Bir insan için “başarılı” dediğimizde, sanki aynı anda “mutlu” da demiş oluyoruz. Oysa durum bu kadar basit değil, başarı hırsı çoğu zaman hayatları söndürüyor, onları cansız ve ruhsuz bırakıyor. “ Her şeyi yapabilirsin” propagandasına mütemadiyen maruz bırakıldığımız bir kültürde, başarının bizi özgürleştireceğini sanıyoruz. Bu yolda kendini yitirmiş ruhlar, kendi özlerine yabancılaşmış bir halde, “kendi zaferlerinin mahkumu” haline geliyor ve hayatta tek bir role sıkışıp kalıyor. Kazananlar kaybedenleri umursamadıkları gibi, “ kazanma eşiği” de giderek yükseliyor ve daima yeni başarılar isteniyor.
Esposito, trende giderken telefonda yüksek sesle konuşmak ve bir zamanlar ancak kulaklara fısıldanan özel meselelerimizi herkese ifşa etmenin de utanmazlık olduğuna dikkat çekiyor.
“Modern sonrası dönemden farklı olarak eskiden hemen herkes iyi bir itibara sahip olmayı gaye edinmişti. Şimdilerde ise itibar, yerini “adının çıkması” kavramına bırakmış görünüyor. İyi bir itibar elbette halen çok kıymetli ama bunu elde etmek zor iştir, ömürlük bir çaba, sabır ve yığınla feragat gerektirir. Oysa yüz kızartıcı fiil ve söylemlerle çok daha kısa yoldan görünür ve ilgi odağı olmak mümkündür.
Psişik(ruhsal) uyuşma şu demek: Ne kadar çok insan ölürse, mesele o kadar az umursanıyor. Sayı arttıkça duyarsızlaşıyor, daha az duygusal tepki veriyoruz. Şefkat yorulduğunda, “bir kişinin ölümü trajedi, binlercesinin ölümü istatistik” oluveriyor.
Umut, “ geleceğin belleği”dir ve umutsuzluk, kendini gelecekte bir yerde hayal edememektir. Yaşamın henüz meta anlatılardan kopmadığı dönemlerde insanlar tüm yaşamlarını bir anlam bütünlüğü içinde ilmek ilmek dokurlardı; anlam, bugün ne yapıyor olduğumuzu belirlediği gibi, geçmişte yaptıklarımızı temize çeken ve geleceğimizi şekillendiren bir deniz feneri gibiydi.