Onu kendisine bakarken yakaladı: yüzüne dökülen koyu renk saçlarına, serçe parmağının tam oturduğu çenesindeki gamzesine, koyu renk gözlerine ve gözlerinin içinde annesinin yeni aldığı tarçın kokulu mumun alevlerinin yansımasına bakıyordu. Gözleri sanki biri içeriden aydınlatıyormuş gibi hep parlak ve ışıl ışıldı. Ravi Singh ölü gözlerin tam tersiydi. Panzehirdi.
Ölü bakışlar, böyle denirdi, değil mi? Cansız, donuk, boş. Ölü bakışlar artık onun daimi eşlikçisiydi; her yerde onu takip ediyorlar, göz kırpma mesafesinden uzağa gitmiyorlardı. Zihnimin derinliklerinde saklanıyorlar, rüyalarında yalnız bırakmıyorlardı. Canlıdan camsızlığa geçiş yapılan andaki onun ölü bakışlarıydı. Onları en kısa bakışmalarda, en karanlık gölgelerde ve bazen de aynada kendi yüzünde görüyordu.
Bilgisayarının başında oturup saatlerce bir makaleden diğerine, bir yorumdan ötekine geçti. Ve elbette onunlaydı. Hep oradaydı.
Silah.
Şimdi de buradaydı, göğsünde çarpıyor, kaburgalarına vuruyordu. Gözleriyle nişan alıyordu. Kabuslarındaydı, birbirine çarpan tencerelerdeydi, güçlükle aldığı soluklarındaydı, düşen kalemlerdeydi, gök gürültülerinde, çarpan kapılarda, çok gürültülü, çok sessiz, yalnız ya da değil, kağıt hışırtılarında, tuşların tıkırtısında her tıkırtıda ve her gıcırtıdaydı.
Silah hep oradaydı.
Artık içinde yaşıyordu.