Nazan Bekiroğlu’nu yıllar önce *Nar Ağacı* kitabıyla tanıdım. İlk okuduğum doğru düzgün edebi eser diye bilirim. Öyle ki aradan on üç yıl geçmesine rağmen, naif betimlemeleri hâlâ zihnimdedir. Mesela; ne zaman bulutlu bir havada gökyüzündeki griye çalan maviyi görsem, hep onun betimlemeleri ve kitabı gelir aklıma.
Bu yüzden, “Yazarın diğer kitaplarını da okumalı ve o tada tekrar varmalıyım,” dedim. Fakat hayal kırıklığına uğradım.
Temelde, insanlığın gerçekte de var olan önemli problemlerini hikâye ve şiirsel dil aracılığıyla gözler önüne sermeyi amaçladığını düşünüyorum. Ancak ayrı ayrı kurgulayıp bir araya getirdiği karakterlerle bağ kurmak güçtü. Bununla birlikte sonrasında gelişen birliktelikler de sönük kaldı. Anlatıma dayalı başka birkaç sebep daha sayabilirim belki ama bence en önemli eksiklik, onun naifliğinin içindeki büyüydü. Ne yazık ki ona hiç rastlayamadım.
Kitapla ilgili düşüncelerim yukarıdaki gibi olmakla birlikte; içerikte işlenen bazı konular ve son zamanlarda duyduğum bir şarkının da etkisiyle kafamdakileri toparlayıp bir noktaya varmaya çalışacağım. Ya da her zamanki gibi bir yere varmaktan çok, bu kitap vesilesiyle konuya dair dağınık düşüncelerimi toplayıp, zihnimin denizinde boğulmadan biraz yüzmeye çalışacağız.
Kitapta, yüzyıllar geçse de devletler ve sistemler değişse de, aslında ana problemin kılık değiştirerek varlığını sürdürdüğü anlatılmaktadır. Bana göre asıl problem ise şudur: İnanç sistemi ya da devlet fark etmeksizin, her yeni düzenin içinde insan, kötülüğü bir şekilde harmanlayıp yeniden üretmeyi başarır.
Hiçbir şey değişmedi, hiçbir şey gitmedi…
Değişen tek şey isimler ve kılıflar. Çirkinliklerin tümüne yeni maskeler takılıyor; aynı oyun, aynı sahnede, sadece farklı bir isimle oynatılıyor. Oysa o kadar acı ki!— Yaşamak… Özgürce