli, bütün tabî unsurları çatısı altında toplayan hâkim ve efendi millet olarak bugüne kadar hüküm sürmüş ve buyruk yürütmüştü.

    İşte şimdi, ellerinde dört ucu düğümlü bir bohça bile olmadan kaçan Rumeli halkı, içinde yüzlerce hânedan sarayı, binlerce câmi, çeşme, sebil, tekke, imaret, mektep, medrese, han, hamam, kervansaray, bağ, bahçe ve çiftlikler olan bir cennetten, zirâatte, sanâyide ve medeniyette zirveleşmiş bir ecdat durağından, meçhul, karanlık ve sefil bir âkıbete doğru kaçıyorlardı."